confessions
  1. toplam entry 424
  2. takipçi 1
  3. puan 13806

tutunamayanlar benim

sevmiyorum seni gaye
yeni gördüm ben bunu, halbuki röportaj 2004 yılında yapılmış. badi listesi dedikleri şeyin dezavantajı da bu olsa gerek. neyse, bakın ne demiş, nasıl demiş;

http://www.radikal.com.tr/ek_haber.php?ek=cts&haberno=3381&tarih=17/05/2004&ek_tarihi=15/05/2004

ya o değil de, helal olsun adama. yüzlerce sözlük siksikçisinin yapamadığını yapmış, adam gibi söylemiş. kadir inanır düzeyinde delikanlı adamdan da bu beklenirdi zaten. random gülemeyince de olmuyor. lan?

terry eagleton

sevmiyorum seni gaye
http://www.birikimdergisi.com/birikim/makale.aspx?mid=271

"- öncelikle kitaplarımın türkiye’de geniş bir etkisi olmasından çok memnunum, özellikle de genç nüfus üzerinde, bu çok önemli. elbette her zaman geniş kitleler tarafından anlaşılacak biçimde yazmaya çalışıyorum. toplumdan geri bildirim almaktan memnunum, genelde bunu becerdiğim söylenebilir. belirli bir bağlamda yazdığınız bir eserin başkaları tarafından nasıl anlaşılacağını anlamak zordur. sanat eserleri için de öyledir ya, belirli bir tarihsel çerçevede üretilir ama sonra farklı durumlarda tüketilirler. yine de genelde seyahat etme ve insanların eserlerimi nasıl kullandıklarını görme şansım oldu. mesela dünkü konferansta türkiye’nin belirli problemleri, kimlik, kültür problemleri gündeme geldi. çalışmalarımın geniş bir bağlamda kullanılıyor olduğunu görmek ilginç oluyor elbette. çeviriye gelince, eserlerim elbette pek çok dile çevrildi. ama daha bugün birine söylüyordum; sadece fransızlar çeviri ihtiyacı duymuyorlar. fransızlar feci kültürel şovenistler. başka bir yerden iyi bir düşünce gelebileceğine inanmıyorlar (gülüyor)."

öncelikle, kitaplarının türkiye’deki genç nüfus üzerindeki etkisi hoş bir şey. buna katılıyorum. ahaha. ama batılı radikal aydınlarla yapılan bütün röportajlarda orhan pamuk ve türkiye’de kimlik sorunları üzerine yüzeysel bir iki geyik dönmesi canımı sıkıyor. cahillikse cahillik, hala yeni anayasa paketi üzerinden birtakım iyileştirmelere kucak açan yesmanlerle batıda taşak geçilmesi, batı açısından değil, bu ülke açısından iyi bir şey. önce adam olsunlar. iktidarın şimdiye kadar neyi yaptırmadığı kadar, neyi yapamadıkları üzerine biraz kafa yorsalar diyeceğim, oradan da 80 yıllık jakoben tahakküm çıkacak, ben daha beter sinirleneceğim. babaerenler’e gelmek istiyorum acil. ekşi sözlük’te richard dawkins vs. terry eagleton başlığındaki tartışmalar, son yılların militan ateizminden, akademik literatüre, dinin tarihsel - toplumsal işlevlerine, daniel dennett’tan pierre bourdieu’ya kadar, hatta zorlarsanız, yığınla uyumsuz edebiyatı da işin içine katabilirsiniz, bir çok kapıya açılabilecek zenginlikler barındırıyor. çıktılar üzerinde ünlemli, "oha"lı şirinlikler yaparken farkettim, bir yerlere taşırmam gerekiyor bunu. repleri unutmayalım.

şarkılar

sevmiyorum seni gaye
kopi pesto;

dün, bugün, yarin

"when i was a little child ,
bir yokluktu ankara.
apres moi dull and wild
town ne oldu, que sera?

ithaf ve mukaddime

king soloman speare’di adının incilcesi
süleyman kargı dosttur türkçeye tercümesi
hamlet için horatio neyse öyleydi bana.
kıbrıs dolaylarından göçmüş anavatana.
yıkık bir sur üstüne büyük, cesur ve mağrur.
saplanmış bayrak gibi ankara’da oturur.

selim işık tek ve türk. ve duygulu, amansız.
sabırsız ve olumsuz, yaşantıda cansız
sanılırdı; gerçekti, hayır gerçek değildi.
tutunamayanların tarihine eğildi.
kelime ve yalnızlık hayatın tadı tuzu
kucaklamak isterdi ölümü ve sonsuzu.

birinci şarki

dokuz yüz otuz altı. tarih düşüldü. niçin?
doğumu önemlidir - yani kendisi için.
buruşuk yüzler, bezler arasında bir canlı
başpamağını emdi (yıkanmamış ve kanlı)
cahildi, ne bilsin libidonun adını
duymuştu belki belki aşkın kokusunu, tadını
sonradan uzun olan yumuk parmaklarında.

ilk resminde beyazdı kundağı gibi yüzü.
bir taşra konağında yaşadı ilk gündüzü.
büyükanne, osmanlı sabrıyla ağır ağır
sallıyor beşigini. dede bunak ve sağır.
gelin ürkek ve şaşkın, dede doksanı aşkın,
gözlerinde kalmamış hiçbiri aşkın.
ne zaman yemeğini yedigini bilmiyor.
gördügü karısı mı gelini mi bilmiyor.

asırlık ayakları, evde bir hastalıktı
geceleri dolaşan. dalgın karnı acıktı;
kalktı yer yatagından, iki ayaklı hüzün.
selim’in beşigine uğradı, beyaz tülün
altında yatan teni okşadı. titrek elin
tuttuğu son canlıydı. sanki, " mutfağa gelin!"
diyen bir sese doğru yönelirken, bir ağrı
saplandı. ölü buldu onu sabah rüzgarı

ilk rüzgarın teriyle (bilincin eşiginde)
islanarak uyandı; kıvrandı beşiginde
kundagıyla büyük ve beyaz bir elma kurdu
esirlik türküsünü bütün eve duyurdu.
baba geniş yatakta döndü; yorganı kaptı;
anne, meme vermenin sancısıyla haraptı.
ilk ve son kocasının, " çocuga bak müzeyyen!"
mırıltısıyla kalktı kadın kokan yerinden.

