bilgiçlerin hikayeleri

1 /
nightbreeze
bilgiçlerin yazmış oldukları hikayelerdir.ayrıca bu kadar güzel şiirlerden sonra bilgiclerin süper hikayeler yazmaları da muhtemeldir.
nightbreeze
bugün yine hastanedeyim.ablam yine fenala$mı$.bunun üzerine onu apar topar hastaneye kaldırmı$lar.ablama hissettirmemeye çalı$sak da durum ciddi görünüyor ve bu sefer bir haftayla buradan kurtulabilecek gibi değil.günlerdir ağlıyorum,ağlıyoruz.belki yanlı$ dü$ünüyorum ama beni anlayan tek ki$iyi kaybediyordum,sıcacık elleriyle beni tutan tek ki$i artık elini eteğini benden çekmek üzereydi.i$te ben bütün bu dü$ünceler içinde sanki bırakırsam kaçıp gidermi$ gibi sıkı sıkı tutuyordum ablamın ellerini.her $eye herkese inat bırakmayancaktım onubu kısır döndü artık bozulacaktı.ablam ölmeyecekti,ölmemeliydi.ve bir ses duydum admı fısıldayan.arkama dönüp baktım.evet $eyda ve ömür gelmi$ti.neden bilmiyorum ama ağlamaya ba$ladım.onların beni anladığını biliyordum çünkü onlarda geçen sene annelerini kaybetmişlerdi.yanımda biraz durduktan sonra onları gönderdim.yine eskiyi hatırlamasınlar diye.

bu sabah içimde garip bir hüzün vardı.hiç böyle olduğumu hatırlamam.içimden bir ses ablamın yanına gitmem gerektiğini söylüyordu.hayır söylemek değildi bu bağırıyorudu.bapırmak da değil resmen çığlıktı bu.ko$tum,evden çıktım.nereye,nasıl gittiğimi bilmiyordum.ama sonunda hastaneye vardım.ablamın olduğu kata doğru çıkarken içimdeki o çığlık bu seferde durmamı söylüyordu.dinlemedim.kata geldiğimde ise donup kaldım.herkes benim gibiydi.ablamı bir sedye üzerinde dışarı çıkardılar.o beyaz çar$afın altından sarkıyordu elleri.tuttum,son kez olduğunu biliyordum.tanrım neydi bu?öldürün beni.öyle kalalım.bırakmadım,onu bırakmadım.nasıl,nasıl deyip duruyordum.kendimden nefret ediyorudum.hani ya$ayacaktı o.yalancıydım ben,ablam yalancıydı.gitmeyecekti.bırakmadım ellerini.beni ondan ayırmaya çalı$anlara inattım bu sefer.olmaz.
sonunda beni ondan ayırdılar.bu sefer arkasından ko$tum.dü$e kalka tekrar ula$tım ona.o yanımdaydı.bulmu$tum onu.öldürsünler,canıma minnet.bırakmazdım.kendimden nefret ediyordun.yalancıydım,hemen caydım.bayılmı$tım.

ayıldığımda her $eyin bir rüya olduğunu anladım.her $ey rüyaydı da bir tek o,ölüm,o kadar gerçektiki ondan nefret ediyordum.ölmek istiyordum.neden,neden bıraktım onu tanrın,yardım et.ama sonunda anladım.yaşamam gerek.kendim için,ablam için ve hatta $eyda yla ömür ün annesi için bile.kararlıydım.bu ömür bitmeyecekt,.kararım deği$meden dı$arı çıktım.kendime en ucuzundan bir hayat alıp ’’sen buna layıksıun kızım’’ dedim,’’yalancısın’’.
elma sekeriiii
oysa ki o kadar da klavye kullanımına dair kurslara gitmi$ti, "ne hımbıl salak herifin tekiyim ben ya!" diye geçirdi içinden.


bir $eyler yazması gerekiyordu,ilham denilen $ey de bir türlü gelmek bilmiyordu. geldigi gibi yine gitmi$ti i$te, "of!"

yazıcam dediginde yazamıyormu$ insan, bunu gördü. binbir emekle girdigi dergide, tırnaklarıyla kazıyarak bir kö$e sahibi olmu$tu. kenarda kö$ede biriktirdigi ne varsa, yazmı$ bitirmi$ti. $imdi kelaynak ku$u gibi tüneyip ne yazacagını dü$ünüyordu...

