(bkz: me myself and i)
(bkz: tck 301 inci madde)
(bkz: mesrob mutafyan)
(bkz: mesrob mutafyan)
(bkz: ne bok yersen ye)
marxisist teorinin en özgün kavramlaştırmalarından birisidir. bu kavram kapitalde açık bir şekilde kullanılır ve belirgin olarak tanımlanır. "metaların fetişizmi ve bunun sırrı" başlıklı bölümde, hem metanın fetişist karekterinin doğası, hem de bunun neden açıkca görünür olmadığı anlatıtılır.bu bölüm, kaptalin içinde çok uzun olmayan ama çarpıcı ve etkileyici olan bir bölüm olarak yer alır.
"ilk bakışta bir meta", der marks bu bölümün başında, "çok önemsiz ve kolayca anlaşılır bir şey gibi gelir. oysa metanın tahlili, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göstermiştir". devamında konu, metanın niteliğindeki kullanım değeri ve değişim değeri şeklinde ortaya konulan ayrım temelinde irdelenir ve açıklanır. çünkü ürünün kullanım değeri açısından bir sorun yoktur, sorun ya da fetisiştik nitelik değişim değeriyle birlikte belirmektedir. şöyle belirtir marks;
öyleyse, emek ürününün anlaşılmaz özelliği, meta biçimine girer girmez, niçin ortaya çıkıyor? kuşkusuz bu, biçimin kendisinden geliyor. her türlü insan emeğinin eşitliği, bu emek ürünlerinin hepsinin eşit değerde olmaları ile nesnel olarak ifade edilir; harcanan emek-gücünün, bu harcanma suresi ile ölçümü, emek ürünlerinin değerinin niceliği biçimini alır; ve ensonu, üreticilerin içersinde emeklerinin toplumsal niteliğinin kendini gösterdiği karşılıklı ilişkiler, ürünler arasında bir toplumsal ilişki biçimini alır.
demek ki, metaın gizemli bir şey olmasının basit nedeni, onun içinde insan emeğinin toplumsal niteliği, insana, bu emeğin ürününe nesnel bir nitelik damgalamış olarak görünmesine dayanmaktadır; üreticilerin kendi toplam emek ürünleri ile ilişkileri, onlarla kendi aralarında bir ilişki olarak değil de, emek ürünleri arasında kurulan toplumsal bir ilişki olarak görünmesindedir. emeğin ürünlerinin, metalar haline, niteliklerinin duyularla hem kavranabilir hem de kavranamaz toplumsal şeyler haline gelmelerinin nedeni budur. bunun gibi, bir nesneden algılanan ışın, bize, görme sinirimizin öznel etkilenmesi olarak değil de, gözün dışında bir şeyin nesnel biçimi gibi geliyor. oysa, görme olayında her zaman, ışının bir şeyden başka bir şeye, dıştaki bir nesneden göze fiilen geçmesi sözkonusudur. fiziksel şeyler arasında, fiziksel bir ilişki vardır. ama metalarda, bu farklıdır. şeylerin, quâ metaların varlığı, ve bunlara meta damgasını vuran emek ürünleri arasındaki değer-ilişkisi ile bunların fiziksel özellikleri ve bu özelliklerden doğan maddi ilişkiler arasında mutlak olarak bağ yoktur. burada, insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişki, onların gözünde, şeyler arasında düşsel bir ilişki biçimine bürünüyor. bu nedenle, benzer bir örnek vermek için, din âleminin sislerle kaplı katlarını dolaşmamız gerekir. bu âlemde, insan beyninin ürünleri, bağımsız canlı varlıklar gibi görünür, ve hem birbirleriyle, hem de insanoğlu ile ilişki içine girerler. işte metalar âleminde de, insan elinin yarattığı ürünler için durum aynıdır. emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu, nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız olan şeye, ben, fetişizm diyorum.