corridos adasında permanlar arasında
elinde kendi gibi kuru bir barracinda
tutarak,i on ikinci derece bir denklemi
kaygısız çözmesiyle, ferrania sandolem’i
indirerek tahtından kadın saltanatına
son veren panton hipyos ya da önce atına
sonra kadına tapan hun gibi numan ışık
(oysa ilk yıllarında anneme nasıl aşık).
uykulu gögüsleri-kim bilir ne kadar tazeydi.
iipek geceliginin içinde sert ve diri
(mektuplarında numan bey, aşkını eski türkçe
-evlenmeden elbette- anlatırmış anneme)
kayarken karanlıkta, dede bir taş yıgını
gibi, genç lohusanın acıttı ayağını.
acı bir çığlık kesti selimin nefesini
belki o anda duydu korkunun ilk sesini.

evin arka bahçesi otlar ve tahta perde.
anılar başladı mı? paslı bir kilim yerde,
koruyor dış dünyadan. ilk böcekler elinden
kayıp geçiyor. nine düşmüyor dilinden
belirsiz anlamlarla uyutan ninnileri
hu diyen dervişleri ürkünç ecinnileri.
dandini ve dasdana, kov bostancı danayı
yemesin lahanayı, yemesin lahanayı.

bir yaşında kızamık, iki yaşında sıtma,
yakaladı selim’i. yavrum terleme koşma!
terli bir uyanıştan sonra tam üç yaşında
düştü yatağa baygın. ağlayarak başında
kuran okur annesi; bir açılsa gözlerin.
ne diyorsun allahım duyulmuyor sözlerin.
baba mırıldanıyor; selim işık, güzel şey!
ağlıyor gürültüyle; hey rahmetli numan bey!

kasabanın tek doktoru topal muvakkar.
muvakkar’ın tek gözü birazcık şehla bakar.
"topal doktor kalksana, lambaları yaksana,
selim elden gidiyor, çaresine baksana."
muvakkar’ın gözüvarmış derler annemde
babama severek varmış derler annem de.
o zaman kaç senesi; tıp bildiğiniz gibi.
bütün umut allahtan; hep bildiginiz gibi.

"zatürreé. geceyi atlatırsa ümit var.
kışın olsa giderdi." (dışarıda ıslak bahar).
birden gözünü açtı: karanlık pencereler,
yağmur izleri. selim, "atatürk’ü gördüm,"der.
taşrada yetişirken öğrendigi tek dildi
türkçe, cahil selim’in. bu kadar diyebildi.
oysa bilseydi (canım) biraz da fransızca
"voila atatürk maman" derdi muhakkak orda.

az gelişmiş babanın az gelişmiş tek oğlu ,
şimdi hatırladımda gözlerim doldu.
donuk aydınlıgında idare lambasının,
üzerine eğilen gölgenin (babasının)
varlığından habersiz, soluk bir ateş gibi
küçüçük yatağında. bir aydınlık belirdi:
"işte güneş doğuyor. kurtuldu, yaşayacak!"
yamalı bir yıldızdı ilerde ışıyacak.

izin ver selim biraz, hegel, fichte diyelim,
felsefeyle ilişkin bir de ekmek yiyelim
böyle byurdu kargı, thus spoke king solomon
yerindedir bu yargı, evet haklı platon,
felsefeyi seviniz, fakat koparmayınız.
demekle özetliyor: bu dünyada yalnızız.
özür dilerim senden bu sütunda açıkça,
çocukluk günlerimde kapılmıştım çocukça.

kelimenin anlamı: sevmek demek yunanca.
filo. sofyayı sevmek oluyor filosofya.
hatırlarsın pasajda lefter’in meyhanesi,
servis yapar, şarkı söyler; biraz kısıktı sesi,
"o sofya mu, sofya mu. sensiz içmek olur mu?"
kır saçlı laternacı biraz mahsun dururdu,
’in nino veritas’. ders sofistlerden duzikos,
tarih felsefesinde, ’armoniko muzikos...’

"gene sapıttın selim. seni kim durduracak?"
söylemiştim süleyman: ben başlamazsam ancak
durdurulabilirim. ayrıca fakir dilim
bağlı hece vezniyle, taş kesildi sağ elim.
hecenin çarmıhına çivilenmiş ellerim.
kafiye tanrısına kurban oldum. efendim?
"bir şarkının sonuna kadar sabredemedin."
bundan kaybediyorum, böyle olduğum için.

ne olur tutma artık beni hece vezniyle
allahın, senin ve tüm sevenlerin izniyle
çözülsün zincirlerim, tutulan kol çalışsın.
bir espri uğruna harcatmayın, alışsın
selim işık insana. söylesin şarkısını
kesintisiz, acemi. ey ölü ruh! kıyam et!
beğendin mi süleyman?"beğenmedim devam et."

ikinci şarki

orta asya’daki pembe elipsin içinden
çıkan kırmızı oklara binerek, bozkurtlar (kanatlı) çin’den
nasıl uçmuşlarsa tanca’ya kadar,
ben de (altı yaşımda) dar
ve yüksek çamurluklu tenezzühle (ford t modeli) ankara’ya ulaştım
sağ salim. ’yağmur çayevi’nin önünde dolaştım
uyuşan bacaklarımı oynatarak ankara’nın toprağında.
taşhan,
bana dünyanın en büyük meydanı gibi geldi.
gözüne güneş gelmesin diye elini
siper eden mehmetçik heykeli ne güzeldi.
ve büstlerinden yalnız göğsüne kadar tanıdığım atatürk
kabartmalı ve yüksek
bir mermerin üstüne çıkmış atıyla.
(böylece tanışmış oldum heykel sanatıyla.)
baba, oradaki kadın sırtında ne taşıyor?
"bomba." neden? "türk yurdu topyekun savaşıyor."
savaş cephede bitti (yirmi yıl önce).
oysa, bir türlü bitmez okul kitaplarından ince
sesimle okudugum
şiirlerde (zafer bayramı münasebetiyle)."oğlum,
bu ne şeker ne de kurban bayramı,"
derken babam haklıydı,
30 ağustos günü elini öperek ondan
para istedigim zaman.
(babama şiir okumayı bile düşünüyordum o sırada.)

babam şiir sevmezdi. evimize arada
gelen mimar cemil uluer yalnız şiir yazardı.
(babam bu adama nedense kızardı.)
"bir kere, mimar değil bu herif.."
diye başladı mı, hafif
üzülürdü annem. "canım numan bey
-bey derdi babama- bu kadar şey olma (şey derdi annem sık sık).
adamcagıza yazık."
mimar cemil şiir bina ederdi.
kışlık kömürü bizim evden giderdi.
müsteşar namık beyi ziyaretlerinde de arz-ı hürmetleriyle
ve kimin okdugu belli olmayan hikmetleriyle
dolu kitabını sunar; bir kat giyilmiş elbise alır (yazlık).
şair ve mimar olmaktan vazgeçtim(yazık).

sevmedim okulu önce,
’öğretmenim’ tutmadı yerini annemin (bence.)
beni çingenelere vermek istemeseydi
babam, bir dev anası gibi
görünen öğretmenden kaçardım (ne iyi olurdu).
korkuyu
bahçedeki huysuz ve parlak kanatlı
horoz tanıttı bana.
bir de öğretmenim rana.
"kulağını çekerim. konuşma, terbiyesiz,
yakarım ağzınızı. çişim geldi derseniz.
kırarım notunuzu haylazlık ederseniz.
yarına satır satır ezberlensin dersiniz."

yorganı attım üzerimden o gece,
çıplak ayakla taşlara bastım o gece. kırk derece
ateşim çıksın diye bekliyordum. sakın
göndermesin babam beni okula yarın,
olur mu allahım. -allahım diye başlamışken
dua edeyim hemen:
babama, bana ve nineme
ve apartmandaki baha beye, karısına ve oğluna
ve mahalledekilere ve rahmetli dedem hüsrev kuluna
ve ankara’dakilere ve türkiye’dekilere
ve dünyadaki bütün iyilere
rahatlık ver.
onların içinde (varsa eğer)
hırsız, fena
ve kötülük etmek için insana
fırsat bekleyenlere
ve beni azarlayan kapıcımız kamber’e
ve beni bahçede korkutan horoza
ve ezberimi bilmezsem ceza
verecek öğretmene
rahatlık verme.
(ceza vermezse rahatlık ver.)

yeter
bu kadar. allah kızar sonra çok istersen.
yalnız unuttum; ne olur rahatlık versen
galatasaray oyuncularına. yarın
maçları var da; yenilmesinler sakın.

"bu çocuk ne olacak böyle. müzeyyen? yaramaz
olsaydı pısırık olacagına. hiç kimseyle konuşmaz
sınıfta. tek başına koşar durur bahçede. onu
eve kapatmak doğru mu?
çalışkan fakat korkak." annem üzüldü
fakat belli etmedi. ’öğretmenim’ çok güldü
çarpınça ağaca ’affedersiniz’
dediğimi anlatırken. annem sözü kısa kesti: "dersiniz
başlayacak. vaktini aldım rana.
inşallah büyüyünce lazım oşur vatana."
olmadı kimseye lazım. aranmadı
aramayınca.
okul boyunca
ne futbol takımına alındı, ne sınıf mümessili olabildi.
nedense bir yönüyle -belki de her yönüyle- saf kalabildi.
yalnız bir korku kaldı kuşkuyla karışık;
sonunda kötü bir şey olur korkusuyla yaşadı selim işık
her olayı. eski bir yara izi içinde sızladı, her eğilişinde
insanlara. dünyaya bir daha gelişinde
çocuk ve korkusuz yaşamak ister sürekli.
büyümek, yalnız tutunanlara gerekli.
ikinci gelişinde çırıl çıplak dolaşacak
kelimenin bütün anlamıyla çırıl çıplak

hep birlikte (son sınıflar) toplandık arka bahçede.
"çıktık açık alınla’yı söyledik bir agızdan
müzik sınavıydı bu (toptan).
herkes pekiyi aldı, imtihan iyi gitti
son günüydü okulun, müjde ilkokul bitti.

yaz sıcagında evde
canı sıkılmasın ve
(zararlı ilişkileri olmasın sokakta)
kış günü
eski hastalığının izlerini taşıyan göğsünü
üşütmesin düşüncesiyle
eve kapandığı zaman -yani okul dışındaki bütün saatlerde-
divanda otururdu
durmadan dergi okurdu.
(siz ’libidonun ölümü’
filmini gördünüz mü?)
binbir roman, yavrutürk,
çocuk haftası. "büyük
adam olacak." misafirler saygıyla bakar yüzüme,
sevgili büyüklerim: işte size bir manzume

sabah erken kalkarım
ne yüzümü yıkarım
ne sokağa çıkarım.
kışın soba yakarım
yazın camdan bakarım
hayattan yok çıkarım.

öğlen olur yemek yerim
fırçalanmaz hiç dişlerim
acaba ne yapsam derim
kovboy filmine giderim
dönünce kızar pederim.

akşam olur güneş batar
babam hep anneme çatar
cici çocuk erkenden yatar
hayat sıkıcı ne kadar.

üçüncü şarki

siz de benim gibi,
günleri
sevgiyle isteyerek
değil de, takvimden yaprak koparır gibi gerçek
bir sıkıntı ve nefretle yaşadınızsa, ankara güneşi sizin de
uyuşturmuşsa beyninizi. ata’nın izinde
gitmekten başka bir kavramı olmayan
cumhuriyet çocugu olarak yayan,
pis pis gezdinizse (o sıralarda adı opera meydanı olan)
hergele meydanı’nda bu sarı ve tozlu alan
iğrendirmediyse sizi,
bir taşra çocugu sıfatıyla özlemeyi bilmiyorsanız denizi,
kaybettiniz (benim gibi)
oysa,
aynı hergele meydanı’nda
gölgede on beş, güneşte yedi buçuga tıraş eden
berberleri görmeden
yalnız renkli yanını yaşadıysanız hayatın
ve hergele ve beygir olduğunu duymadıysanız atın
sakalı uzamış seyyar satıcılara kese kağıdı satmadınızsa,
içinde aüt ve salebin olmadığı ’donduma kaymak’tan tatmadınızsa
(aynı hergele meydan’ında)
kazandınız. (kimse yoktu -çirkinlikten başka- selim’in yanında)
en bayağı ve en müstehcen
(fakat fiyatı ehven)
romanları kiralamak içingecesi beş kuruşa
samanpazarı’na çıkan yokuşa
değilde sağa sapın. etiler’in at oynatmış oldugu ankara’da
hamalların gittiği sümer sinemasıyla aynı sırada,
pardayan, pitigrilli ve fantoma
ve hayber kalesi ve tahir ile zühre bir arada
yığılmış bir tezgahın üzerine. ’geceleri okumayınız’
orhan çakıroğlu’nun maceralarını.
selim işık, dünü bugünü yarını
işte bu ortam içinde öldürdü.
eksiklik duygusunun acısıyla güldürdü.
ucuz düşüncelerindeki ucuz düzen, ucuz romanların ucuz yaşantısı
ucuz huysuzlukların ucuz saplantısı
ucuz ucuz ucuz ucuzdu.
dalgın, sinirli, suskun huysuzdu.

altımızda kalabalık bir aile otururdu.
masasının üzerinde bir kuru kafa dururdu,
ortanca oğulları tıp talebesi saffet’in
(sırıtan kabustu benim için.)
ne olur şu kuru kafayı kaldırınız
beni korkutmaya yok hakkınız
herkes doktor olamaz ki,
siz bana iyisi mi
nazım’dan şiirler okuyun.
hani şu ’culus-u humayun’
diye sözlerini pek anlamadığım
fakat mısralarının sesini sevdigim şiir,
bir de ’ölüme dair’
sonra da liszt’in ikinci macar kampanasını
ve puccini’nin tosca operasını
(canım, mandolinle çaldıgım arya)
çalarsınız gramafonda.

bir yumuşama gelir yüzüne
kafatası durur gene
(fakat bir tülbentle örtülü)
caruso’nun eski plakta hırıltılı sesi duyulur yalnız
sonra tıp talebesiyle kurşun asker oynarız.

cranium fibula radius
sacrum patella carpus
nasıl ezberlenir allahım
arapça dua eden insanın latince kemikleri?
saffet kulun anatomiden çaktı,
selim kulunla oynamayı bıraktı.
alt katta bir kiracı daha: ecmel karakaş
ve garı meşru karısı (yavaş
söyle duymasınlar). bana yüz vermiyor bahçede güzel kızı
(oysa bahçede geçirdim bütün yazı)
dut ağacına çıkıyor benden kaçarak,
"sen de arkasından çıksana ahmak!"
daha daha: pısırık, beceriksiz, korkak.

en üst katta, karrşımızda, airf beyin refikası
laima hanım ut çalardı (sarahaten acaba söylesem darılmaz mı?)
ister taşrada ister istanbul’da olsun
ister burnunuza mangal dumanı dolsun
ister merdiven sahanlıklarınızda
kalorifer dairesinden gelen linyit kokusu,
hepsinden daha kuvvetli ve etkilidir dokusu
içinize işleyen ’alaturka’nın. küçük yaşta içirilir yavaşça
derinin altına (çiçek aşısı gibi). arkadaşça
sokulur okşayarak,
’sine-i suzanımı’ eder helak
pek tesiri duyulmasada gündüz
(çünkü o saatlerde ya kahvede vakit öldürürüz,
ya da paydos zilini bekleriz dairede)
saat beş oldu mu, bin altı yüz kırk sekiz metrede
ve bilmem kaç kilosıklda başladı mı yayına türkiye postaları,

yatağında zevkle inletir hastaları
hemen fasıl heyeti,
duyulur dört bucagında yurdun. akşam nöbeti
tutan sınrdaki erden,
iki kere mars oldu üstüste diye, terden
pantolonu iskemleye yapışan pişpirik ismail’e kadar
herkesin cigerine mikroplu havayla birlikte dolar.

sırtı hafif kamburlaşmış ve dar göğüslü
tamburlardan yavaşça yayılır havaya, akşamüstü.
efendiyi ve uşagı birlikte mesteden
makamdan makama ve besteden
besteye geçerekten
"tek tek ataraktan bade süzerekten"
’çıkmam allah etmesin meyhaneden’
çıkmam korkusuyla alaturkasıyla beni kahreden
içki evinden, ölmeden önce.
bence
alyuvar, akyuvar, bir de alaturkadan mürekkeptir kanımız’
dinlerken sıkılsada canımız,
nasıl birşeydir (acaba güzel midir?)
kim bilir.

benim kanıma giren başka bir sanat:
darülbedayi’de tuluat.
(taşırım bugüne izlerini.)
annem, ölü doğurduktan sonra ikizlerini,
bana gebe kaldıgının yedinci ayında,
tepebaşı’nda, tiyaronun salaş sarayında
(darülbedayi’de) hazım’ın ’lüküs hayat’ oyunuda,
o kadar gülmüş, o kadar gülmüş ki, sonuda
korkmuş, birşey olacak diye karnındaki selim.
oysa selim, bildiginiz gibi, elim
olmak isterken gülünç oldu bu sayede
büyük bir inhiraf oldu gayede.

dördüncü şarki

baharın son günleri; kömürlükler arasında
çamaşır ipleriyle kesilen
üç ağaclı bahçemizin yanındaki papatyalı arsaya bitişik
sert kaldırımlı ve yokuşu dik
yolda, ayakkabılarımın burnunu
çarpmamaya çalışarak sekiyorum.(becermek mümkün değil bunu.)
bir satıcı eşeğinin küfeleriyle sığmadıgı dar
boğazı aşıyorum
ve servi ağaçlarıyal kasvet
ve daha birtakım ağır duygular veren
küçük meydana ulaşıyorum.
burada duvarı yıkık
bir mezarlık ve içinde bir türbe,
(yıllar sonra gördügüm karacaahmet mezarlık bankasının -tövbe de-
yanında küçük bir hesap sayılırdı.)
türbenin parmaklıklarına düğümlenmiş çaputları.
sudan çıkarılmış bir ölünün parmaklarına takılı
yosunlar gibi görürdüm. ve duvarın önündeki kara çalı,
bana ölümün taştanlığını anlatan bir hocaydı kara sakallı.
çarpık mezar taşları arasında,
ölülerin besledigi çimenlerin ortasında
türbedeki taş tabutlar kadar
kayıtsızsca uzanmış çocuklar.
(korkuları yaşları kadar)

oysa,
saffet ağabeylerdeki ortanca hizmetçi güldüm abla,
anlatırken ne biçimde gidilir cehenneme
ve bakarken namaz kılan anneme
bir eksiklik duyardım ölümün icaplarına dair
içimde. şair
ve mimar cemil uluer, buruşuk derisi ve dişsiz ağzıyla
gülsüm abla daher akşam vaazıyla
korkuturdı beni. hayattayken sağ elle burun silmenin
ve öldükten sonra kıyamette,
(cehennemde veya cennette)
her kılında bir mızıka bulunan deccal’in eşeğini bilmenin
günah olduğunu öğremiştim.
zavallı selim, zavallı selim,:
kendi kendimi yerdim
ne yapmalı, ne yapmalı, diye
oysa küçük hizmetçileri hediye.
boş verip bütün cezalara,
hazreti yusuf’un kuyuya çektigi ezalara,
adem’in buğday ağacından memnu meyveyi
yemesine -yoksa elma ağacı mıydı?-
kıyamet günü yanlışlıkla çevirince başını
mızıkalıı eşeğin sesine, nasıl yanılacagına, kaşını
fazla almanın da ayrıca günah olduğuna,
sağ ellle temizlenen bütün pisliklerin cehennemde
boğazına dolduğuna
yüzünü çok yıkayan kadının
bu nedenle alnının yazısını okuyan kadının
başına gelenlere
aldırmazdı. şu karşıki apartmandaki helen’lere
kaçarak dudaklarını boyardı.
benimse çok daha ciddi niyetlerim vardı.

türbenin hemen yanında, gene dar bir sokakta,
kerpiç bir evde, fakir arkadaşım sabri’yle, sıcakta,
ter ve yıkanmış kilim kokan odasında konuşuyoruz.
pencereden giren güneş sefaleti keskinleştiriyor.temmuz
ayının bitkinliği ve ölüm korkusu
kelimeleri ağırlaştırırken, terimi siliyorum
dinsel bir korkuyla. daha. ’eüzü minşşeytanıracim’i bilmiyorum
başlamak için duaya. sabri bir din adamının yavaş
hareketlerini taklit ediyor. bende saygılı bir telaş,
namaz surelerini ezberlemekle geçiriyoruz
bizi ölüme yaklaştıran zamanı. yıl bin dokuz yüz kırk dokuz.

ankara’nın bütün küçük kubbeli camilerini
ve kararmış kiremitli mescitlerini dolaştık.’inna ateyni
kelkevser, fesalli lirabbike ... hüvel ebter.’
körpe dizlerde derman biter
yatsı namazında, yanlış mırıldanılan kelimeler sırasında
palabıyıklı, sakallı ve yırtık çoraplı cemaat arasında
dini bütün iki türk çocuğu yatar kalkar.
sürekli (kendine amansız.) ilahiler, dualar...
allahım peşinde
yirmi bin fersah. temmuz güneşinde, ağustos güneşinde,
kirli şadırvanların çamurlu taşlarına
uzatırlar ayaklarını yalnız başlarına.
tozlu ayakları çamurlaştıran sular,
avuç içinden bileklere, dirseklere kayar.
hangi elimle yıkayacaktım hangi kulagımı?
ne tarafa dönecektim "selamlasana sağını!"
pabuçları çalarlar mı dersin sabri?
duydun mu gazetedeki haberi
pabuç hırsızlarına dair ?
"haydi selim, herkesle brlikte çevir
sola başını." neden sabri bu ilahiyi öğretmedi bana?
hiö olmazsa biraz dudaklarını oynatsana!
şol cennetin ırmakları akar allah deyu deyu.
öğle namazında güneş yakar allah deyu deyu.
geç katıldı bu kervana, allahım yakındır sana,
bir o yana bir bu yana, bakar allah deyu deyu.
burası allah yapısı, açılsın cennet kapısı,
bu imtihansa hepisi çakar allah deyu deyu.
bu kervanda herkes yaya, rastlanmaz beye, ağaya,
insan aklını duaya, takar allah deyu deyu.
dualar bağlı toprağa, düşünce saplı batağa,
gene camiden çıkar sokağa allah deyu deyu.

selim işık yaz dindarı, yetti ona bu kadarı
cemaat kışın ne yapar, bilmez artık o kadarı
hacı bayram camisi’nin çevresindeki küçük evlerden birinde.
yeni bir rüzgar esti (olumsuzluk rüzgarı). yokluk tanrısını emrinde.
yeni bir savaşa katıldı bütün kavgaların yedek neferi selim
(ben neyim, ne değilim?)

herkes mutlu ve sorumsuz
herkes olumlu, ben olumsuz.
yaşıtlarım artık uzun pantolon giymenin
bağımsızlıgını yaşarken
okulun paydos ziliyle hemen sokaga taşarken
yıkıcı fikirleriyle aklımın ince örgüsünü karıştıran
otuz üç yaşında benimle söz yarıştıran
nihat ağabeyin yanında işim neydi?
gene böyle yıldızlı ve ılık bir geceydi
kardeşim süleyman; "hiç, ama hiçbirşey yapmadık," derken
karşımda, bardak bardak koyu çay ve paket paket ucuz sigara içerken
çırpınıyordum: dumlupınar, sakarya
istanbul’un fethi, kosova
birden başını kaldırıp gülümseyiverdi
kara bıyıklarının arasından ışıyan beyaz dişleri
bütün inançlarımı eritti.
anlıyorsun, bilinç, inanç, bugünün sözcükleri
o, şuur ve tahripten bahsederdi.
bunca türk büyüğünün -bir kitaba göre elli kadardı-
kazandığı bütün savaşları kaybettim orada,
(ahşap evin beyaz perdeli odasında)
ne mohaç, ne mercidabık, ne yeni, ne sabık
zaferlerimiz dayanamadı. yalnız kromda ve güreşte birinciydik artık.
eski kahramanlklardan başka
ileri sürecek neyimiz kalmıştı dokuz yüz kırk dokuzda.
selim işık yenilmişti, bitmişti.
neyse tam o sırada , marşal amca yetişti.

beşinci şarki

ttunanmayanların destanıdır bu şarkı
dostum süleyman kargı.
eller boşta kalıyor, tutnamıyorlar toprağa
anlatamıyorlar anlatılamayanı.
anlatmak gerek: düşman sarmış heryanı
oysa, mesela selim işık
anlatmadan anlaşılmaya aşık.
böyle adama
(darılma ama)
yaklaşmaz hiçbir güzellik,
doğduğu günden bu yana kalbinde bir delik,
almak için bütün sızıları içine.
her zaman utanmıştır başkalrı yerine.
elim varmıyor yazmaya, inmeyelim derine.
taş devri, sabri devri, nihat devri, tunç devri
aşık oldu -söyleyemez- utanç devri.
hep utandı hayatı boyunca,
(annesi yıkamak için soyunca)
sınıfta birinci olduğu gün, eve geç kaldım, diye üzüldü.
canı sıklıdı güldü, kalbi incindi güldü.
allahı ya da ona engel olan gizli kuvvetleri
hiçbir zaman kızdırmak istemedi.
küçük pazarlıklar yaptığı,
camide korkarak taptığı
zamanlarda sürdürdü bu uzlaşımcı varlığı.
annesinin yün fanilasına taktıgı nazarlığı
çıkaramadı yıllar boyunca. ilk defa domuz eti yerken
arkadaşlarını ısrarlarıyla geneleve giderken,
hep onunla (o kimdi?) bozmamaya çalıştı arayı,
iki gün oruç bile tuttu bir ramazan ayı.
(sapı silik ve tutuk bir tabancaydı.)
bir gün ölürse, ona vatan bir mezarlık yer verecek.
oturdu bir destan yazdı; kendini yerecek.
sazını ve cesaretini aldı eline (bütün cesareti,
daha kötü bir şeyler olması korkusundadır).
canını dişine takarak,
yazılmış eski destanlara bakarak,
sözü uzattı durdu.
işte şöyle buyurdu:
numanoğlu selim derler adımız
gürültüye geldi her feryadımız
nedense tamamdır itikadımız
dikilen her kumaş bol gelir bize

çocukken güneşin tadını bilmedik
büyüdük kadının tadını bilmedik
bizi anlayacak kadın bilmedik
sevgisiz bir hayat çöl gelir bize

bize öğretilen her söze kandık
’yasaktır’ ’memnudur’ dendi, inandık
hep ’girilmez’ levhasına aldandık
bu tutulan, yanlış yol gelir bize

benim cefalı yarim kafamdır
divanda düşünmek bütün safamdır
mülkiyet benimçün büyük evhamdır
senin olanları nideyim gayrı

dostun vefalısı bütün isteğim
kız peşinde olan dostu nideyim
her an yaşamalıyım kendi gerçeğim
kendi içimdeki indeyim gayrı

dostlar dedi: bu can bizden değildir
düşman kırdı, oysa buzdan değildir
çare yok dünyadan gideyim gayrı

bana ilham getirdin
(hem de yaktın bitirdin)
ey! elesius dağlarından esen rüzgar
kıssamız burada biter
bu kadar."

(bkz: tutunamayanlar)

ezel

sevmiyorum seni gaye
bir dönemin sonu. bakın, televizyonun icadından beri yarı cahillerin en önemli kozlarından biridir bu tip dizilerle taşak geçmek. buralardan çok ekmek yedi onlar. ben de yedim yalan yok. çocuklar duymasın 2 çekiliyormuş ağalar. aşk ı memnu’nun kitabı çıkmış? evet, televizyon kitlelerin afyounudur. yamuk bakmak. batı hayranlığı.

ama bu dizi başka. bakıyorum çevreme, gayetle sevdiğim, saydığım, fikirlerine değer verdiğim (bi ara bu konuda bir şeyler yazayım) insanlar bu diziyi izliyorlar. öyle denk geldiğinde falan da değil, gidiyorum evlerine, dışarı çıkmak istiyorum mesela, "abi bugün ezel var!" diye bağırıyor adam. hazırlık falan yapmış, koltuğunun açısını ayarlamış, yiyecek, içecek bir şeyler almış, dizinin başlamasını bekliyor. sövemiyorum, dalga geçemiyorum, dönemiyorum. mecburen ben de oturup izliyorum.

ccc ramiz dayı siker ccc

bilgiçlerin çok sevinçli halleri

sevmiyorum seni gaye
canlar, ay mı desem, yıl mı desem, bir süredir ayrıyız sizlerle. o sürede cümle kurmayı dahi unuttuğumu görüyorsunuz. ayrıyız. sizlerle. birlikte. el ele. evet.

ciddi ciddi yazıyorlar bunları. ben okumuyorum. bi arkadaş hep. sabahlara kadar internet başında. tek gözünü kapatıp, diğeriyle anket manket artık allah ne verdiyse okuyor. anket okuduğu kadar kitap okusaydı, ışık üniversitesi’nden fahri doktora alırdı şimdiye kadar. potansiyelini yok yere harcıyor. ailesi perişan. çoluk çocuk aç. neyse, mesele o değil.

bilgiçler çok sevinçli olabiliyorlar kimi zaman. sizlere "kişiselleştirilmiş niteliksiz huzursuzluk"tan bahsetmiş miydim? hatırlamıyor musunuz? ok. zaten şimdi yeri değil. ben size çok sevinçli bir anımı (an, anı) anlatmak istiyorum. zihinlerinizi açın. bir kahve yapın, sigara yakın. bilmiyorum, meyve falan soyun.

aşağıdaki yazı, gaye’yle yakın bir tarihte yaşadığımız diyaloğun bant çözümüdür. sex tape diyim ben, açayım o güzel gözlerinizi. ama çılgın bir erotizm beklemeyin. ben öyle şeyleri paylaşmıyorum. 18 cm adsafa. (22 yazınca komiklik olduğu anlaşılıyor. ama 18’le bir şüphe düşüyor körpe yüreklere. acaba diyorlar ahaha. hassiktir lan diyenleri de var. yemeye tırnak kalmamış hiçbirinde.) letthegamebegin;

-slm
-nbr?
-ii, u?
-ii.
-ok.
-şey...
-ney?
-nsı gidio?
-:) iyi.
-ok.
-ok.
-sormıcak msn?
-msn?
-sormıcakmısın?
-ha pardon. sorim bakim:)
-:) şöyle bişi yazdım, göndersem okur msn?
-olur.
...
-ya çok uzun bu:(
-okumıcak msn?
-bilmem, okuyim mi:)
-sevinrm
-:) okuyim.

...

-hiç değişmeyeceksin değil mi?
-çok klişe oldu bu.
-eheh, evet. bu üslup başkalarında işe yarıyor mu? faydasını gördün mü benden sonra?
-o kadar faydacı yaklaşamadım senden sonra.
-eminim.
-ama böyle devam edemeyeceğini biliyorsun değil mi? hem neden okumuyorsun hiç?
-o konuda en son yaptığım çalışma epey sağlıklı oldu. kararımı verdim. ben "olmak" istemiyorum. aradaki bağı koparmak istemiyorum. ya akademik bir manyaklığın içine hapsolacağım, ya da daha beteri, kendi manyaklığımı derinleştirip orada kaybolacağım. senin ya da başkalarının gördüğü şeyi derinleştirmek benim için bir çeşit son olacakmış gibi geliyor. ellerim nasır tutacak. koltukaltım leş gibi kokacak...
-haha, sen hijyen manyağısın.
-değilim aslında. neyse, devam edeyim. o bağı koparmadan, bu huzursuzluğu gidermenin bir yolunu bulacağım sanırım. bunu kendi istediğim biçimde güçlendireceğim. sanırım bunu yapabilirim. yastık altında geçen o kadar zamandan sonra, bir iki sene bile o zamanların birikimini eritmeye yetti. kocaman gözleri olan bir kadın görünce kafamı çevirmiyorum artık.
-sen de bir çeşit sapıksın aslında. gözlüklerden kurtarıyorsun.
-gözlüklerden kurtaran ben değilim, çevremdekiler. anlamlandırmaları gerekiyor bir şekilde. en büyük yardımcıları da bu gözlükler. onlar olmasa, bir kadına gönül rahatlığıyla söyleyemeyeceğim şeyler var. onlar da bunun farkında.
-kadınlardan bahsetmeyi bırakmayacaksın değil mi?
-ahaha, o zaman çok maskülen ve sıkıcı bir dünyada buluyorum kendimi. zeki demirkubuz bile böyle düşünmüş olacak ki... neyse. bunları yazmak can sıkıcı zaten.
-pek sayılmaz. ama madem öyle düşünüyorsun.
-?
-hala aynı yerde mi yaşıyorsun?
-evet.
-yalnız mısın?
-haha. evet.

gaye is now offline.


necif efendi nin huzursuz birkaç gününe dair

sevmiyorum seni gaye
kum saati yayınlarından çıkmış bir necip efendi derlemesi. "necip efendi’ye armağan" isimli eserin milyonlarca satması üzerine ortaya çıkan bu fikir, doğumunun kırk ikinci yılında, bir kez daha necip efendi’yle hayranlarını buluşturmayı amaçlıyor. önsözünü de yazayım, tam olsun;

"anlamak iki türlüdür canlar. ampirik ve kumpirik. ampirik anlama, kişinin hadiseyi kendi deneyimleriyle yoğurarak değerlendirmesi ve ortak bir paydada buluşturmasıdır. biliyorum, böyle antin kuntik cümleler kurduğumda canınız sıkılıyor. felsefe türkçesi, çeviri adabı konusunda söylediklerimi tekrarlamak istemiyorum. söylediklerini de tekrarlamak istemiyorum. bu iyi oldu. buradan konuya girebilirim.

söylediklerini tekrarlamak istemiyorum. düşündüklerini düşünmek istemiyorum. yaşadıklarını yaşamak istemiyorum. ben o kayayı dağın tepesine ulaştıramayacağım düşüncesiyle yaşamak istemiyorum. biliyorum, bu cümlede seçtiğim kelimelerle oynayıp bambaşka anlamlara kapı açabilirdim. bunun bilinmesini istiyorum. ama ampirik, kumpirik anlama metoduyla, akademik çöplüklerde boğulmuş vaziyette, iğdiş edilmiş beyinlerle, tecavüze uğramış ruhlarla değil. allahım giderek küçük iskenderleşiyorum, beni affet. yaşasın cumhuriyet asdajdajda. onur ünlü’yü sevmiyorum. bıyığını siktiğim. neyse, konu dağılıyor. kaya diyorduk. o adamın kitaplarının başına spoiler eklemek istiyorum. o adam? camus. kaya dediğimde anlamıştın zaten değil mi? seksi seni.

ben bu huzursuzluğun kaynağına inip, orada marla singer’ı bulmak istemiyorum. o kadını çekici bulmuyorum. esmer kadınlardan hoşlanıyorum. asdajdajda. evet, bunu yapıyorum. ne zaman esmer kadın görsem ondan hoşlanıyorum. forrest gump’tan da hoşlanıyorum. bunun bilinmesini istemiyorum pek. aptal amerikalı hatunlar biliyor ama. onlara söylüyorum. ben yine de, kocaman gözleri olan beyaz tenli bir "kadın" istiyorum. huyunu suyunu bilmek istiyorum. ama çok tali bu mesele şimdi, ben huzursuzluğumun kaynağını anlatıyordum sizlere. okumayacağınızı da biliyorum. ama bilmem kaçıncı cümlede bunu söylerken sigaramı yakmayı da ihmal etmiyorum. burada başka bir şey söyleyecektim aslında.

iki çeşit olmak vardır ajdajdada. sartre sevmek istemiyorum. okumak istemiyorum. içimi sıkıyor. bir kadının sevişirken çoraplarını çıkarmaması da, bunu kibarca sorması da canımı sıkıyor. o kadınla doggy style yapamazsınız dostlarım. bunu yapan birilerinin olduğunu düşünmek de istemiyorum. anadan doğma olmak ve entelektüel intiharla geleneksel intihar arasında boğuşmak. çeşit çeşit olmak. ben ikincisinden yana değilim. medeniyetin çöpünü omuzlarımda taşımak istemiyorum. bu güzel oldu. aslında burada bitirebilirim.

bitirmeyebilirdim de aslında."

oysa bambaşkaydı o gece necip efendi

sevmiyorum seni gaye
bir off dostum caps koysaydın iyiydi şiyiri. adeta yarım kalmış bir vivaldi eseri. bir quaresma, bir tabata. sözlerini de yazayım şeyolsun.


umarsızca köpeklerin peşinde koşuyorum geceleyin
geceleyin arsız bir köprü gibi yıldızlar
yıldızlar ve şehrin ortasında bir at kılı inceliğinde kadın
ve cehennemin mavi doruğunda işaret fişeği, bakkal necip efendi

bakkal necip efendi’yi herkes bilir
sigarasız akşamların ve sarhoş sabaha karşıların tuhaf kimsesizliğinde
ve şiyir tadında para üstü verirken gözleri yorgun
bakkal efendi uyur rıhtımda, evler ve pencereler suskun
ben giderim necip efendi’ye, efendi bu ne halin?
efendi, halim harap. gösterme bana nur cemalin
efendiler! yurdumuzun her köşesi, dinimiz amin.

"oysa" bu kelimeyi nerede kullanacaktım, kim bilir?
kim bilir, kimin bildiğini kimden sakladığını?
şöyle bir şey var;

"güzel kızım, güzel kızın, güzelliği, güzel yüzü, ben giderim, düşer yüzü, yüz düşerim gelir günü..."

telefonumu düşürdüm, vakitsizim
kontörlü telefondan eski sevgililerinizi arıyorum geceleri. çok yazıyorum sonra.

beyenmedim bunu, devam edemiycim
imlalarımı düzeltin, ben biraz uzanıciym
rahat bir şeyler yazın siz, ben içecekleri getiriyorum
ehere

bir barbar kendin tartar bir barbar aşağlarda

sevmiyorum seni gaye
ey susam!.. ey karanlık!.. ey borçlarını ödemeyenler!..
sen o ses misin en aşağılardan gelen!..
karıştırın bütün otları o aşağlarda
yıkın benim güvenimi,
soğuk bir at olsun seslendigim ses, yıkın!..

ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam...

ey her şey!.. ey beni gülünç eden bitki sapları!..
sessiz katlanmalarıyla... içimde ölmüş çocukları sallayan
vazgeçilmez uğursuz şarkının salıncağı!..
ben durmadan en utandırıcı şeyleri hatırlasam.
nasıl camsı gürültülerle olacak her şey,
ve sularla,
ve nasıl artık arınamaz kirlenmiş olurum o zaman, yıkın!..

ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam

ey bütün kadınlar uzak!.. güneşi övmüyorum. ve
kanım ne güzel akıyor... ıslak taşlıklarda. sanki her şey,
sanki her şey!.. katıyürekli kârcıların, yani büyük
tecimenlerin
uzaklardan getirip sunduğu kanlı pahalı bir tabak...
ey yanan bir şey,
yanan ve içilen bir şey,
karanlıktı kanım bir şey,
güneşe başkaldırmıştı kanım (.....) sanarak.
ben artık büyük kıyıları boylasam.

ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam...

ey kimse yok!..ey bir mavinin unutulmasından
arta kalan!..
ey sen var mısın?
ey olma!..
ah, yağmur başlayacak
ah, yağmur başlayacak
ah, yağmur başlayacak
ah, yağmur başlayacak
ah, yağmur başlayacak
ah, yağmur başlayacak
ah, yağmur başlayacak

gece olsa da sussam...

ben koşarım aşağlara koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam...

ey sür atlarını bacaklarımdan bağlayıp karışık ölümsıkıntııslakgülünçlüğü
renkli camların!.. bir göl bulacağız sonunda,
develerin suyunu içip tuzunu bıraktığı,
kirli ayakparmak aralarını yıkadığı cünüp adamların, burunları
kıllı...
benim kanım gülünç ve kahraman lekeler bırakacak
öbürkülerin yanında,
camlar nasıl olsa kırılacak
sonra yatacağı geceye gidecek herkes

ben ne yapsam ne yapsam ne yapsam...

senden haber ver, ey yaralı kahraman atlar!.. ey büyütüp
yaralarını yalayan atlar!.. otoburlukla kana karışmayan atlar!..
arabanızı çekiyordunuz,
aygırlarınızı iştahla uyandıran kalçalarınızda büyük yaralar...
kuyulara eğiliyoruz, ve büyük övgüsünü yapıyoruz küçük
yıkıntısının soğuk ışıklı kulüplerin, ve kara küplerin ve etekleri
kısa, koltukları tüylü kadınların ve kötü dükkanlar
karanlığının...

eğilmiş, çiçek toplayan bir çocuk bulsam...

ben koşarım aşağlara, koşarım
yıkanacak boğulacak su bulsam...


adkajda. özdeyiş var bir tane, "bir bakkal taşakların tartar, bir bakkal aşağlarda" diye. onunla karıştırdım çok fena. bırakıyorum bu işleri.

turgut uyar okuyun ama. gündüzleri. umarsız, adeta, oysa, kaçarcasına, yalnızlık, koku, eski sevgili... anahtar kelimeler bunlar. hadi bakalım.

addicted to pain

sevmiyorum seni gaye
toplumcu gerçekçi entrylerimle geldiğim ilk zamanlarda da anlamıyordu, şimdi de anlamıyor.

(bkz: #592824)

o muhabbette de, hatırladığım kadarıyla, trolling benzeri bir şey yapan bilmem ne biberon kılıklı bir adam için yazdıklarımı yanlış anlamıştı. bu gece de cengaverliği üstünde. bambaşkaymış.

o değil de, çok efendi adam oldum son 3 dakika. hadi bakalım.

entry numarasını yanlış vermişim. doğrusu şu;

#620930

sevmiyorum seni gaye

sevmiyorum seni gaye
o değil de, dayanamadım. olayın kaynağıyla ilgili bilgi vereyim dedim. yaptığım şey trolling değil. yani, şöyle adam gibi trolling görmüş olanlar için en azından.

kaynak şu, kült bi sözlük geyiği;

http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=10450602

gerisini varın siz şeyapın. kib, tşk, optm, bye.

nerobianco

sevmiyorum seni gaye
rasim ozan kütahyalı’yla yaptığı röportajdan köşe taşları, mihenk köprüleri;

-göğüsleriniz kıllıymış?
-evet ya, gece gece. allam yarebbimler...
-pardon?
-siz ne diyordunuz?
-frank sinatra’yı sever misiniz?
-bence siz de herkes gibi yazıyorsunuz artık.
-türkiye’nin modernleşmesi diyorduk en son?
-evet, statükocu birtakım güçler, kılıçdaroğlu’nunki 22 santimmiş falan.
-tayyip her türlü döver ama.
-tabi. demokrasi, teritoryal devlet. yiyişmeler
-yiyişmeler?
-sodeksoyu erken bitirdik de bu ay ajdajdajda.
-ajdajdajda dediniz?
-evet. diyaloglarda serbest, biliyorsunuz.
-fazıl say’ın son çıkışı?
-evet. uverture diyorlar buna batıda. batının ahlaksızlığı. (hatırlayamamalar)
-bunu neden parantez içine aldınız?
-efendim?
0 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol