kadına ve erkeğe göre değişkenlik gösteren durum.
bir kadını ele alalım:
ta sabahtan başlar onlar için seks! kahvaltıdan önce, daha yataktayken düşünmeye başlarlar. "hadi sevgilim, ne alemdesin" sorusu ilk ışıklarındandır seks isteğinin. erkek oralı olmasa da meraklanmayın, daha anlatacakları var size.
kahvaltıda kadın:
bakışlar son hâlini almıştır. yan yan süzmeler, orasını burasını ellemeler, düzeltmeler. erkeğine sürtünmeler. oysa o orada yumurtasının neden bu kadar çok piştiğini düşünüyordur daha. işe koyulmayı, geç kaldığını...
kahvaltı sonrası erkeğini işe yollama faslında kadın:
"sevgilim bugün erken gelebilir misin(?), anlatacaklarım var sana" demesi her şeyi açıklıyor di mi? hayır. açıklamıyor, çünkü siz konuyu bildiğiniz için öyle. adamın umrunda mı(?): değil tabii. hemen sonrasında, daha yoldayken adam; telefonlar... işteyken; telefonlar... bu arada kadının kendisine çeki düzen vermek işini unutmayalım. seksi düşünüyor o, aklından başka bir şey geçmiyor ki!
akşam yemeği için öğlen alışverişi sırasında kadın:
pırasa yemeği yapacaktır. olsun, gene de kadındır, saygı göstermeli. konumuza dönelim: pırasa alırken bile, marketin kadınlara özgü reyonlarına uğramayı ihmal etmez. neden(?): aklında seks yapmak vardır da ondan. kendisine yeni bir parfüm alır belki... belki kırmızı ve kenarları dantelli külot. sonrasında da patates ve havuç (bunlar pırasa yemeği için).
akşamüzeri yemek yaparken kadın:
pırasalar tavını bulmuştur ve pirinci dolaptan çıkartırken, seksi düşünür kadın. "pırasa yapıyorum erkeğime, ohh" diye geçirir aklından: "uzun uzun kavaklar" şarkısını mırıldar bir yandan.
akşam olur, koca eve gelir... ve kadın:
hoş geldinler... öpücükler... okşamalar, sürtünmeler hep bir ağızdan ahenkli bir koro oluşturur evde. adam çorabını çıkartır ve kokladıktan sonra atar kanepenin arkasına, o ayrı.
yemek esnasında kadın:
elleriyle besler adamını kadın. yüzüne gözüne öpücükler kondurur, geceyi düşler sürekli. "ceviz de aldım sevgilim. bak kuru incirin içine de koyup ikişer damla da bal damlattım, ağzının tadı yerine gelsin diye. aç bakiim ağzını, hadi" demesi ağzının tadını düşündüğünden diyenleri siliyorum insanlıktan ben.
yatakta kadın:
kocası televizyonda hınçal uluçun şen kahkalarını izlerken, o yataktadır yeni aldığı kırmızı külotuyla. parfümden de sıkmıştır memelerine, saçlarını da taramıştır. bekler...
durun şimdi; biraz ara verelim kadına ve dönelim erkeklere ve bir erkeği alalım örnekse:
seks öncesi erkek:
tüm gününü kadınlara bakarak, onlar hakkında fanteziler kurarak geçirmiştir. apartman boşluklarında, evin bacasının dumanında, trenin makinist bölümünde... her tarafta ırzına geçmiştir hayâli kadınlarının. erkektir o, yapar. haşmetlidir, büyüktür onunkisi, karşısında hiçbir kadın duramaz alimallah.
yatakta erkek:
önem sırasına göre yazayım, beş ana safhası vardır bir erkek için yatağın:
1. safha: bir iki dakika oral -kimin yaptığı önemli değil-...
2. safha: aparatı haznesine takma...
3. safha: sürekli bir devinim...
4. safha: içindekini kusma...
5. ve bilindik safha: kuru kuruya bir öpücük -o da belki-, kıçını dönüp uyuma.
hooop, tekrar kadındayız:
erkeği bitmişse de o; elleri kırmızı dantelli külotunun içinde, bir şeyleri yokluyordur şehvetle... aklında pırasa tarlası...
işini sırf para karşılığı yapmayan emekçidir; zevkten de yapar. hayatını sekse adamış insan tipidir de denilebilir rahatça. onun için seksten daha önemlisi yoktur.
gençken, evdeki ütünün kordonuyla başlamıştır belki de sanat gelişimi. orasına burasına sürtermiş, rahatlarmış. sonraları bundan zevk alınca tabii, "neden ben bu işi yapmıyorum ki? hem zevk alacam hem para kazanacam, ne güzel" diye aklından geçince, başlamış amatörce düğünlerde derneklerde işe. sağdan soldan kendisini kesen çocuklara iş verir, kuytu köşelerde yiyişirmiş onlarla, sırf ileriki işinin provası olsun diye. gel zaman git zaman, yaptıkları karşılığında ufat tefek hediyeler istemeye başlamış; işte cikletti, lolipoptu, pembe çoraptı filan. yavaş yavaş büyüyünce (hem kendisi hem karşısındakiler -mal sahibi ve mal), normal olarak bu istekleri de büyümüş tabii. ama gene de içindeki o amatör ruhu kaybetmemiş. istesen, senle de icra eder zevkine. istemesini bil ama.
uzun lafın kısası:
bildiğin orospu lan bu!
gençken, evdeki ütünün kordonuyla başlamıştır belki de sanat gelişimi. orasına burasına sürtermiş, rahatlarmış. sonraları bundan zevk alınca tabii, "neden ben bu işi yapmıyorum ki? hem zevk alacam hem para kazanacam, ne güzel" diye aklından geçince, başlamış amatörce düğünlerde derneklerde işe. sağdan soldan kendisini kesen çocuklara iş verir, kuytu köşelerde yiyişirmiş onlarla, sırf ileriki işinin provası olsun diye. gel zaman git zaman, yaptıkları karşılığında ufat tefek hediyeler istemeye başlamış; işte cikletti, lolipoptu, pembe çoraptı filan. yavaş yavaş büyüyünce (hem kendisi hem karşısındakiler -mal sahibi ve mal), normal olarak bu istekleri de büyümüş tabii. ama gene de içindeki o amatör ruhu kaybetmemiş. istesen, senle de icra eder zevkine. istemesini bil ama.
uzun lafın kısası:
bildiğin orospu lan bu!
bin yıldır var olan burçlar geyiğinin, yeni yeni türemiş; "yatakta nasıl olunmalı(?)" sorusuna mukabil cevapları. internette dolaşırken karşılaşabilirsiniz. ben önermiyorum.
geliyor:
koç: üstte olmayı sevdiklerinden, hâkimlik duygusu ağır basmaktaymış.
boğa: değişik fantezi sahipleri olduklarından, mutfak, özellikle de buzdolabının önü öngörülmüş bu burçtakilere.
ikizler: televizyonun karşısında koltuğun üzerinde birçok şeyi birarada yaparak. açık pencere önü var bir de; bu da benden.
yengeç: kaşık pozisyonu birebirmiş. bu sırada partner, erotik dokunuşlar yapabilir, hatta yalayabilirmiş bile, belli mi olur?
aslan: burçları, erojen bölgelerinin vücutlarının arka bölümünde yoğunlaştığını söylüyormuş. korkunçluğa bak: erkeksen yandın amk!
başak: en iyisini kendim başarırım demekten vazgeçip, partnere de bir şans verilmeliymiş! ilginçleşiyor bu iş: bir sen, bir ben durumu bu!
terazi: (kadınlar için) misyoner pozisyonu tam bunlara göreymiş. sırtüstü yatarak kendilerini daha iyi hissedebileceklermiş böylece.
akrep: muhteşem hayal güçlerini kullanmak ve değişik pozisyonlar yaratmak... öneri bu!
yay: en duyarlı yerler kalçaları olduğundan, sevişme sırasında üstte olmayı denemelilermiş.
oğlak: bel bölgeleri bunlar için önemliymiş ve partnerlerini o tarafa yönlendirmelilermiş.
kova: yoga yapar gibi seks önerilmekte. kama sutra denemeleri muhteşem olur.
balık: görüntüye önem verdiklerinden, değişik giysiler (hamşire, itfaiyeci, doktor, cellat vs.) içerisinde seks yapmaları tavsiye olunuyor.
geliyor:
koç: üstte olmayı sevdiklerinden, hâkimlik duygusu ağır basmaktaymış.
boğa: değişik fantezi sahipleri olduklarından, mutfak, özellikle de buzdolabının önü öngörülmüş bu burçtakilere.
ikizler: televizyonun karşısında koltuğun üzerinde birçok şeyi birarada yaparak. açık pencere önü var bir de; bu da benden.
yengeç: kaşık pozisyonu birebirmiş. bu sırada partner, erotik dokunuşlar yapabilir, hatta yalayabilirmiş bile, belli mi olur?
aslan: burçları, erojen bölgelerinin vücutlarının arka bölümünde yoğunlaştığını söylüyormuş. korkunçluğa bak: erkeksen yandın amk!
başak: en iyisini kendim başarırım demekten vazgeçip, partnere de bir şans verilmeliymiş! ilginçleşiyor bu iş: bir sen, bir ben durumu bu!
terazi: (kadınlar için) misyoner pozisyonu tam bunlara göreymiş. sırtüstü yatarak kendilerini daha iyi hissedebileceklermiş böylece.
akrep: muhteşem hayal güçlerini kullanmak ve değişik pozisyonlar yaratmak... öneri bu!
yay: en duyarlı yerler kalçaları olduğundan, sevişme sırasında üstte olmayı denemelilermiş.
oğlak: bel bölgeleri bunlar için önemliymiş ve partnerlerini o tarafa yönlendirmelilermiş.
kova: yoga yapar gibi seks önerilmekte. kama sutra denemeleri muhteşem olur.
balık: görüntüye önem verdiklerinden, değişik giysiler (hamşire, itfaiyeci, doktor, cellat vs.) içerisinde seks yapmaları tavsiye olunuyor.
hapishanede evlenmiştir.
çocuk da yapar bunlar şimdi; kariyer var nasılsa!
(bkz: ogun samast la evlenmek)
çocuk da yapar bunlar şimdi; kariyer var nasılsa!
(bkz: ogun samast la evlenmek)
bir çok kadının isteğidir. özellikle mehmet ali ağca gibi katillerin, kahramanvâri karşılanışları, milyonlarca dolarlar içerisinde yüzdükleri göz önüne alınırsa; ben bile isterim amk.
girdiğinde normal bir gençken (boyut olarak!), şimdilerde 120 kiloluk ensesi kalın biri olduğu, hele de daha içerdeyken böyle olduğunu da unutmamak gerek. çıkınca da mehmet ali ağca amcası gibi kapacaklar onu medyanın puştları, ohh!
neyse kardeşim;
evlenmiş bu herif içeride. nikah şahitliklerini de gardiyanlar yapmış. gerdek gecesi samast’ın sikini de onlar sokarlar kadınınkine, olur biter.
ne yavşak kadınlar varmış lan?
ne yavşak insanlar bunlar?
girdiğinde normal bir gençken (boyut olarak!), şimdilerde 120 kiloluk ensesi kalın biri olduğu, hele de daha içerdeyken böyle olduğunu da unutmamak gerek. çıkınca da mehmet ali ağca amcası gibi kapacaklar onu medyanın puştları, ohh!
neyse kardeşim;
evlenmiş bu herif içeride. nikah şahitliklerini de gardiyanlar yapmış. gerdek gecesi samast’ın sikini de onlar sokarlar kadınınkine, olur biter.
ne yavşak kadınlar varmış lan?
ne yavşak insanlar bunlar?
#907754
sanki beraber yatıyorlar amk!
sanki beraber yatıyorlar amk!
çoğu yerde içerisine fayans döşer gibi et konulan, en iyisi yani en hakkını verenin, kadıköydeki beşiktaş iskelesi önündeki park büfede yenilebileceği, içine nedendir anlaşılmaz hiçbir yerde soğan konulmayan yiyecek.
bir de rize var! orada gramla satarlar ve yarım ekmekten sonra kaç gram konulacağını söylersin, öyledir.
bir de rize var! orada gramla satarlar ve yarım ekmekten sonra kaç gram konulacağını söylersin, öyledir.
adet olarak belirtmek yersiz olur, hakarete girer, o kadar da insafsız olmamak gerekir!
konuya döneyim hemen:
yaklaşık 250 ila 300 gramdır efendim. bende bu kadar yok diyenlerinizi duyar gibiyim efendiler; canınız sağolsun ama durum malesef böyle. ben de yeni öğrendim bu ihtiyacı. yaş da geçti evet biliyorum ama. bu kadar çükle bir kadın ne yapar? vallahi kendilerine sormak lâzım: ben soramıyorum, kötü cevaplar seziyorum amk.
konuya döneyim hemen:
yaklaşık 250 ila 300 gramdır efendim. bende bu kadar yok diyenlerinizi duyar gibiyim efendiler; canınız sağolsun ama durum malesef böyle. ben de yeni öğrendim bu ihtiyacı. yaş da geçti evet biliyorum ama. bu kadar çükle bir kadın ne yapar? vallahi kendilerine sormak lâzım: ben soramıyorum, kötü cevaplar seziyorum amk.
hamza da var. aradan sıyrılmış hiç ismi geçmiyor şerefsizin.
göt hamza!
göt hamza!
çok kibar bir insan.
hiç yorulmayıp ta izmitlere kadar gelecek ve bize (pipişik ve delirtmeyinlanbeni) rakı ısmarlayacakmış. bu hafta içi hem de.
bravo.
yalarım...
hiç yorulmayıp ta izmitlere kadar gelecek ve bize (pipişik ve delirtmeyinlanbeni) rakı ısmarlayacakmış. bu hafta içi hem de.
bravo.
yalarım...
entrylerinde sürekli üreme ve tenasül organlarından, oraların değerliliğinden bahseden bilgiçgillerdendir.
"abi bi çek de geçeyim amk ya" demek farzdır. sürter mürter mazallah...
hâşâ huzurdan, bende yok öyle bir şey. zaten yaş da geçti olm. dur şu dişlerimi koyayım bardağa ben...
"abi bi çek de geçeyim amk ya" demek farzdır. sürter mürter mazallah...
hâşâ huzurdan, bende yok öyle bir şey. zaten yaş da geçti olm. dur şu dişlerimi koyayım bardağa ben...
halktan olan, halkın ta kendisi.
yüksek sosyete mensubu kişilerce, tükürür gibi söylenir.
sabah akşam bikeceksin böyle diyeni...
yüksek sosyete mensubu kişilerce, tükürür gibi söylenir.
sabah akşam bikeceksin böyle diyeni...
(bkz: osteogenesis imperfecta)
(alkanna tinctoria) kumlu topraklarda yetişen, mavi çiçekli, çok yıllık otsu bir bitkidir. tanen, alkannin adında kırmızı boya maddesi ve mum içerir.
------------alıntı------------
faydaları ve etkileri:
idrar ve balgam söktürür. bağırsak hastalıklarında faydalıdır. yaraların iyileşmesini hızlandırır. ağrıları giderir.
nasıl kullanılır?
havacıva otunun kökleri kurutulduktan sonra kaynatılarak kullanılır. kuru ot kaynatılarak çayı hazırlanabilir. çiçekler ve tohumları da kullanılır. havacıva otu kurutulup kaynatıldıktan sonra günde 3 bardak içilirse balgam söktürücü olarak faydası görülür. ayrıca, kökünden kırmızı boya elde edilir.
------------alıntı------------
------------alıntı------------
faydaları ve etkileri:
idrar ve balgam söktürür. bağırsak hastalıklarında faydalıdır. yaraların iyileşmesini hızlandırır. ağrıları giderir.
nasıl kullanılır?
havacıva otunun kökleri kurutulduktan sonra kaynatılarak kullanılır. kuru ot kaynatılarak çayı hazırlanabilir. çiçekler ve tohumları da kullanılır. havacıva otu kurutulup kaynatıldıktan sonra günde 3 bardak içilirse balgam söktürücü olarak faydası görülür. ayrıca, kökünden kırmızı boya elde edilir.
------------alıntı------------
(lythrum salicaria) yazın mor renkli çiçekler açan ve 2 metreye kadar uzayabilen, çok yıllık, otsu bir bitkidir. glikozit, flavon, uçucu yağ, tanen ve sarı madde içerir.
------------alıntı------------
hevhulmanın faydaları ve etkileri:
bakterileri öldürücü, kanamayı durdurucu ve idrar söktürücüdür. damar büzücü özelliği ile kanamaları durdurucu etki göstererek basura karşı faydalı olur. kabızlığı giderir.
hevhulma nasıl kullanılır?
çiçekli dalları kurutulduktan sonra suyla lapa haline getirilerek basura karşı haricen kullanılır. bitki taze yapraklarıyla birlikte sebze olarak tüketilebilir. ayrıca, güzel bir süs bitkisidir.
------------alıntı------------
------------alıntı------------
hevhulmanın faydaları ve etkileri:
bakterileri öldürücü, kanamayı durdurucu ve idrar söktürücüdür. damar büzücü özelliği ile kanamaları durdurucu etki göstererek basura karşı faydalı olur. kabızlığı giderir.
hevhulma nasıl kullanılır?
çiçekli dalları kurutulduktan sonra suyla lapa haline getirilerek basura karşı haricen kullanılır. bitki taze yapraklarıyla birlikte sebze olarak tüketilebilir. ayrıca, güzel bir süs bitkisidir.
------------alıntı------------
cansız, etrafta olan kimi şeylerle konuşmak.
televizyonla/radyoyla konuşmak,
arkasında anahtar unutulan kapıya küfür etmek,
kördüğüm olmuş ayakkabı bağcıklarına yalvarmak,
vs...
televizyonla/radyoyla konuşmak,
arkasında anahtar unutulan kapıya küfür etmek,
kördüğüm olmuş ayakkabı bağcıklarına yalvarmak,
vs...
bedri rahmi eyüboğludan, istanbula dair.
ı
istanbul deyince aklıma martı denir
yarısı gümüş, yarısı köpük
yarısı balık yarısı kuş
istanbul deyince aklıma bir masal gelir
bir varmış, bir yokmuş
istanbul deyince aklıma gülcemal gelir
anadoluda toprak damlı bir evde
gülcemal üstüne türküler söylenir
süt akar cümle musluklarından
direklerinde güller tomurcuklanır
anadoluda toprak damlı bir evde çocukluğum
gülcemalle gider istanbula
gülcemalle gelir
istanbul deyince aklıma
bir sepet kınalı yapıncak gelir
şehzadebaşında akşam üstü
sepetin üstünde üç tane mum
bir kız yanaşır insafsızca dişi
boyuna bosuna kurban olduğum
kalın dudaklarında yapıncağın balı
tepeden tırnağa arzu dolu
sam yeli söğüt dalı harmandalı
bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
şehzadebaşı`nda akşam üstü
yine zevrak-ı derunum
kırılıp kenara düştü
istanbul deyince aklıma kapalıçarşı gelir
dokuzuncu senfoniyle kolkola
cezayir marşı gelir
dört başı mamur bir gelin odası
haraç mezat satılmakta
bir gelinle güvey eksik yatakta
köşede sedef kakmalı tombul bir ut
tamburi cemil bey çalıyor eski plakta
sonra ellerinde şamdanlar nargileler
paslı acem kılıçları
amerikan kovboyları
eller yukarı
ne kadar da beyaz elbiseleri
amerikan deniz erleri
kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
sütten duru buluttan beyaz
beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
yakışmaz
ama harbederken onlara
bambaşka elbiseler giydirirler
kan rengi, barut rengi, duman rengi
kin tutar kir tutmaz
istanbul deyince aklıma
kocaman bir dalyan gelir
kimi paslı bir örümcek ağı gibi
gerinir beykozda
kimi fenerbahçede yan gelir
dalyanda kırk tane orkinos
ıı
kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
orkinos dediğin balıkların şahı orkinos mavzerle gözünden vurulur
denizin içinde ağaçlar devrilir
kan çanağına döner dalyanın yüzü
camgöbeği yeşili bulanır
bir çırpıda kırk orkinos
reisin sevinçten dili dolanır
bir martı gelir konar direğe
atılan kolyosu havada yutar
bir başkasını beklemez gider
balıkçı gülümser tatlı tatlı
adı marikadır bu martının der
her zaman böyle gelir böyle gider
istanbul deyince aklıma adalar
gelir dünyanın en kötü fransızcası orda harcanır
çalımından geçilmez altmışlık madamların
ağzı dili olsa da tenhadaki çamların
görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların
istanbul deyince aklıma kuleler gelir
ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
ama şu kızkulesinin aklı olsa
galata kulesine varır
bir sürü çocukları olur
istanbul deyince aklıma
tophane`de küçücük bir sokak gelir
her allahın günü kahvelerine
anadoludan bir sürü fakir fukara gelir
kimi dilenecek dilenmesine utanır
kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
çöpçü olmuştur bugüne bugün
kiminin sırtında perişan bir küfe
kiminin sırtında nakışlı semer
şehrin cümbüşüne katılır gider
kalın yağlı bir kolana koşulur
piyano taşırlar omuz omuza
kendinden ağır yükün altında adamlar
balmumu gibi erir dururlar
sonra kanter içinde soluk alırlar
nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
nazdan nazik çiniden bilezik eller
derken
karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
evlere şenlik üstad sinir zulmettin
hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
gamı şadiyi felek
böyle gelir böyle gider
istanbul deyince aklıma
stadyum gelir
güne güneşe karşı yirmibeşbin kişi
hepsinin dudağında istiklal marşı
bulutlar atılır top top pare pare
yirmibeşbin kişilik bir aydınlık içinde eririm
canım ağzıma gelir sevinçten hilafsız
isteseler bir gelincik gibi koparır veririm
istanbul deyince aklıma
stadyum gelir
kanımın karıştığını duyarım ılık
ılık memleketimin insanlarına
daha fazla sokulmak isterim yanlarına
ben de bağırırım birlikte
avazım çıktığı kadar
göğsümü gere gere
ver leftere yaz deftere
stadyum gelir
istanbul deyince aklıma
binlerce insanın aynı anda
aynı şeyi duymasından doğan sevincin
heybetini düşünürüm
birbirine eklenir kafamda
binler yüzbinler milyonlar
sonra bir mısra havalanır ürkek
bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar
istanbul deyince aklıma
yahya kemal gelirdi bir eyyam
şimdi orhan veli gelir
demindenberi dilimin ucundasın orhan veli
demindenberi senin tadın senin tuzun
senin şiirin senin yüzün
yaralı bir güvercin misali başımın üstünde dolanır durur
gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
neresine mi arayan bulur
erbabı bilir
deli eder insanı bu şehir deli
kadehlerin çınlasın orhan veli
istanbul deyince aklıma sait faik gelir
burgaz adasında kıyıda
mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
mavi gözlü bir ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
ikisi bir boya geldi mi sait kesilirler
bütün istanbulu dolaşırlar elele başbaşa
ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
sivriadada da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
ziba mahallesinde gece yarısı
sabaha galatadan geçer yolları
maytaba alacakları tutar kahvede
zararsız bir deliyi
ula hasan derler gazeteyi ters tutaysun
çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
sonra oturup sessizce ağlarlar
istanbul deyince aklıma
sait faik gelir
taşında toprağında suyunda
fakirin fukaranın yanıbaşında
bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
kıldan ince kılıçtan keskin
hep iyiden güzelden yana
hep kimsesizlerin
istanbul deyince aklıma
saidin son yılları gelir
hey allahım en güzel çağında saide
dört beş yıl ömrün kaldı denir
sait sait olur da nasıl dayanır
mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
ihtiyar balıkçı pis pis düşünür
bir zehir yeşilidir açılır
bir yeşil ki ciğerine işler adamın
bir yeşil ki kasıp kavurur
küçük mavi çocuk
ihtiyar balıkçı
ve dilimize bulaşan zehir yeşili
istanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
dilimiz yaşadıkça yaşasın saidin şiiri
istanbul deyince aklıma
sabiyem gelir
sabiyem boynundan büyük bir demetle
sarıyerden gelir pendikten gelir
bahar nereden gelirse velhasıl
sabiyem oradan gelir
ne delidir ne divane
aslını ararsan çingenedir
tepeden tırnağa güneştir
topraktır
anadır
analar içinde bir tanedir
biri sırtında biri memesinde biri karnında
karnı her daim burnundadır
canını mendil gibi takar dişine
yürekten birşeyler katar işine
bir ucundan girer şehrin ötekinden çıkar
alçakgönüllüdür sabiyem
hem maşa satar, hem göbek atar
ver bir çeyrek güzelim der
neyse halin o çıksın falin
canı çıkar sabiyemin falı çıkmaz
sonra anlatır dün gece başına gelenleri
görürüm üryamda bir sarı yılan
cenabet uğraşır durur benimlen
uyanır bakarım benim bebeler
yatağın ucuna kaymış
ayağımın parmaklarını emer
istanbul deyince aklıma
bir basma fabrikası gelir
duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
kanter içinde mahzun
yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
fabrikada pencereler tavana yakın
al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
dışarda ağaçlar dizi dizi
duvarlar duvarlar uzun duvarlar
niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
dışarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
dışarda dışarda dışarda
mevsim gürül gürül akıp gidiyor
ondokuz yaşında eyüplü gülsüm
dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
kötü kötü düşünüyor
ipeğin akışına doyum olmaz
ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
bir top amerikan bezi sakız gibi beyaz
bir top amerikandan neler çıkmaz
perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
sakız gibi ağarmış bir top amerikan bezi
gülsümün gözleri kamaşır
üçüncü oğlanı doğururken gülsüm
bir top amerikana hasret sizlere ömür
gülsümlerin sürüsüne bereket
yerine bir gülsümcük bulunur elbet
gider gülsüm gelir gülsüm
azrail ettiğin bulsun
istanbul deyince aklıma
ağzına kadar soğan yüklü bir taka gelir
sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
samsundan sürmeneden sinoptan
yaz demez kış demez mutlaka gelir
kirli yelkeninde yeni bir yama
demirinin pası gelir dilime
nabzımda duyarım motorunun hızını
canımın içine sokasım gelir
iri kalçaları pullu denizkızını
istanbul deyince aklıma
takalar gelir
alçakgönüllü kalender
ya peleng-i deryadır adları ya şimşir-i zafer
istanbul deyince aklıma
koca sinan gelir
on parmağı on ulu çınar gibi
her yandan yükselir
sonra gecekondular gelir ardısıra
isli paslı yetim
eyy benim dev memesinde cüceler emziren acayip memleketim
ı
istanbul deyince aklıma martı denir
yarısı gümüş, yarısı köpük
yarısı balık yarısı kuş
istanbul deyince aklıma bir masal gelir
bir varmış, bir yokmuş
istanbul deyince aklıma gülcemal gelir
anadoluda toprak damlı bir evde
gülcemal üstüne türküler söylenir
süt akar cümle musluklarından
direklerinde güller tomurcuklanır
anadoluda toprak damlı bir evde çocukluğum
gülcemalle gider istanbula
gülcemalle gelir
istanbul deyince aklıma
bir sepet kınalı yapıncak gelir
şehzadebaşında akşam üstü
sepetin üstünde üç tane mum
bir kız yanaşır insafsızca dişi
boyuna bosuna kurban olduğum
kalın dudaklarında yapıncağın balı
tepeden tırnağa arzu dolu
sam yeli söğüt dalı harmandalı
bir şarap mahzeninde doğmuş olmalı
şehzadebaşı`nda akşam üstü
yine zevrak-ı derunum
kırılıp kenara düştü
istanbul deyince aklıma kapalıçarşı gelir
dokuzuncu senfoniyle kolkola
cezayir marşı gelir
dört başı mamur bir gelin odası
haraç mezat satılmakta
bir gelinle güvey eksik yatakta
köşede sedef kakmalı tombul bir ut
tamburi cemil bey çalıyor eski plakta
sonra ellerinde şamdanlar nargileler
paslı acem kılıçları
amerikan kovboyları
eller yukarı
ne kadar da beyaz elbiseleri
amerikan deniz erleri
kocaman bir papatyadan yolunmuşlar gibi
sütten duru buluttan beyaz
beyazın böylesine ölüm yakışır mı dersin
yakışmaz
ama harbederken onlara
bambaşka elbiseler giydirirler
kan rengi, barut rengi, duman rengi
kin tutar kir tutmaz
istanbul deyince aklıma
kocaman bir dalyan gelir
kimi paslı bir örümcek ağı gibi
gerinir beykozda
kimi fenerbahçede yan gelir
dalyanda kırk tane orkinos
ıı
kırk değirmen taşı gibi dönmektedir
orkinos dediğin balıkların şahı orkinos mavzerle gözünden vurulur
denizin içinde ağaçlar devrilir
kan çanağına döner dalyanın yüzü
camgöbeği yeşili bulanır
bir çırpıda kırk orkinos
reisin sevinçten dili dolanır
bir martı gelir konar direğe
atılan kolyosu havada yutar
bir başkasını beklemez gider
balıkçı gülümser tatlı tatlı
adı marikadır bu martının der
her zaman böyle gelir böyle gider
istanbul deyince aklıma adalar
gelir dünyanın en kötü fransızcası orda harcanır
çalımından geçilmez altmışlık madamların
ağzı dili olsa da tenhadaki çamların
görüp göreceği rahmeti anlatsa insanların
istanbul deyince aklıma kuleler gelir
ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır
ama şu kızkulesinin aklı olsa
galata kulesine varır
bir sürü çocukları olur
istanbul deyince aklıma
tophane`de küçücük bir sokak gelir
her allahın günü kahvelerine
anadoludan bir sürü fakir fukara gelir
kimi dilenecek dilenmesine utanır
kiminin elinde bir süpürge peyda olur uzun
dudaklarında kirli paslı bir tebessüm
çöpçü olmuştur bugüne bugün
kiminin sırtında perişan bir küfe
kiminin sırtında nakışlı semer
şehrin cümbüşüne katılır gider
kalın yağlı bir kolana koşulur
piyano taşırlar omuz omuza
kendinden ağır yükün altında adamlar
balmumu gibi erir dururlar
sonra kanter içinde soluk alırlar
nazik eşya nazik hamallar ister neylersin
ama onlar kadar piyanoyu ciddiye alırlar mı dersin
nazdan nazik çiniden bilezik eller
derken
karşı radyoda gayetle mülayim bir ses
evlere şenlik üstad sinir zulmettin
hacıyağına bulanmış sesiyle esner:
gamı şadiyi felek
böyle gelir böyle gider
istanbul deyince aklıma
stadyum gelir
güne güneşe karşı yirmibeşbin kişi
hepsinin dudağında istiklal marşı
bulutlar atılır top top pare pare
yirmibeşbin kişilik bir aydınlık içinde eririm
canım ağzıma gelir sevinçten hilafsız
isteseler bir gelincik gibi koparır veririm
istanbul deyince aklıma
stadyum gelir
kanımın karıştığını duyarım ılık
ılık memleketimin insanlarına
daha fazla sokulmak isterim yanlarına
ben de bağırırım birlikte
avazım çıktığı kadar
göğsümü gere gere
ver leftere yaz deftere
stadyum gelir
istanbul deyince aklıma
binlerce insanın aynı anda
aynı şeyi duymasından doğan sevincin
heybetini düşünürüm
birbirine eklenir kafamda
binler yüzbinler milyonlar
sonra bir mısra havalanır ürkek
bir uykuyu cananla beraber uyuyanlar
istanbul deyince aklıma
yahya kemal gelirdi bir eyyam
şimdi orhan veli gelir
demindenberi dilimin ucundasın orhan veli
demindenberi senin tadın senin tuzun
senin şiirin senin yüzün
yaralı bir güvercin misali başımın üstünde dolanır durur
gelir sessizce konar bu şiirin bir yerine
neresine mi arayan bulur
erbabı bilir
deli eder insanı bu şehir deli
kadehlerin çınlasın orhan veli
istanbul deyince aklıma sait faik gelir
burgaz adasında kıyıda
mavi gözlü bir çocuk büyür döne döne
mavi gözlü bir ihtiyar balıkçı gencelir küçülür
ikisi bir boya geldi mi sait kesilirler
bütün istanbulu dolaşırlar elele başbaşa
ana avrat küfrederler uçan kuşa eşe dosta
sivriadada da martı yumurtası toplarlar çilli çilli
ziba mahallesinde gece yarısı
sabaha galatadan geçer yolları
maytaba alacakları tutar kahvede
zararsız bir deliyi
ula hasan derler gazeteyi ters tutaysun
çaktırmadan gazetesini tutuştururlar fakirin
sonra oturup sessizce ağlarlar
istanbul deyince aklıma
sait faik gelir
taşında toprağında suyunda
fakirin fukaranın yanıbaşında
bir kalem bir bilek bilendikçe bilenir
kıldan ince kılıçtan keskin
hep iyiden güzelden yana
hep kimsesizlerin
istanbul deyince aklıma
saidin son yılları gelir
hey allahım en güzel çağında saide
dört beş yıl ömrün kaldı denir
sait sait olur da nasıl dayanır
mavi gözlü çocuk boşverir ölüm haberine
ihtiyar balıkçı pis pis düşünür
bir zehir yeşilidir açılır
bir yeşil ki ciğerine işler adamın
bir yeşil ki kasıp kavurur
küçük mavi çocuk
ihtiyar balıkçı
ve dilimize bulaşan zehir yeşili
istanbul çalkalandıkça bu denizlerde dipdiri
dilimiz yaşadıkça yaşasın saidin şiiri
istanbul deyince aklıma
sabiyem gelir
sabiyem boynundan büyük bir demetle
sarıyerden gelir pendikten gelir
bahar nereden gelirse velhasıl
sabiyem oradan gelir
ne delidir ne divane
aslını ararsan çingenedir
tepeden tırnağa güneştir
topraktır
anadır
analar içinde bir tanedir
biri sırtında biri memesinde biri karnında
karnı her daim burnundadır
canını mendil gibi takar dişine
yürekten birşeyler katar işine
bir ucundan girer şehrin ötekinden çıkar
alçakgönüllüdür sabiyem
hem maşa satar, hem göbek atar
ver bir çeyrek güzelim der
neyse halin o çıksın falin
canı çıkar sabiyemin falı çıkmaz
sonra anlatır dün gece başına gelenleri
görürüm üryamda bir sarı yılan
cenabet uğraşır durur benimlen
uyanır bakarım benim bebeler
yatağın ucuna kaymış
ayağımın parmaklarını emer
istanbul deyince aklıma
bir basma fabrikası gelir
duvarları uzun masaları uzun sobaları uzun
dal gibi dalyan gibi kızlar çalışır bütün gün ayakta
kanter içinde mahzun
yüzleri uzun elleri uzun günleri uzun
fabrikada pencereler tavana yakın
al topuklu beyaz kızlar dalga geçmeyin
dışarda ağaçlar dizi dizi
duvarlar duvarlar uzun duvarlar
niçin ağaçlardan ayırdınız bizi
dışarda tarlalar turuncu asfalt mosmor
dışarda dışarda dışarda
mevsim gürül gürül akıp gidiyor
ondokuz yaşında eyüplü gülsüm
dalmış beyaz köpüklü akışına ipeklilerin
kötü kötü düşünüyor
ipeğin akışına doyum olmaz
ama gel gör ki ipekli emprimeden oğlana don olmaz
bir top amerikan bezi sakız gibi beyaz
bir top amerikandan neler çıkmaz
perdeler yatak çarşafları çoluğa çocuğa çamaşır
sakız gibi ağarmış bir top amerikan bezi
gülsümün gözleri kamaşır
üçüncü oğlanı doğururken gülsüm
bir top amerikana hasret sizlere ömür
gülsümlerin sürüsüne bereket
yerine bir gülsümcük bulunur elbet
gider gülsüm gelir gülsüm
azrail ettiğin bulsun
istanbul deyince aklıma
ağzına kadar soğan yüklü bir taka gelir
sülyen kırmızısı üstüne zehir gibi yeşil
samsundan sürmeneden sinoptan
yaz demez kış demez mutlaka gelir
kirli yelkeninde yeni bir yama
demirinin pası gelir dilime
nabzımda duyarım motorunun hızını
canımın içine sokasım gelir
iri kalçaları pullu denizkızını
istanbul deyince aklıma
takalar gelir
alçakgönüllü kalender
ya peleng-i deryadır adları ya şimşir-i zafer
istanbul deyince aklıma
koca sinan gelir
on parmağı on ulu çınar gibi
her yandan yükselir
sonra gecekondular gelir ardısıra
isli paslı yetim
eyy benim dev memesinde cüceler emziren acayip memleketim
yahya kemal beyatlıdan bir istanbul şiiri.
git bu mevsimde, gurub vakti, cihangirden bak!
bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!
başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;
o ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
çevirir camları birden peri kaşanesine.
som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.
mestolup içtiği altın şarabın zevkinden
elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen
nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı
böyle mamur eder ettikçe hayal üsküdarı.
o ilahın bütün ilhamı fakat anidir; bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir;
kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.
az sürer gerçi fakir üsküdarın saltanatı;
esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,
ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde altının göz boyamaz kalpı kadar halisi de.
halkının hilkati her semtini bir cennet eden
karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden,
gece bir çok fıkara evlerinin lambaları
en sahih aynadan aksettiriyor üsküdarı.
git bu mevsimde, gurub vakti, cihangirden bak!
bir zaman kendini karşındaki rüyaya bırak!
başkadır çünkü bu akşam bütün akşamlardan;
güneşin vehmi saraylar yaratır camlardan;
o ilah isteyip eğlence hayalhanesine,
çevirir camları birden peri kaşanesine.
som ateşten bu saraylarla bütün karşı yaka
benzer üç bin sene evvelki mutantan şarka.
mestolup içtiği altın şarabın zevkinden
elde bir kırmızı kaseyle ufuktan çekilen
nice yüz bin senedir şarkın ışık mimarı
böyle mamur eder ettikçe hayal üsküdarı.
o ilahın bütün ilhamı fakat anidir; bu ateşten yaratılmış yapılar fanidir;
kaybolur hepsi de bir anda kararmakla batı.
az sürer gerçi fakir üsküdarın saltanatı;
esef etmez güneşin şimdi neler yıktığına;
serviler şehri dalar kendi iç aydınlığına,
ezeli mağfiretin böyle bir ikliminde altının göz boyamaz kalpı kadar halisi de.
halkının hilkati her semtini bir cennet eden
karşı sahilde karanlıkta kalan her tepeden,
gece bir çok fıkara evlerinin lambaları
en sahih aynadan aksettiriyor üsküdarı.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?