bu kavramın marxist teori icinde de özgül bir yeri vardır. bir çok farklı marxizm anlayışı meta fetişizminden farklı değerlendirmeler ortaya koyar. meta fetişizmi, en genel anlamda, kapitalist pazar sistemi içinde, toplumsal ilişkilerin maddi yapısal ögelerini gösterir. belli bir şekilde ekonomik, sosyal ve düşünsel/kültürel içerimleri olan bir kavramdır bu. öyleki, metaların fetisişt nitelikleri sonucunda, insanlar bir yanılsama ortamında yaşamakta, kendilerine ve kendi gerçekliklerine yabancılaşmaktadırlar. böylece meta fetişizmi kavramı ideoloji teorisi, toplum teorisi, ekonomo-politik teorisi ve benzeri alanların merkezi bir kavramı durumundadir.
"ilk bakışta bir meta", der marks bu bölümün başında, "çok önemsiz ve kolayca anlaşılır bir şey gibi gelir. oysa metanın tahlili, aslında onun metafizik incelikler ve teolojik süslerle dolu pek garip bir şey olduğunu göstermiştir". devamında konu, metanın niteliğindeki kullanım değeri ve değişim değeri şeklinde ortaya konulan ayrım temelinde irdelenir ve açıklanır. çünkü ürünün kullanım değeri açısından bir sorun yoktur, sorun ya da fetisiştik nitelik değişim değeriyle birlikte belirmektedir. şöyle belirtir marks;
öyleyse, emek ürününün anlaşılmaz özelliği, meta biçimine girer girmez, niçin ortaya çıkıyor? kuşkusuz bu, biçimin kendisinden geliyor. her türlü insan emeğinin eşitliği, bu emek ürünlerinin hepsinin eşit değerde olmaları ile nesnel olarak ifade edilir; harcanan emek-gücünün, bu harcanma suresi ile ölçümü, emek ürünlerinin değerinin niceliği biçimini alır; ve ensonu, üreticilerin içersinde emeklerinin toplumsal niteliğinin kendini gösterdiği karşılıklı ilişkiler, ürünler arasında bir toplumsal ilişki biçimini alır.
demek ki, metaın gizemli bir şey olmasının basit nedeni, onun içinde insan emeğinin toplumsal niteliği, insana, bu emeğin ürününe nesnel bir nitelik damgalamış olarak görünmesine dayanmaktadır; üreticilerin kendi toplam emek ürünleri ile ilişkileri, onlarla kendi aralarında bir ilişki olarak değil de, emek ürünleri arasında kurulan toplumsal bir ilişki olarak görünmesindedir. emeğin ürünlerinin, metalar haline, niteliklerinin duyularla hem kavranabilir hem de kavranamaz toplumsal şeyler haline gelmelerinin nedeni budur. bunun gibi, bir nesneden algılanan ışın, bize, görme sinirimizin öznel etkilenmesi olarak değil de, gözün dışında bir şeyin nesnel biçimi gibi geliyor. oysa, görme olayında her zaman, ışının bir şeyden başka bir şeye, dıştaki bir nesneden göze fiilen geçmesi sözkonusudur. fiziksel şeyler arasında, fiziksel bir ilişki vardır. ama metalarda, bu farklıdır. şeylerin, quâ metaların varlığı, ve bunlara meta damgasını vuran emek ürünleri arasındaki değer-ilişkisi ile bunların fiziksel özellikleri ve bu özelliklerden doğan maddi ilişkiler arasında mutlak olarak bağ yoktur. burada, insanlar arasındaki belirli toplumsal ilişki, onların gözünde, şeyler arasında düşsel bir ilişki biçimine bürünüyor. bu nedenle, benzer bir örnek vermek için, din âleminin sislerle kaplı katlarını dolaşmamız gerekir. bu âlemde, insan beyninin ürünleri, bağımsız canlı varlıklar gibi görünür, ve hem birbirleriyle, hem de insanoğlu ile ilişki içine girerler. işte metalar âleminde de, insan elinin yarattığı ürünler için durum aynıdır. emek ürünlerine, meta olarak üretildikleri anda yapışıveren ve bu, nedenle meta üretiminden ayrılması olanaksız olan şeye, ben, fetişizm diyorum.
bu kavramın marxist teori icinde de özgül bir yeri vardır. bir çok farklı marxizm anlayışı meta fetişizminden farklı değerlendirmeler ortaya koyar. meta fetişizmi, en genel anlamda, kapitalist pazar sistemi içinde, toplumsal ilişkilerin maddi yapısal ögelerini gösterir. belli bir şekilde ekonomik, sosyal ve düşünsel/kültürel içerimleri olan bir kavramdır bu. öyleki, metaların fetisişt nitelikleri sonucunda, insanlar bir yanılsama ortamında yaşamakta, kendilerine ve kendi gerçekliklerine yabancılaşmaktadırlar. böylece meta fetişizmi kavramı ideoloji teorisi, toplum teorisi, ekonomo-politik teorisi ve benzeri alanların merkezi bir kavramı durumundadir.
almanya’da 1923 yılında kurulan ve sosyoloji, siyaset bilim, psikanaliz, tarih, estetik, felsefe, müzikoloji gibi farklı disiplinlerden insanları bir araya getiren toplumsal araştırma enstitüsü`nün bir düşünce akımı olarak ifade edilmesidir. okulun genel yaklaşım biçimi eleştirel teori olarak adlandırılmaktadır.
marksizmin eleştirel bir edinimine yönelmiş ve bu doğrultuda yeni bir eleştirel toplum teorisi kurmaya çalışmışlardır. rus devriminin stalinizme dönüşerek yozlaşması, avrupada sol kanat hareketlerin yenilgisi ya da düşüşü, giderek yükselen nazizm ve faşizm olguları, kapitalist sistemde baş gösteren yeni iktisadi ve siyasal ivmeler, okulun ortaya çıkış koşullarını gösterir. hem kapitalizmin hem de sovyet sosyalizminin eleştirisi, frankfurt okulunun ana düsturu olarak belirtilebilir.
marksist eleştirel toplum teorisinin tıkanmış olduğu ve sergilenen pratiği ile çözümsüz bir noktaya ulaştığı düşünülmektedir. bu tarihsel koşullarda frankfurt okulu, tıkanmış olan teorik alanı aşarak yeni bir eleştirel toplum teorisi ortaya koymaya yönelmiştir. her ne kadar eleştirel kuram başlığı altında toplanarak bir bütün oluşturduğu söylenebilse de, tek tek yazarların özgünlüklerinin dışında daha genel farklı birkaç yönelim tespit edilebilir. bir yandan, 1923’te kurulup max horkheimer ve theodor adorno’nun 1933’te sürgün edilmesiyle sonuçlanan ve ardından abddeki 1950’lere kadar sürgünlüğün ardından frankfurt’ta yeniden kurulan enstitünün çalışmalarına işaret edilebilir. friedrick pollock, herbet marcuse, walter benjamin, leo lowenthal bunlar arasında sayılabilir. bir yandan da jürgen habermas’ın yoğunluklu felsefi ve sosyolojik çalışmalarıyla okulun eleştirel kuramını yeniden temellendirmeye yönelik çabaları sözkonusudur. bu noktada albrecht wellmer, claus offe ve klaus ederden sözedilebilir.
marksizmin eleştirel bir edinimine yönelmiş ve bu doğrultuda yeni bir eleştirel toplum teorisi kurmaya çalışmışlardır. rus devriminin stalinizme dönüşerek yozlaşması, avrupada sol kanat hareketlerin yenilgisi ya da düşüşü, giderek yükselen nazizm ve faşizm olguları, kapitalist sistemde baş gösteren yeni iktisadi ve siyasal ivmeler, okulun ortaya çıkış koşullarını gösterir. hem kapitalizmin hem de sovyet sosyalizminin eleştirisi, frankfurt okulunun ana düsturu olarak belirtilebilir.
marksist eleştirel toplum teorisinin tıkanmış olduğu ve sergilenen pratiği ile çözümsüz bir noktaya ulaştığı düşünülmektedir. bu tarihsel koşullarda frankfurt okulu, tıkanmış olan teorik alanı aşarak yeni bir eleştirel toplum teorisi ortaya koymaya yönelmiştir. her ne kadar eleştirel kuram başlığı altında toplanarak bir bütün oluşturduğu söylenebilse de, tek tek yazarların özgünlüklerinin dışında daha genel farklı birkaç yönelim tespit edilebilir. bir yandan, 1923’te kurulup max horkheimer ve theodor adorno’nun 1933’te sürgün edilmesiyle sonuçlanan ve ardından abddeki 1950’lere kadar sürgünlüğün ardından frankfurt’ta yeniden kurulan enstitünün çalışmalarına işaret edilebilir. friedrick pollock, herbet marcuse, walter benjamin, leo lowenthal bunlar arasında sayılabilir. bir yandan da jürgen habermas’ın yoğunluklu felsefi ve sosyolojik çalışmalarıyla okulun eleştirel kuramını yeniden temellendirmeye yönelik çabaları sözkonusudur. bu noktada albrecht wellmer, claus offe ve klaus ederden sözedilebilir.
imani esasların aklı deliller kullanılarak izah ve isbat edilmesi temelinde gelişen islami ilimdir. başlangıç itibariyle kelam, imanın esası olan allaha iman, allahın sıfatları ile ilgilenmişse de, özellikle gazaliden sonra bütün imani meseleleri kapsayacak genişlikte değerlendirilmeye başlanmıştır. burada gazalinin yunan felsefesinin tesirlerine karşı aldığı tavır önemli bir parametre olarak gözükmektedir.
kelamcılar, allahın varlığını delillerle izah etmeye çalışmakla beraber, delilin, kendisine delil getiren zatın mahluku olduğunu kabul eder, ve akli delillerin sadece aklın nazarında müşkül hadiseleri çözmede bir alet olduğunu düşünürler. yoksa, allahın varlığının, neticede mahluku olan delillerle teyidine ihtiyaç yoktur. o her şeyden ayandır.
mebde itibariyle fıkıh ilmi olarak mütalaa edilen kelam, daha sonra ilm-i tevhid olarak adlandıriımıştır. fıkıh ameli meseleler üzerinde, kelam ise itikadi meseleler üzerinde yoğunlaşmıştır. hz. muhammed zamanında bütün meseleler kendisi tarafından çözüldüğü için problem söz konusu olmamışsa da, sonraki dönemlerde kuran ve hz. muhammedin yaşantısına göre içtihadlarda bulunmak zarureti hasıl olmuştur. hicri birinci yüzyılın son çeyreğinde imani esaslardan kader konusu tartışılmaya başlanmıştır.
kelamcılar, allahın varlığını delillerle izah etmeye çalışmakla beraber, delilin, kendisine delil getiren zatın mahluku olduğunu kabul eder, ve akli delillerin sadece aklın nazarında müşkül hadiseleri çözmede bir alet olduğunu düşünürler. yoksa, allahın varlığının, neticede mahluku olan delillerle teyidine ihtiyaç yoktur. o her şeyden ayandır.
mebde itibariyle fıkıh ilmi olarak mütalaa edilen kelam, daha sonra ilm-i tevhid olarak adlandıriımıştır. fıkıh ameli meseleler üzerinde, kelam ise itikadi meseleler üzerinde yoğunlaşmıştır. hz. muhammed zamanında bütün meseleler kendisi tarafından çözüldüğü için problem söz konusu olmamışsa da, sonraki dönemlerde kuran ve hz. muhammedin yaşantısına göre içtihadlarda bulunmak zarureti hasıl olmuştur. hicri birinci yüzyılın son çeyreğinde imani esaslardan kader konusu tartışılmaya başlanmıştır.
teozofi kurumu üç ilkesini şöyle açıklar:
1- insanlığın evrensel birliği için ırk, renk, inanç ve cinsiyet ayrımı yapmamak.
2- din kuralları, felsefe ve bilim sınırlarının ötesinde çalışabilmek.
3- doğanın keşfedilmemiş yönlerini ve insanın bilinmeyen yönlerini araştırmak.
1- insanlığın evrensel birliği için ırk, renk, inanç ve cinsiyet ayrımı yapmamak.
2- din kuralları, felsefe ve bilim sınırlarının ötesinde çalışabilmek.
3- doğanın keşfedilmemiş yönlerini ve insanın bilinmeyen yönlerini araştırmak.
teozofi (theosophy) terimi grekçede "tanrı" anlamına gelen "theos" sözcüğü ile "bilgi,bilgelik" anlamına gelen "sophos" (sofia) sözcüğü birleştirilerek türetilmiştir.[1] günümüzde teozofi denildiğinde, öncelikle,kaynağını esas olarak hint mistisizminin insan ile evren ve tanrı arasındaki ilişkileri açıklayan felsefesi denebilecek hint teozofisinden almış olmakla birlikte, batı teozofisi akla gelir. batı teozofisi bir yandan okült tradisyon, diğer yandan doğu tradisyonları üzerine kurulmuş, ezoterik bilgilerden yararlanan felsefi bir sistemdir.
canlıların farklı yasalar altında hareket ettiğini ve canlılığın mistik bir güç ile meydana geldiğini savunan görüş.
(bkz: the cell)
sadece soundtrack i için bile izlenebilecek olan filmdir. jennifer lopez in varlığı anlaşılamamıştır.
kurucusu edmund husserl olan felsefe görüşüdür. 20. yüzyılın ilk çeyreğinde görülen bilimlerdeki ve düşüncedeki genel bunalım içinde doğup gelişen bir felesefe akımıdır. husserlci fenomenoloji, bu bağlamda, metafiziği sona erdirerek somut yaşantıya dönmek ve böylece tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak iddiasıyla ortaya çıkmıştır.
bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.
bir felsefe akımı olmaktan çok bir yöntem olarak tarif edilmesi yaygındır. fenomenoloji, her şeyden önce, fenomeni, yani dolaysız olarak verilmiş olanı betimlemeye dayanan bir yöntemdir çünkü. bunu nasıl yaptığı ya da yapıp yapamadığı, yani yöntemin iddiasını geçerli kılmak bakımından teorik düzlemdeki statüsü tartışılırdır. öte yandan, fenomenoloji, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı da meydana getirir.
kökten ıslahatçı eserleri ve belki de daha çok nazariyeleriyle xx. yüzyıl başında ortaya çıkmış olan aşırı inkılâpçı bir italyan edebiyat ve sanat akımıdır.
bir türk edebi akımıdır.akımın temelinde eskiyi yıkmak ve yerine yeniyi yani o günkü anlamıyla batılı düşünce sisteminden kaynaklanan felsefi edebiyata uygulamayı amaç edinmişlerdir.fecr-i atinin kelime anlamı "geleceğin aydınlığı" demektir.
fecr-i atinin edebiyat-ı cedide’ye tepki olarak doğan bir akım olduğunu savlamıştır. fecr-i ati batıdaki benzerlerinde olduğu gibi belli ilkeler çevresinde birleşen bir yazın topluluğu biçiminde ortaya çıkmıştır.
24 şubat 1909’da sanat anlayışlarını, amaç ve ilkelerini bir bildiriyle açıklayan topluluk şu adlardan oluşmuştur: ahmet samim, ahmet haşim, emin bülent serdaroğlu, emin lami, tahsin nahit, celal sahir, cemil süleyman, hamdullah suphi tanrıöver, refik halit karay, şahabettin süleyman, abdülhak hayri, izzet melih devrim, ali canip yöntem, ali süha delilbaşı, faik ali ozansoy, fazıl ahmet aykaç, mehmet behçet yazar, mehmet rüştü, fuat köprülü, müfit ratip, yakup kadri karaosmanoğlu, ibrahim alaettin gövsa. bu üyelerden kimileri anlaşmazlık ya da başka nedenlerle topluluktan ayrılmışlardır. 1912 sonlarında dağılan topluluğa önce simgesel olarak faik ali, sonra sırasıyla, fazıl ahmet, hamdullah suphi ve celal sahir başkanlık etmişlerdir.
fecr-i atinin edebiyat-ı cedide’ye tepki olarak doğan bir akım olduğunu savlamıştır. fecr-i ati batıdaki benzerlerinde olduğu gibi belli ilkeler çevresinde birleşen bir yazın topluluğu biçiminde ortaya çıkmıştır.
24 şubat 1909’da sanat anlayışlarını, amaç ve ilkelerini bir bildiriyle açıklayan topluluk şu adlardan oluşmuştur: ahmet samim, ahmet haşim, emin bülent serdaroğlu, emin lami, tahsin nahit, celal sahir, cemil süleyman, hamdullah suphi tanrıöver, refik halit karay, şahabettin süleyman, abdülhak hayri, izzet melih devrim, ali canip yöntem, ali süha delilbaşı, faik ali ozansoy, fazıl ahmet aykaç, mehmet behçet yazar, mehmet rüştü, fuat köprülü, müfit ratip, yakup kadri karaosmanoğlu, ibrahim alaettin gövsa. bu üyelerden kimileri anlaşmazlık ya da başka nedenlerle topluluktan ayrılmışlardır. 1912 sonlarında dağılan topluluğa önce simgesel olarak faik ali, sonra sırasıyla, fazıl ahmet, hamdullah suphi ve celal sahir başkanlık etmişlerdir.
ikinci dünya savaşı sonunda ortaya çıkmıştır. romanyalı şair isidore isou tarafından başlatılmıştır.
şiirlere yönelik bir edebi akımdır. özelliği, şiirde kelimelerin değil harflerin temel alınmasıdır. amacı, harflerin temel alınması yoluyla farklı taraz bir şiir yazılmasıdır. edebiyatta klasik akımlara karşı çıkan bir karşı-akımdır.
akımın kurucusu isidore isou harfçiliği "harf olmayan veya harf olmayacak hiçbir şey tinsel olarak da var olamaz" biçiminde özetlemiştir. maurice lemaitre ve francois dufrene letrizmin önde gelen şairleridir.
letrizm bir edebi akım olarak doğmuş olmasına karşın sinema başta olmak üzere dönemin müzik ve dans akımları üzerinde de etkisini göstermiştir.
şiirlere yönelik bir edebi akımdır. özelliği, şiirde kelimelerin değil harflerin temel alınmasıdır. amacı, harflerin temel alınması yoluyla farklı taraz bir şiir yazılmasıdır. edebiyatta klasik akımlara karşı çıkan bir karşı-akımdır.
akımın kurucusu isidore isou harfçiliği "harf olmayan veya harf olmayacak hiçbir şey tinsel olarak da var olamaz" biçiminde özetlemiştir. maurice lemaitre ve francois dufrene letrizmin önde gelen şairleridir.
letrizm bir edebi akım olarak doğmuş olmasına karşın sinema başta olmak üzere dönemin müzik ve dans akımları üzerinde de etkisini göstermiştir.
eski yunan ve roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur.
yeniden doğuş diye adlandırılan rönesans döneminde gelişmiştir. bu akımın izleri bir önceki dönemde rebelais ve montaigne’de, hatta aristoteles’tedir.
klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. klasizm temellerini rönesans aristokrasisinden alır. klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır.
yeniden doğuş diye adlandırılan rönesans döneminde gelişmiştir. bu akımın izleri bir önceki dönemde rebelais ve montaigne’de, hatta aristoteles’tedir.
klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. klasizm temellerini rönesans aristokrasisinden alır. klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?