"lan bu pezemenk editör de ba$ımda le$ yiyici karga gibi ha!"
atacamadesert
günlerden bir gün gezgin bir tuvalet kağıdı satıcısı karavanıyla bulunduğum şehre geldi. karavanının arkasında çektiği kocaman bir kafesle bizim mahalleye çadır kurup yerleşti.
imphotep
(1) - yoldan geçiyordum. öylesine gittiğim,öylesine şehirlerden biriydi. yaz sıcağının rehavetiyle kafelerin üstü açık ferah kısımlarına baka baka ilerliyordum. birden o çarptı gözüme. yaklaştım. "merhaba" dedim. karşılık vereceğini zannetmiyordum gülümseyişime. soylu birine benziyordu. sıcaktan ter toplanmış miyop gözlerimle seçebildiğime göre, benden önce de birileri farketmiş olmalıydı onu. farketmişti de. izlerini gördüm. yüzünde, boynunda, açık bluzunun dışarda bıraktığı kollarında, göğüs çatalında.. "tersleyecek" diye düşündüm, buyur etti. şaşkınlığımı belli etmedim. oturdum, sohbete koyulduk. zerafeti içimize sakladık, tozlu raflardan samimiyeti çıkardık, koyduk masaya. şarap içmedik, çiçekçi kızdan tek gül almadık, masada mum olsun istemedik. gülümsemedik, kahkaha attık, buğulu bakış atmadık, yanaktan makas aldık.. sipariş tek pizzaydı. paylaşabileceğimiz ilk olduğu kesin ama belki de son şey.. "hadi" dedi "nereye gidiyoruz?" .."bilmem?" dedim, "yabancısıyım buraların." kalktık, yürümeye başladık. kazara eli elime dokunuyordu. hiçbir zaman kadınlar konusunda cesur biri olamadım. elini tutmak hatta beline sarılmak istiyordum. tutamadım. o dalmış birşeyler anlatıyordu bana, dirseğini omzuma dayayıp diğer eliyle biryerleri gösteriyordu. o cesurdu. ben değildim. elimi tuttu. yoldan geçen arabacılardan birini durdurduk, bindik. arabacı bizi sevgili sanmıştı. hoşuma gitti. gideceğimiz yeri söyledi ve bana döndü. koltuk rahattı. kalbim hızlı hızlı atıyordu. gözlerinin içinde kendi yansımamı gördüm. dudaklarına yaklaştım ama öpemedim. koklayabildim sadece. içimde, çektiğim derin nefesimde saklı kalmıştı. güldü. ben gene mahcup/şirin halimi takınmak ister gibi kaşlarımın ortasını kaldırıp gülümseyebildim sadece. ama en "erkek" halimi takınmalıydım. kadınlar çocukları sevmezler. adam olmalısın bir kadını etkilemek için. elimde değildi. bocalarken, arabacı "geldik" dedi. indik arabadan. geniş sokaklı kalabalık ortamlardan pek hazzetmem. ama elimi tutan sıcak bir el varken isterse mahşer yeri olsun, farketmezdi zaten.

(2) - oturduğumuz yerde "canlı" denen "ölü" bir müzik çalıyordu. onlar çaldı, ben gülümsedim. o, müzik hakkında sordukça ben geçiştirdim. yanımdaki güzelliğe olan ilgimi dağıtıyordu, yoksa çalanların canı cehenneme.. biralarımızı yudumlayıp kalktık ordan. yürüdük. başka bir mekânda, başkaları, başka müzikler yapıyordu. canımız içmek istiyordu. girdik. kıç kıça oturulan, küçük sehpa genişliğinde ama dirseklerini yaslayabileceğin boyda masaları olan bir yerdi. salaştı. çalan tipler ideoloji sahibiydi belli. ama piyasayı da küstürmüyorlardı. dinledik, eşlik ettik. içtik.. yanan sigaramızı yarısı su dolu pet bardağa söndürdük. yenisini yaktık. yaz sıcağı mıydı, yumuşak elini tenimde hissetmek miydi bilmiyordum içimi yakan. ama bir alev vardı bir yerlerde. göğsümü yaslayıp hissetsin istedim bu alevi. güzel güzel baktı gözlerime. alev harlandı. derin bir yudum aldım birasından, ve yutkundum. hiç bir şey için acele etmek gelmiyordu içimden. sakinlik ve heyecanı aynı anda yaşıyordum. gülüşüne bayılıyordum. (kimbilir tenime dokunan ellerin kaç katı dokundu ona, kimbilir kaçı hak etti.. yüzünde,boynunda, açık bluzunun dışarda bıraktığı kollarında, göğüs çatalında gördüğüm izlerden içinde de vardı elbet. yaralanmayan insan var mıdır şu hayatta? dere kenarında gördüğüm prenseslerin çoğu daha önce birçok kurbağa öpmüştü. hepsinde izler vardı. bazen melhem olmaya çalıştım, bazen prens.. olamazdım. olamadım. hiçbir zaman hiçkimsenin prensi..) mekândan çıktığımızda dışarıda rüzgâr esiyordu. hoşuma gitti. soğuğu severim. sıcaklığın kıymetini müjdeler hep bana. beline sardım kolumu. tatlı tatlı birşeyler anlatıyordu. alnından öptüm. yüzüme baktı. gülümsedim. o anda dibimizde veya dünyanın herhangi bir yerinde olan herhangi başka birşeyin ilgimi çekmesi imkânsızdı. kilitlendim. karnım ağrıdı. heyecandan mı? hayır çişim gelmişti. kalabalık sokakların hep görünmeyen bir yüzü olduğunu söylerler, ben onu mecazi sanırdım. yok. gerçekten kalabalık sokaklarda kimsenin göremediği ölü noktalar varmış. duvara yaklaşıp işedim. sırtımda eli geziniyordu. işemenin verdiği hazza tenime dokunan parmakların kattığı heyecan işedikçe küçülmesi gereken şeyin küçülmesini engelliyordu. arkamı döner dönmez karşımda duran yarı açık dudaklarını gördüm. öptüm onları. seviştik. gece ve alkol etkisini göstermeden başka bir yerde bulduk kendimizi. kızların süslü, erkeklerin jöleli olduğu bir yer. grup sahnede rock çalıyor. bir gece, birçok müzik. isterse dinleyebiliyor insan. içkilerimizi yudumlarken müziğin ritmine kapıldık. şarkılar söyledik. tepindik. üzerimize şehir sinmiş halde çıktık ordan. yorgunduk. arabacılar buyur etti, binmedik. arabasına gittik. dolambaçlı yollar, karanlık sokaklar hayatı işaret etti bize. bir yerde bir süreden fazla durmamanın verdiği dinamizm yüklendi tekrar bedenlerimize. sürekli hareket halinde olmak zihni açık tutuyordu. (gece yiyecek bulunacak yerler sınırlı olur. ama genelde yediğiniz şeyden memnun kalırsınız. çünkü o saatte ya çok aç, ya da sarhoşsunuzdur.) yanaştık tezgâha. hazırlanan ekmekleri ısırırken içimizdeki ilkelliği hissettik. sürekli acıkıyor, susuyor, birşeylere ihtiyaç duyuyorduk. gerisi yalandı. hayır! yalan değildi. öyle olsa sadece gözlerime bakarak içimdeki yangını körükleyemezdi. dokunmak, tahrik olmak ilkel gelebilirdi ama aşk yapmak bundan öteydi. sevişmeyi istemek kadar buna anlam yüklemek de elimizde olmadan yaşadığımız bir duyguydu. ama ince bir çizgi vardı. ben hep bunu unutuyordum. "-işmek" ti yaptığımız şey. beraberceydi. ama anlam yüklemek kendinle yaşadığın birşeydi. karşındaki sadece orgazm olup rahatça uyumak istiyor olabilirdi. ben hep bunu unutuyordum. yüklendikçe yükleniyordum beynin kalbe ışın atan kılcal damarlarına. rahatsız koltuklarda uyuyakaldık. uyandığımızda gece ağzımızdaki acı tadla uğurluyordu bizi. kurumuş dudaklarına bir öpücük kondurdum. alkol vücudumuzdaki tüm suyu emmişti. kahvaltı iyi gelecekti. brunch masası bezenmiş bizi bekliyordu. birer parça birşey alıp oturduk. sadece yanımda olmasından mutluluk duyduğum birisiyle kahvaltı yapmanın ferahlığını hissettim tekrar. yalnızken birçok şeyin aslında ne kadar anlamsız olduğunu farkettim. anlam mı yükledim yine?öncekiler gibi; seviştikten sonra terkedilenler gibi, hıncını bir başka adamdan, "ben" den almak isteyen vücutlar, yüzler gibi kahvaltı sonrası ayrılıp belki birkaç gün, belki hiç görüşmeyecek miydik? prens sanılıp öpülen kurbağaların günahını belki ne kurbağa, ne prens olan bir başkası mı ödemek zorundaydı..

imphotep
sonra..
bir terminalde denk geldim sana. yaprak kıpırdamıyordu. sen kıpırdamıyordun. kıpırdadım sonra. gittim. biletimde "zorla bindirildi. gözleri arkada kaldı, bagaja koyduk." yazılıydı. öyleydi. ilk mola yerinde sesini gördüm. kıpırdamıyordu. tuşlarına basıyordum sadece, yere bilmem kaç yıl önce döşenmiş karo taşlarının.. adını yazıyordum ayaklarımla. sen yine. kıpırdamıyordun. bir solukta söylediğim onca cümle geldi aklıma. şimdi tek kelime için yetemeyecek nefesimden utandım. gülümsedim. "neden güldün?" dedin. "hiç" dedim. geriye dönüp baktığımda yerinde yeller esiyordu. "yaşasın!" dedim. "burada kaldım.iki şehir arasında, ne orda ne burda..ortada kaldım." en alışık olduğum yerdi ortada kalmak. o veya bu şekilde hep ortada kaldım. her şeyden uzaklaştırıldım. kendimden bile. itiraf edilememiş onca şeyin birçoğu bana dairse halâ arayışım kendimedir bunu biliyorum.
itelediler. "devam edeceksin!" dediler. kıpırdamıyordum. ama kıpırdayan birşeyin içindeydim. mütemadiyen uzaklaştırılıyordum senden. ve kendi kelimelerimden.. "yürüyüp gideceksin, arkana bakmayacaksın." diye bağırdı arkadaki. kıpırdamayışımın uğultusundan rahatsız olmuştu belliki. "yok" dedim "benim gözlerim arkada.". cebinden bir avuç şeker çıkarttı, bana uzattı. badem şekeri, en sevdiklerimden.. tam alayım derken avucunu kapatıp geri çekti, "biliyor musun, benim de gözlerim arkada aslında." dedi. sonra uyandım. bir sürü kısa mesaj vardı kaburgalarımın arasında. "tüm iletileri sil" dedim. silindi. yuvama gittim. doğduğum yere. altıma işediğim, yere düşen salçalı ekmeği üfleyip yediğim yere. kimsecikler yoktu. ne omzuna dişlerimi geçirip ağlayacak, ne bu yalnızlığın hesabını soracak. hiç kimse.. tavanda gaz ocağı vardı. dedemin eski çizmeleri. kapıya menteşe yaptığı eski lastik ayakkabısı. hepsine ağladım. hepsine dişlerimi geçirdim. kendime dişlerimi geçirdim. bavul omzumda iz yapmıştı. boğazıma astım. boğazımda iz yaptı. düğüm düğüm oldu. yutkundum bavulu..
sen uzaktaydın. kendi bilinmezliklerinin içinde.. kendi çözümsüzlüklerinin içinde. ve kıpırdamıyordun. nereye gitsen ne söylesen hepsi sana doğruydu. sen kıpırdamıyordun. ben kıpırdamıyordum. kıpırdamıyorduk..
imphotep
hüznen bekâr sayılıyordum nüfus cüzdanımda. kemik yaşıma baktılar, "bir yaş yükselticez şimdilik, sonra azar azar arttırırız." dediler. bekârlık sultanlıktı o zamanlar. yavaşça ve hızla kadınlar geçti otobanımdan. lastik izleri mevcut halâ. ense kökümde, boynumda, dudaklarımda, oramda, buramda.. sakindim.ne de olsa azar azar yükselteceklerdi yaşımı. hüznen de bekâr sayılıyodum. etrafımda uçuşan kelebeklere inat "kayıp"ı bulmaktı niyetim. ne hacet?.. o beni buldu. "uçmayı öğrendim, geliyorum" dedi. uçtum. bağırdım sarayımın balkonundan tüm tebâma..tepindim, zıpladım.. "uyanın ulan,geliyor!" dedim. bütün hizmetkârlar uyansın,bütün şehir hazırlansın istedim. pierre papyonunu düzeltsin, kordon fermuarını kapatsın, sancaklara al bayraklar çekilsin, biri şu masaların üstünü silsin..! geliyor ulan, geliyor!
süzülerek indi sürünerek geldiğim vasıtama. gölgelerinden arınmış peri kızı edasıyla sükûnetini korumak niyetindeydi,belli. . "geldin demek ha?" inanmak güçdü benim için. öyle yada böyle bana verilmiş en kıymetli hediyeydi o ana kadar. havadan sudan meselelerden bahsetmemiştim hiç. havayı kovdum, suyu içtim. o anda bir ışık üzmesi kapladı her yerimizi ve bizi bir zindana attı. her ırktan yaratık vardı burda. dev anaları, gulyabaniler, hortlaklar, iskeletler, kemikler.. ama o aldırmıyordu. yaratıkların iniltileriyle dans ediyordu. gözlerini kapatmıştı. beni de kattı dansına. "ama ben dans edemem ki.." dans etmiyorduk. bu bir ayindi. arınıyorduk.. sonra parlamaya başladı. ışığı kör etti gözlerimi. göremez oldum. uyandığımda morgdaydım. ölülerden göz arıyordum kendime uygun. ah bir bulsam.. o anda biri boynunu kıpırdattı. soğuk bedenini hissedebiliyordum. "ben tanıyorum o’nu, kıymetlimizz o bizim.." dedi. hep bir ağızdan tüm ölüler onay verdi. hepsi tanıyordu o’nu. ben de tanıyordum. ben de ölüydüm. utanıyordum. sırt üstü yattım raflardan birine, örtüyü yüzüme kadar örttüm. yetkililer kemik yaşıma baktılar. "kim yükseltti bunun yaşını?" dedi yaşlı olan. "bilmiyoruz hocam, görünen o ki bir yanlışlık var."..
imphotep
yürüyordum. kalabalık arasında birilerine çarpmamaya çalışarak yürümek, peşpeşe gördüğü vitrinlerin aklını başından aldığı her yaştan kadının üstüme üstüme gelmesi boğuyordu beni. durdum. çarpmadan geçtiler. ama bakarak. elimi arka cebime attım. kek tarifi yazılı bir kağıt çıktı cebimden. "acaba cebinde kek tarifi olan kaç erkek vardır bu sokakta?..".. yengem kek sevdiğimi öğrendiğinde "ah yavrum, kıyamam. sen ne yer ne içersin oralarda. al bunu, yine yapamazsan ararsın anlatırım." diyerek vermişti bu kağıdı bana. ödül olarak da ılık süt eşliğinde iki dilim kek..
belki de böyle böyle oluştu kadına bağımlılığım. biri kucak verdi, biri el, biri kek, biri dil, biri acı, biri ders, biri tatmin, biri hiç.. ben kadınlara hiçbir şey vermedim bu güne kadar. beni üzen kadınlar bile olsa hayatımda, hep tamir eden bir tanesi oldu. hep sevildim. hep istedim. verdiler. istemekten, vermelerinden, ilgilerinden, uysal çocuk olmaktan sıkıldım. kaçtım. saklandım. bu sefer acziyet baş gösterdi. "ihtiyaç" baş gösterdi. kendim hazırladım yemeğimi, kendim yedim. kendi kendime vakit geçirdim. kendim yıkadım, kendim ütüledim. uyurken kendime sarıldım. kendimi aradım, bulamadım. olmadı.. etrafımda beni herhangi bir manâda seven bir kadın olmayınca eksiktim. sakattım. ahmaktım. çıplaktım.. sevgisiz sevişmeler bekleyen kadınlardan kaçtım. çünkü ben sevgiye açtım. yalnız kaldım. elimdekiyle yetindim, elimdekine yetemedim. sancı girdi karnıma, kıvrandım, kıvrandım, kıvrandım.. keşke bir kadın olsaydı yanımda. ananem, babaannem, annem, sevgilim, karım, yengem, teyzem, halam, kuzenim, sınıf arkadaşım, iş arkadaşım, kan kardeşim, can yoldaşım, yoldan geçen herhangi br kadına bile razıydım.. acı çekiyordum. ben acı çekiyorum diye endişelensin istedim. mızmızlık yaptığımı anladığında bile endişeleniyormuş gibi yapsın. kandırsın, avutsun, saklasın..
yoldan geçen herhangi bir kadına bile razıydım. yanımda soyunmasın, benimle yatmasın, öpmesin, koklamasın. isterse hepsini yapsın, yaptırsın. yanımda kalsın. dizlerini kollarıyla kavrayıp çenesini yaslasın, bir köşeye kıvrılsın, sadece bana baksın. aklında ben olayım. kalbinde ben olayım. onun benliğiyle dolayım. inkâr edilecek bir yanı kalmadı bunun. itiyacım var, muhtacım. müptelayım. çok mu aciz görünüyorum? bana sevecek biri lazım. beni sevecek biri lazım. onun yokluğunda acziyetim. onun yokluğunda serzenişim. içimde patlamaya hazır volkan hep onun için. tüm enerjim, tüm ihtirasım, tüm şevkatim onun için. içimde müebbete hapseğim, belki unuttuğum, belki keşfetmediğim hislerin hepsi onun için.
geriye kalan her şeyi sezeryanla alsınlar içimden, yıllardır biriktirdiğim irinimle beraber aksın..
kek mi? kek yapmayı denedim. olmadı. ne tadı, ne kıvamı.. üstelik pişirdiğim tepsiyle beraber attım. ertesi gün üst kattaki teyze yanında birkaç kurabiyeyle üzümlü kek getirdi. güldüm.

arka planda: led zeppelin - song remains the same
1 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol