nutuktan...
her yerde gösteriler yapılması için yaptığım tebligat tarihinden üç gün sonra, yani 31 mayıs 1919da harbiye nâzırının şu telgrafını aldım:
«ingiltere olağanüstü komiserliğinden bâbıâlîye tebliğ olunup harbiye nezaretine verilen nota sureti aynen aşağıya çıkarılmıştır :
bugüne kadar gelen raporlardan, 3üncü kolordu bölgesinde âdî haydutluk olaylarından başka bir şey görülmediği bilinmekle beraber, son notada bildirilen durumlar hakkında özel soruşturma yapılarak sonucunun acele bildirilmesini rica ederim.
31/5/1919
harbiye nâzırı şevket
suret
1 — sivasın durumu ile orada olup bitenler ve bu şehirde yahut bu şehrin yakınında toplanmakta olan çok sayıdaki ermeni mültecilerinin güvenliği ile ilgili olarak son günlerde oldukça kaygı verici haberler almış olduğumu siz sadrazam hazretlerinin yüksek katına bildirmekle şeref duyarım.
2 — bundan dolayı askerî komutanın görev bölgesi içinde bulunan ermenilerin iyi korunması ve himayeleri için elden gelen bütün tedbirleri almasını emreder ve herhangi bir şekilde öldürme veyahut kötü muamele olduğu takdirde, kendisinin doğrudan doğruya sorumlu tutulacağını bildiren bir telgrafın yüksek harbiye nezaretince adı geçen komutana acele olarak çekilmesi hususunda emir
buyrulmasını siz sadrazam hazretlerinin yüksek şahsiyetlerinden rica ederim.
3 — bu talimata benzer bir talimatın ilgili sivil memurlara da verilmesini ayrıca rica ederim.
4 — memleket içindeki güvenlik bozucu olaylar konusunda siz sadrazam hazretlerinin yüksek şahsiyetlerinin ne kadar haklı bir endişe içinde bulunduklarını bildiğim için, siz sadrazam hazretlerinin yüksek şahsiyetlerine ayrıca, işbu, uyulacağından eminim.
5 — sözkonusu olan talimatın gönderildiği tarih hakkında verilecek bilginin beni fazlasıyla sevindireceğini bildiririm.
sivas vali vekilliğinden aldığım 2 haziran 1919 tarihli bir telgrafta da «bugün albay demange (dömanj) imzasıyla alınan telgrafta): izmir işgali üzerine, aziziyede hristiyanlar ölümle tehdit edilmiştir, bu hareket doğru değildir. sizi durumdan haberdar edeyim ki, bu gibi haller müttefik askerleri tarafından ilinizin işgaline yol açar, anlamında ihtarlarda bulunulmaktadır. . . vb.» denilmekteydi.
gerçekte, ne sivasta kaygı verici bir durum vardı ve ne de hristiyanların ölümle tehdit edildiği doğruydu. bunları, milletçe yapılmaya başlanan gösterilerden korkuya düşen hrıstiyan azınlıkların, yabancıların dikkatini kendi üzerlerine çekmek için kasıtlı olarak yaydıkları uydurma haberler olarak kabul etmek gerekir (belge : 22, 23, 24). harbiye nezaretinin nota suretini de içine alan telgrafına verdiğim cevabı olduğu gibi arzedeceğim:
istihbarat
çok ivedi 3.6.1919
sayı : 58
harbiye nezareti yüksek katına
ilgi: 2 haziran 1919 tarihli şifre
sivas ve çevresinde eskiden beri bulunan ermenileri ve sonradan gelen mültecileri yılgınlığa düşürecek hiçbir olay geçmemiştir. ne sivasta ne de çevresinde kaygı verici herhangi bir durum yoktur. herkes sükûnet içinde iş ve güçleriyle meşguldür. bunu kesinlikle bilginize sunar ve sizi temin ederim. bu bakımdan ingiliz notasındaki haberlerin nereden kaynaklandığı bendenizce bilinmek gerekir. izmir ve manisanın işgali ile ilgili acı haberler üzerine müslüman halk tarafından yapılan ve hristiyan azınlıklar hakkında hiçbir düşmanlık duygusu gütmeyen toplantılardan belki de bazılarının ürkmüş olması hatıra gelebilir. itilâf devletleri milletimizin haklarına ve bağımsızlığına saygılı kaldıkça, millet de vatanın saldırıya uğrayıp parçalanmayacağından emin oldukça, hristiyan azınlıkların korkuya kapılmalarına hiç bir sebep yoktur. bu konuda devlete karşı her türlü sorumluluğu yüklenir ve buna kesinlikle güven buyurulmasını istirham ederim. ancak, milletin bağımsızlık ve varlığını yok eden ve millî varlığı tehlikeye düşüren işgal, cana kıyma ve zulüm gibi izmir bölgesinde görülmekte olan olayların ve benzerlerinin tekrarlanmasına karşı, ne milletin heyecanını ve içindeki acıları ne de bundan doğacak millî gösterileri engelleyip durdurmak için kendimde ve hiç kimsede bir güç ve kudret göremeyeceğim gibi, bu yüzden çıkacak olayların karşısında da sorumluluk kabul edebilecek ne bir komutan ne bir sivil yönetici ve ne de bir hükûmet tasavvur edebilirim.
mustafa kemal
bu nota suretiyle tarafımdan verilen cevap sureti bütün komutanlara, vali ve mutasarrıflara bir genelge ile bildirildi.
bu tarihlerde ingiliz muhipler cemiyetinin isteğine katılarak bütün milletçe ingiltere himayesinin istenmesi, bu dernek adına, sait molla imzasıyla bütün belediye başkanlıklarına bir telgrafla bildirildiği ve bu telgrafın etkisini hükümsüz kılmak için milleti gerektiği gibi aydınlatmakla birlikte hükûmet nezdinde teşebbüslerde bulunduğum da sizce bilinmektedir (belge: 25). bundan başka 27 mayıs 1919 tarihinde türkiye - havas - reuter (royter) adındaki ajansın, toplanan saltanat şûrâsı ile ilgili açıklamaları arasında «şûrâyı oluşturan bütün üyelerin düşüncesi, türkiyenin büyük devletlerden birinin himâyesini sağlama noktasında birleşiyor» haberini yayması üzerine, sadrazama, milletin, millî bağımsızlığını korumaya kararlı olduğunu ve doğabilecek bütün kötü sonuçlara karşı her türlü fedakârlığı göze aldığını ve millî vicdanı temsil etmeyen haberlerin endişe verici tepkiler yarattığını yaymakla birlikte, bütün milleti de bu durumdan nasıl haberdar ettiğimi başka bir açıklama dolayısıyla belirtmiştim.
sadrazam ferit paşanın, parise bilinen daveti üzerine, birinci türkiye büyük millet meclisinin ilk toplantısını yaptığı günlerde bazı demeçler vermiştim. bu konudaki görüş ve davranış tarzımın ne olduğunu açıklamak üzere şu belgeyi olduğu gibi bilginize sunacağım.
şifre
ivedi havza, 3.6.1919
kişiye özel
samsunda 3üncii kolordu komutanı refet beyefendiye
erzurumda 15inci kolordu komutanı kâzım paşa hazretlerine,
erzurum valisi münir beyefendiye,
canik mutasarrıfı hâmit beyefendiye,
sivas vali vekili hâkim hasbi efendi hazretlerine,
kastamonu valisi ibrahim beyefendiye,
ankarada 20nci kolordu komutanı ali fuad paşa hazretlerine,
konyada yıldırım kıtaları müfettişi cemal paşa hazretlerine,
diyarbakırda 13üncü kolordu komutanı vekili cevdet beyefendiye,
van valisi haydar beyefendiye.
fransız siyasî temsilcisi mösyö defrance (döfrans)ın sadrazamlık yüksek makamına gelerek osmanlı devletinin haklarını konferans huzurunda savunmak için parise gidebileceklerini bildirdiği, dahiliye nezaretinin resmî tebliğlerinden ve ajans yayınlarından anlaşılmıştır. izmir olayı üzerine milletimizin gösterdiği şiddetli tepki ve böylece bağımsızlığını koruma konusunda beliren kesin kararlılığının sonucu olan bu başarı şükranla karşılanmaya değer. ancak, buna rağmen, yunanlıların izmir ilini işgali önlenebilmiş değildir. herhalde milletin, kendi haklarının bilincinde ve onları çiğnetmemek için tek bir vücut halinde fedakârca harekete hazır olduğu, itilâf devletlerine karşı gösterilmeye ve ispata devam edildikçe, bu devletlerin milletimize ve onun haklarına saygılı olacağına şüphe yoktur.
sadrazam paşa hazretlerinin konferans huzurunda osmanlı devletinin haklarını savunmak için ellerinden geleni yapacakları tabiîdir. ancak, milletçe kesin bir şekilde savunulması istenen ve gerekli görülen haklar özellikle iki noktada önem kazanır. birincisi, devlet ve milletin mutlak olarak tam bağımsızlığı, ikincisi de vatanın ana topraklarında çoğunluğun azınlıklara feda edilmemesidir. bu konuda parise harekete hazırlanan heyetin görüşü ile millî vicdanın kesin istekleri arasında tam bir uygunluğun bulunması şarttır. aksi halde, millet, pek güç bir durumda ve giderilmesi imkânsız oldubittiler karşısında kalabilir. bu endişeyi doğuran sebepler şunlardır: sadrazam paşa hazretleri, duyulan demecinde, bir ermeni muhtariyeti ilkesini kabul etmiş olduğunu bildirdi. bunun sınırını belirtmedi. bundan doğu illerinin halkı elbette üzüntü duydu ve durumun açıklanmasını istemeye mecbur oldu. toplanmış olan saltanat şûrâsında da üyelerin hemen hepsi, millî bağımsızlığın korunmasını ve millet mukadderatının bir millî şûrânın yetkisine bırakılmasını istedikleri halde, yalnız, hükûmetin dayandığı itilâf ve hürriyet fırkası adına başkan sadık bey tarafından yazılı olarak ingilterenin himâyesi teklif edildi. geniş bir ermenistan muhtariyetini ve devletin bir yabancı himâyesini kabul konularında, milletin isteği ile şimdiki hükûmetin görüşü arasında bir uygunluk olmadığı anlaşılıyor. sadrazam paşa hazretleri ile birlikte hareket edecek olan heyetin, milletin haklarını savunmada uyacağı ilkeler ve program milletçe bilinmedikçe, arzedilen noktalarda endişeye kapılmamak mümkün değildir. bu suretle illerdeki ve onlara bağlı yerlerdeki müdafaa-i hukuk-ı milliye ve redd-i ilhak cemiyetlerinin temsilcileri ve daha teşkilâtı tamamlanamayan yerlerde de belediye heyetleri, sadrazam paşa hazretlerine ve doğrudan doğruya zât-ı şâhâneye telgraflar çekerek, millî bağımsızlığın mutlak dokunulmazlığının ve millet çoğunluğunun haklarının korunmasının milletin temel şartı olduğu belirtilmeli ve gidecek heyetin yapacağı savunmanın esaslarını millete resmen ve açıkça bildirmesi istenmelidir. milletin bu şekildeki hareketi ile, gidecek heyetin savunmaya çalışacağı ilkelerin gerçekten milletin isteği olduğu, itilâf devletlerince anlaşılacak ve şüphesiz daha fazla bir önemle dikkate alınarak heyetin görevini kolaylaştıracaktır. bu düşüncelerin gerekenlere süratle ulaştırılmasını ve duyurulmasını, vatanımızın mukadderatı adına vatansever yüksek şahsiyetinizden özellikle istirham ederim. bu telgrafın alındığı zamanın bildirilmesini de rica ederim.
mustafa kemal
devamı için:
(bkz: istanbul a geri çağrılışım)
nutuktan...
verdiğim bu talimat üzerine her yerde gösteri toplantıları yapılmaya başlandı.
yalnız, sınırlı birkaç yerde bazı yersiz korkularla kararsızlığa düşüldüğü anlaşılmıştır. örnek olarak, 15inci kolordu komutanının trabzon hakkında gönderdiği 9 haziran 1919 tarihli şifreden (belge: 21): «miting sırasında rumların uygunsuz davranışlarda bulunabilecekleri ve hiç yoktan bir olay çıkabileceği düşüncesi ile, mitinge karar verilmişken bu kararın uygulanmadığı... mitingi düzenleyen heyetin toplantısında istrati ve polidisin de hazır bulunduğu» anlaşılıyordu.
trabzon, karadeniz kıyısında ve önemli bir merkez olduğundan, orada millî teşebbüs ve faaliyetler konusunda gösterilen kararsızlık ve yunanlılar aleyhinde millî gösteriler yapılması görüşmelerinde istrati ve polidis efendileri de bulundurmak gibi, teşebbüsün ciddiyetsizliğine delil sayılacak gevşeklikler, elbette istanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir.
verdiğim talimattaki esasları kötüye kullanacak kadar ustalık gösterenler de oldu. söz gelişi sinopa yeni atanan bir mutasarrıf, orada yapılan gösterileri kendisi yönetiyor ve miting kararlarını kendisi yazıp halka imza ettirdiğini söylüyor ve bize de bir örneğini gönderiyor.
bu zatın zavallı halka gürültü patırtı arasında imza ettirdiği uzun yazılar içinde şu satırlar gizleniyordu: «türkler ilerleyip gelişemedi. avrupa medeniyet esaslarını kabul edemedi ve benimseyemedi ise, bu da şimdiye kadar iyi bir yönetime kavuşamamış olmasından ileri gelmiştir.
türk milleti, ancak kendi padişahının saltanat ve hâkimiyeti altında olmak şartıyla, avrupanın himâye ve kontrolu altında kurulacak bir yönetim şekli ile yaşayabilir.»
efendiler, sinop halkı adına itilâf devletleri temsilcilerine verilen 3 haziran 1919 tarihli bu muhtıranın altındaki imzalara göz gezdirirken, müftü vekili efendinin imzasından sonra gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan ve yazdıran ruhu bana keşfettirdi. o imza, hürriyet ve itilâf fırkasının ikinci başkanı olan zatın imzası idi.
devamı için:
(bkz: milli gösterilerin yankıları)
verdiğim bu talimat üzerine her yerde gösteri toplantıları yapılmaya başlandı.
yalnız, sınırlı birkaç yerde bazı yersiz korkularla kararsızlığa düşüldüğü anlaşılmıştır. örnek olarak, 15inci kolordu komutanının trabzon hakkında gönderdiği 9 haziran 1919 tarihli şifreden (belge: 21): «miting sırasında rumların uygunsuz davranışlarda bulunabilecekleri ve hiç yoktan bir olay çıkabileceği düşüncesi ile, mitinge karar verilmişken bu kararın uygulanmadığı... mitingi düzenleyen heyetin toplantısında istrati ve polidisin de hazır bulunduğu» anlaşılıyordu.
trabzon, karadeniz kıyısında ve önemli bir merkez olduğundan, orada millî teşebbüs ve faaliyetler konusunda gösterilen kararsızlık ve yunanlılar aleyhinde millî gösteriler yapılması görüşmelerinde istrati ve polidis efendileri de bulundurmak gibi, teşebbüsün ciddiyetsizliğine delil sayılacak gevşeklikler, elbette istanbul ve düşmanlar için pek değerli sayılacak belirtilerdir.
verdiğim talimattaki esasları kötüye kullanacak kadar ustalık gösterenler de oldu. söz gelişi sinopa yeni atanan bir mutasarrıf, orada yapılan gösterileri kendisi yönetiyor ve miting kararlarını kendisi yazıp halka imza ettirdiğini söylüyor ve bize de bir örneğini gönderiyor.
bu zatın zavallı halka gürültü patırtı arasında imza ettirdiği uzun yazılar içinde şu satırlar gizleniyordu: «türkler ilerleyip gelişemedi. avrupa medeniyet esaslarını kabul edemedi ve benimseyemedi ise, bu da şimdiye kadar iyi bir yönetime kavuşamamış olmasından ileri gelmiştir.
türk milleti, ancak kendi padişahının saltanat ve hâkimiyeti altında olmak şartıyla, avrupanın himâye ve kontrolu altında kurulacak bir yönetim şekli ile yaşayabilir.»
efendiler, sinop halkı adına itilâf devletleri temsilcilerine verilen 3 haziran 1919 tarihli bu muhtıranın altındaki imzalara göz gezdirirken, müftü vekili efendinin imzasından sonra gördüğüm imza, bilginize sunduğum satırları yazan ve yazdıran ruhu bana keşfettirdi. o imza, hürriyet ve itilâf fırkasının ikinci başkanı olan zatın imzası idi.
devamı için:
(bkz: milli gösterilerin yankıları)
nutuktan...
bir hafta kadar samsunda ve 25 mayıstan 12 hazirana kadar havzada kaldıktan sonra amasyaya gittim. bu süre içinde bütün yurtta millî teşkilât kurulması gereğini bir genelge ile bütün komutanlara ve sivil idare âmirlerine bildirdim.
dikkate değer bir noktadır ki, izmirin, onun arkasından da manisa ve aydının işgali ile, yapılan saldırı ve zulümler hakkında millet daha aydınlanmamış; millî varlığa vurulan bu korkunç darbeye karşı açıktan açığa herhangi bir tepki ve şikâyet gösterilmemişti.
milletin, bu haksız darbe karşısında sessiz ve hareketsiz kalması, elbette kendi lehine yorumlanamazdı. onun için milleti uyarıp harekete getirmek gerekirdi. bu maksatla 28 mayıs 1919 tarihinde valilere ve bağımsız mutasarrıflıklara, erzurumda 15inci kolordu, ankarada 20nci kolordu ve diyarbakırda 13üncü kolordu komutanlıklarına, konyada ordu müfettişliğine şu yolda birer genelge gönderdim:
izmirin ve maalesef bunun arkasından da manisa ve aydının işgali, gelecekteki tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. yurt bütünlüğümüzün korunması için, milletçe gösterilen tepkinin daha canlı ve sürekli olması gerekir. yaşayışımızda ve millî bağımsızlığımızda gedikler açan işgal ve ilhak gibi olaylar, bütün millete kan ağlatmaktadır. ızdıraplar dindirilemiyor.
sindirilmesi ve katlanılması mümkün olmayan bu duruma derhal son verilmesinin bütün medenî milletlerle büyük devletlerin adalet ve nüfûzundan sabırsızlıkla beklendiğini göstermek maksadıyla, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba günü müracaatın arkası alınmak üzere, büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak millî gösterilerde bulunulması, bunun bütün kasaba ve köylere kadar yaygınlaştırılması, bütün büyük devletlerin temsilcileriyle bâbıâliye etkileyici telgraflar çekilmesi, yabancıların bulunduğu yerlerde yabancılar da etki altına alınmakla birlikte, düzenlenen millî gösterilerde terbiye ve ağırbaşlılığın titizlikle korunması, hristiyan halka karşı saldırı, gösteri ve düşmanlık gibi tavır ve davranışlardan sakınılması zarurîdir.
yüksek şahsiyetinizin bu konularda duyarlı ve etkili bulunmaları dolayısıyla işin iyi idare edileceğine ve başarıya ulaşacağına bendenizin tam bir güveni vardır. sonuçtan haberdar buyurulmamı rica ederim.
devamı için:
(bkz: mitingler milli gösteriler)
bir hafta kadar samsunda ve 25 mayıstan 12 hazirana kadar havzada kaldıktan sonra amasyaya gittim. bu süre içinde bütün yurtta millî teşkilât kurulması gereğini bir genelge ile bütün komutanlara ve sivil idare âmirlerine bildirdim.
dikkate değer bir noktadır ki, izmirin, onun arkasından da manisa ve aydının işgali ile, yapılan saldırı ve zulümler hakkında millet daha aydınlanmamış; millî varlığa vurulan bu korkunç darbeye karşı açıktan açığa herhangi bir tepki ve şikâyet gösterilmemişti.
milletin, bu haksız darbe karşısında sessiz ve hareketsiz kalması, elbette kendi lehine yorumlanamazdı. onun için milleti uyarıp harekete getirmek gerekirdi. bu maksatla 28 mayıs 1919 tarihinde valilere ve bağımsız mutasarrıflıklara, erzurumda 15inci kolordu, ankarada 20nci kolordu ve diyarbakırda 13üncü kolordu komutanlıklarına, konyada ordu müfettişliğine şu yolda birer genelge gönderdim:
izmirin ve maalesef bunun arkasından da manisa ve aydının işgali, gelecekteki tehlikeyi daha açık olarak sezdirmiştir. yurt bütünlüğümüzün korunması için, milletçe gösterilen tepkinin daha canlı ve sürekli olması gerekir. yaşayışımızda ve millî bağımsızlığımızda gedikler açan işgal ve ilhak gibi olaylar, bütün millete kan ağlatmaktadır. ızdıraplar dindirilemiyor.
sindirilmesi ve katlanılması mümkün olmayan bu duruma derhal son verilmesinin bütün medenî milletlerle büyük devletlerin adalet ve nüfûzundan sabırsızlıkla beklendiğini göstermek maksadıyla, önümüzdeki hafta içinde ve çeşitli illere göre, pazartesi başlayıp çarşamba günü müracaatın arkası alınmak üzere, büyük ve heyecanlı mitingler yapılarak millî gösterilerde bulunulması, bunun bütün kasaba ve köylere kadar yaygınlaştırılması, bütün büyük devletlerin temsilcileriyle bâbıâliye etkileyici telgraflar çekilmesi, yabancıların bulunduğu yerlerde yabancılar da etki altına alınmakla birlikte, düzenlenen millî gösterilerde terbiye ve ağırbaşlılığın titizlikle korunması, hristiyan halka karşı saldırı, gösteri ve düşmanlık gibi tavır ve davranışlardan sakınılması zarurîdir.
yüksek şahsiyetinizin bu konularda duyarlı ve etkili bulunmaları dolayısıyla işin iyi idare edileceğine ve başarıya ulaşacağına bendenizin tam bir güveni vardır. sonuçtan haberdar buyurulmamı rica ederim.
devamı için:
(bkz: mitingler milli gösteriler)
nutuk’tan...
bu tarihe kadar yunan ordusunun manisa ve aydın çevrelerini de işgal etmiş olduklarını öğrendim. fakat, izmir’de ve aydın’da bulunduklarını bildiğim kuvvetlerin ne durumda olduklarına dair daha hiçbir yerden açık bir bilgi elde edemiyordum.
doğrudan doğruya bu kuvvet komutanlarına da bazı emirler yazmıştım. nihayet 29 haziran’da, 56’ncı tümen komutanı bekir sami bey’in iki gün önceki tarihli bir şifreli telgrafını aldım.
56’ncı tümen’e izmir’de hurrem bey adında biri komuta ediyormuş. bu zat ve izmir’deki iki alayın kılıç artığı subaylarıyla birlikte hemen hepsi esir olmuşlar. yunanlılar bunları gemilerle mudanya’ya götürmüşler. bekir sami bey, bu kılıç artıklarının komutasını ele almak üzere gönderilmiş.
bekir sami bey, 27 haziran 1919 tarihli telgrafında, 22 haziran 1919 tarihli iki emrimi, ancak 27 haziran’da bursa’ya vardığında alabildiğini söylüyor.
verdiği bilgi ve yaptığı açıklamada: «millî gayeleri gerçekleştirecek yeterli vasıtaları bulamadığımdan ve tümenimi yeniden düzenleyip yoluna koyabilirsem daha iyi hizmetlerin yapılmasını mümkün gördüğümden 21 haziran sabahı kula’dan bursa’ya doğru harekete mecbur oldum.
bununla birlikte ve birçok engele rağmen, millî bir mücadelenin memleketin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu düşüncesini her tarafa yaymayı başardım» diyor.
düşündüklerime ve yaptıklarıma sarsılmaz inancı olduğunu bildiriyor. bu konuda hemen temaslara başladığını, çine’de bulunan 57’nci tümen’e de emir vermemi, kendisine de emir vermekte devam etmemi istiyordu (belge: 20).
devamı için:
(bkz: milli teşkilat kurulması ve milletin uyarılması)
bu tarihe kadar yunan ordusunun manisa ve aydın çevrelerini de işgal etmiş olduklarını öğrendim. fakat, izmir’de ve aydın’da bulunduklarını bildiğim kuvvetlerin ne durumda olduklarına dair daha hiçbir yerden açık bir bilgi elde edemiyordum.
doğrudan doğruya bu kuvvet komutanlarına da bazı emirler yazmıştım. nihayet 29 haziran’da, 56’ncı tümen komutanı bekir sami bey’in iki gün önceki tarihli bir şifreli telgrafını aldım.
56’ncı tümen’e izmir’de hurrem bey adında biri komuta ediyormuş. bu zat ve izmir’deki iki alayın kılıç artığı subaylarıyla birlikte hemen hepsi esir olmuşlar. yunanlılar bunları gemilerle mudanya’ya götürmüşler. bekir sami bey, bu kılıç artıklarının komutasını ele almak üzere gönderilmiş.
bekir sami bey, 27 haziran 1919 tarihli telgrafında, 22 haziran 1919 tarihli iki emrimi, ancak 27 haziran’da bursa’ya vardığında alabildiğini söylüyor.
verdiği bilgi ve yaptığı açıklamada: «millî gayeleri gerçekleştirecek yeterli vasıtaları bulamadığımdan ve tümenimi yeniden düzenleyip yoluna koyabilirsem daha iyi hizmetlerin yapılmasını mümkün gördüğümden 21 haziran sabahı kula’dan bursa’ya doğru harekete mecbur oldum.
bununla birlikte ve birçok engele rağmen, millî bir mücadelenin memleketin kurtarılması için kaçınılmaz olduğu düşüncesini her tarafa yaymayı başardım» diyor.
düşündüklerime ve yaptıklarıma sarsılmaz inancı olduğunu bildiriyor. bu konuda hemen temaslara başladığını, çine’de bulunan 57’nci tümen’e de emir vermemi, kendisine de emir vermekte devam etmemi istiyordu (belge: 20).
devamı için:
(bkz: milli teşkilat kurulması ve milletin uyarılması)
nutuktan...
şimdi efendiler, ilk iş olmak üzere, bütün ordu ile temasa geçmek gerekiyordu. erzurumdaki 15 inci kolordu komutanına 21 mayıs 1919da yazdığım bir şifrede:
«genel durumumuzun almakta olduğu tehlikeli şekilden pek üzüldüğümü ve elem duyduğumu, millet ve memlekete borçlu olduğumuz bu son vicdan görevini yakından, ortak bir çalışma ile yerine getirmemin mümkün olacağı inancı ile bu son memuriyeti kabul ettiğimi; bir an önce erzuruma gitmek isteğinde bulunduğumu, ancak, samsun ve dolayları güvenlik yetersizliği yüzünden kötü bir sona uğrama tehlikesi ile karşı karşıya geldiğinden, buralarda birkaç gün daha kalmak zarureti doğduğunu bildirdikten sonra, beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak hususlar varsa bildirilmesini» rica ettim (belge: 10).
gerçekten de samsun ve dolaylarında rum çetelerinin müslüman halka saldırması ve zaten vasıtasız bırakılmış olan bölge yöneticilerinin yabancıların da işe karışmaları yüzünden hiçbir tedbir alamaması, durumu güçleştirmişti.
tanıdığımız ve kendisinden büyük enerji beklediğimiz bir zatın samsuna mutasarrıf olarak tayinini sağlamak için teşebbüste bulunmakla birlikte, 3üncü kolordu komutanını geçici olarak canik mutasarrıflığına atadım. bölgede elden gelen bütün tedbirlerin alınmasına, özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan çekinmeye ve korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede millî teşkilât kurulmasına girişildi.
23 mayıs 1919da ankarada bulunan 20nci kolordu komutanına: «samsuna geldiğimi, kendisi ile daha sıkı ilişki kurmak istediğimi ve izmir dolaylarına dair daha kolaylıkla alabileceği bilgilerden haberdar olmak istediğimi» bildirdim.
bu kolordunun durumu ile daha istanbulda iken ilgilenmiştim. güneyden ankara bölgesine trenle nakli söz konusu idi. bu nakliyatın engellenmekte olduğunu anlamış bulunduğumdan, istanbuldan hareketim günlerinde genelkurmay başkanı olan cevat paşadan, kolordunun trenle nakli gecikirse, karadan yürüyerek ankaraya sevkini rica etmiştim. bundan dolayı sözünü ettiğim şifreli telgrafımda, «20nci kolordu birliklerinin bütün mevcudu ile ankaraya gelmeyi başarıp başaramayacağını» sordum. canik sancağı hakkında bilgi verdikten sonra, «bir iki güne kadar samsundan karargâhımla bir süre için havzaya gideceğimi ve mutlaka samsundan hareketimden önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi» yazdım.
20nci kolordu komutanından, üç gün sonra 26 mayıs 1919da aldığım cevapta «izmirden düzenli bilgi alamadıklarını, manisanın da işgal edildiğini telgraf memurlarının haber verdiğini, kolordunun ereğlide bulunan birliklerinin hepsini trenle nakletmeyi başaramadıklarından karadan yürüyüşe başladıklarını, ancak aradaki uzaklık dolayısıyla ankaraya ne zaman varacaklarının belli olmadığını» bildiriyordu.
kolordu komutanı aynı telgrafında «afyonkarahisarda bulunan 23üncü tümenin mevcudunun azlığından ve orada ellerine geçen erleri bu tümene göndermekte olduklarından» söz ettikten sonra, «kastamonu ve kayseri dolaylarından, güvenlik bozucu bazı olaylarla ilgili haberler gelmeye başladığını» bildiriyor ve «zaman zaman bilgi vereceğini» yazıyordu (belge: 11).
27 mayıs 1919 tarihinde, havzadan, 20nci kolordu komutanından ve aynı zamanda bu kolordunun bağlı bulunduğu konyadaki ordu müfettişliğinden, «afyonkarahisardaki tümenin takviyesi için hangi kaynaklardan yararlanılmakta olduğunu ve kuvvetinin arttırılmasına maddî imkân bulunup bulunmadığını, bugünkü şartlara ve durumumuza göre bu tümene nasıl bir görev verilmesinin düşünüldüğünü» sordum (belge: 12, 13).
kolordu komutanı, 28 mayıs 1919da sorduğum hususlarla ilgili bilgi veriyor ve 23üncü tümen «düşman bir işgal durumu karşısında yerini terketmeyecek ve saldırıya uğrarsa bölge halkından alacağı yardımla kendi kesimini savunacaktır» diyordu (belge: 14).
ordu müfettişi de 30 mayıs 1919da verdiği cevapta «23üncü tümen, karahisardaki güvenliği korumakla birlikte, her türlü işgal olayına her türlü vasıtayla karşı koyacaktır.» diyordu. bu vasıtaların hazırlanmakta olduğunu ve konyada orduya yardımcı olabilecek bir kuvvetin hazırlanmasına çalışıldığını, ancak bu kuvvetin bir adının ve ünvanının bulunmadığını bildiriyordu.
ben, müfettişliğe yazdığım telgrafta, «konyada bir vatan ordusu kurulmaktadır, diye bazı haberler yayılmıştır, bunun içyüzü ve teşkilâtı nedir» demiştim. böyle bir soruyu yöneltmekten maksadım, biraz da onları özendirmek ve harekete geçirmekti. müfettişliğin verdiği son bilgi bunun üzerinedir (belge: 15).
kolordu komutanı bu açıklama isteğime «konyada vatan ordusunun kurulduğundan haberdar değilim» demişti.
20nci kolordu ve konyadaki ordu müfettişliği ile kurduğum temas sonunda edindiğim bilgilerden, dikkat ve uyanıklığı gerektiren noktaları 1 haziran 1919da erzurumdaki 15inci kolordu, samsundaki 3üncü kolordu ve diyarbakırdaki 13üncü kolordu komutanlarına bildirdim (belge: 16).
trakyada bulunan kuvvet ve komuta durumunu bilmiyordum. o bölge ile de temas kurmak gerekiyordu. bu maksatla istanbulda, genel kurmay başkanı cevat paşadan 16 haziran 1919da özel şifre ile - cevat paşa ile istanbuldan ayrıldığım gün gizli ve özel bir şifre kararlaştırmıştık-, edirnede kolordu komutanının kim olduğunu ve cafer tayyar beyin nerede bulunduğunu sordum (belge: 17). cevat paşa 17 haziranda cevap verdi. «cafer tayyar beyin 1inci kolordu komutanı olarak edirnede bulunduğunu» öğrendim (belge: 18).
amasyadan 18 haziran 1919 tarihinde, edirnede 1inci kolordu komutanı cafer tayyar beye şifre ile verdiğim direktifte başlıca şu hususları belirttim: millî istiklâlimizi boğan ve vatanımızın parçalanması tehlikelerini hazırlayan itilâf devletlerinin yaptıkları, istanbul hükûmetinin esir ve güçsüz durumu sizce de bilinmektedir.»
«milletin kaderini böyle bir hükûmetin eline teslim etmek, yıkılmaya mahkûm olmaktır.»
«trakya ve anadoludaki millî teşkilâtların birleştirilmesi ve milletin sesini bütün gürlüğü ile dünyaya duyurabilmesi için, güvenli bir yer olan sivasta ortak ve güçlü bir heyet kurulması kararlaştırılmıştır.»
«trakya paşaeli cemiyeti, yetki sahibi olmamak üzere istanbulda bir heyet bulundurabilir.»
«ben istanbulda iken trakya cemiyeti üyelerinden bazılarıyla görüşmüştüm. şimdi zaman geldi. gereken kimselerle gizlice görüşerek derhal teşkilât kurunuz ve benim yanıma da temsilci olarak değerli bir iki kişi gönderiniz. onlar gelinceye kadar edirne ilinin haklarının savunucusu olmak üzere, teşkilât üyelerinin beni vekil seçtiklerini belirten imzalı bir belgeyi kendi imzasıyla ve şifreli telgrafla bildiriniz.»
«istiklâlimizi kazanıncaya kadar, bütün milletle birlikte fedakârca çalışacağıma mukaddesatım üzerine yemin ettim. artık benim için anadoludan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir.»
trakyanın manevî gücünü yükseltmek maksadıyla bu talimâta şu bilgileri de ekledim: «anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. kararlar, istisnasız, bütün komuta heyetleri ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizimle beraberdir. anadoludaki millî teşkilât ilçe ve bucaklara kadar genişledi. ingiliz himayesi altında bağımsız bir kürdistan kurulması ile ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve taraftarları yola getirildi. kürtler türklerle birleşti (belge: 19).
devamı için:
(bkz: yunan ordusunun manisa ve aydın çevresini işgali)
şimdi efendiler, ilk iş olmak üzere, bütün ordu ile temasa geçmek gerekiyordu. erzurumdaki 15 inci kolordu komutanına 21 mayıs 1919da yazdığım bir şifrede:
«genel durumumuzun almakta olduğu tehlikeli şekilden pek üzüldüğümü ve elem duyduğumu, millet ve memlekete borçlu olduğumuz bu son vicdan görevini yakından, ortak bir çalışma ile yerine getirmemin mümkün olacağı inancı ile bu son memuriyeti kabul ettiğimi; bir an önce erzuruma gitmek isteğinde bulunduğumu, ancak, samsun ve dolayları güvenlik yetersizliği yüzünden kötü bir sona uğrama tehlikesi ile karşı karşıya geldiğinden, buralarda birkaç gün daha kalmak zarureti doğduğunu bildirdikten sonra, beni şimdiden aydınlatmaya yarayacak hususlar varsa bildirilmesini» rica ettim (belge: 10).
gerçekten de samsun ve dolaylarında rum çetelerinin müslüman halka saldırması ve zaten vasıtasız bırakılmış olan bölge yöneticilerinin yabancıların da işe karışmaları yüzünden hiçbir tedbir alamaması, durumu güçleştirmişti.
tanıdığımız ve kendisinden büyük enerji beklediğimiz bir zatın samsuna mutasarrıf olarak tayinini sağlamak için teşebbüste bulunmakla birlikte, 3üncü kolordu komutanını geçici olarak canik mutasarrıflığına atadım. bölgede elden gelen bütün tedbirlerin alınmasına, özellikle halkın gerçek durum üzerinde aydınlatılmasına ve orada bulunan yabancı birlik ve subaylardan çekinmeye ve korkmaya gerek olmadığının anlatılmasına önem verildi ve hemen o bölgede millî teşkilât kurulmasına girişildi.
23 mayıs 1919da ankarada bulunan 20nci kolordu komutanına: «samsuna geldiğimi, kendisi ile daha sıkı ilişki kurmak istediğimi ve izmir dolaylarına dair daha kolaylıkla alabileceği bilgilerden haberdar olmak istediğimi» bildirdim.
bu kolordunun durumu ile daha istanbulda iken ilgilenmiştim. güneyden ankara bölgesine trenle nakli söz konusu idi. bu nakliyatın engellenmekte olduğunu anlamış bulunduğumdan, istanbuldan hareketim günlerinde genelkurmay başkanı olan cevat paşadan, kolordunun trenle nakli gecikirse, karadan yürüyerek ankaraya sevkini rica etmiştim. bundan dolayı sözünü ettiğim şifreli telgrafımda, «20nci kolordu birliklerinin bütün mevcudu ile ankaraya gelmeyi başarıp başaramayacağını» sordum. canik sancağı hakkında bilgi verdikten sonra, «bir iki güne kadar samsundan karargâhımla bir süre için havzaya gideceğimi ve mutlaka samsundan hareketimden önce beni aydınlatacak bilgileri beklediğimi» yazdım.
20nci kolordu komutanından, üç gün sonra 26 mayıs 1919da aldığım cevapta «izmirden düzenli bilgi alamadıklarını, manisanın da işgal edildiğini telgraf memurlarının haber verdiğini, kolordunun ereğlide bulunan birliklerinin hepsini trenle nakletmeyi başaramadıklarından karadan yürüyüşe başladıklarını, ancak aradaki uzaklık dolayısıyla ankaraya ne zaman varacaklarının belli olmadığını» bildiriyordu.
kolordu komutanı aynı telgrafında «afyonkarahisarda bulunan 23üncü tümenin mevcudunun azlığından ve orada ellerine geçen erleri bu tümene göndermekte olduklarından» söz ettikten sonra, «kastamonu ve kayseri dolaylarından, güvenlik bozucu bazı olaylarla ilgili haberler gelmeye başladığını» bildiriyor ve «zaman zaman bilgi vereceğini» yazıyordu (belge: 11).
27 mayıs 1919 tarihinde, havzadan, 20nci kolordu komutanından ve aynı zamanda bu kolordunun bağlı bulunduğu konyadaki ordu müfettişliğinden, «afyonkarahisardaki tümenin takviyesi için hangi kaynaklardan yararlanılmakta olduğunu ve kuvvetinin arttırılmasına maddî imkân bulunup bulunmadığını, bugünkü şartlara ve durumumuza göre bu tümene nasıl bir görev verilmesinin düşünüldüğünü» sordum (belge: 12, 13).
kolordu komutanı, 28 mayıs 1919da sorduğum hususlarla ilgili bilgi veriyor ve 23üncü tümen «düşman bir işgal durumu karşısında yerini terketmeyecek ve saldırıya uğrarsa bölge halkından alacağı yardımla kendi kesimini savunacaktır» diyordu (belge: 14).
ordu müfettişi de 30 mayıs 1919da verdiği cevapta «23üncü tümen, karahisardaki güvenliği korumakla birlikte, her türlü işgal olayına her türlü vasıtayla karşı koyacaktır.» diyordu. bu vasıtaların hazırlanmakta olduğunu ve konyada orduya yardımcı olabilecek bir kuvvetin hazırlanmasına çalışıldığını, ancak bu kuvvetin bir adının ve ünvanının bulunmadığını bildiriyordu.
ben, müfettişliğe yazdığım telgrafta, «konyada bir vatan ordusu kurulmaktadır, diye bazı haberler yayılmıştır, bunun içyüzü ve teşkilâtı nedir» demiştim. böyle bir soruyu yöneltmekten maksadım, biraz da onları özendirmek ve harekete geçirmekti. müfettişliğin verdiği son bilgi bunun üzerinedir (belge: 15).
kolordu komutanı bu açıklama isteğime «konyada vatan ordusunun kurulduğundan haberdar değilim» demişti.
20nci kolordu ve konyadaki ordu müfettişliği ile kurduğum temas sonunda edindiğim bilgilerden, dikkat ve uyanıklığı gerektiren noktaları 1 haziran 1919da erzurumdaki 15inci kolordu, samsundaki 3üncü kolordu ve diyarbakırdaki 13üncü kolordu komutanlarına bildirdim (belge: 16).
trakyada bulunan kuvvet ve komuta durumunu bilmiyordum. o bölge ile de temas kurmak gerekiyordu. bu maksatla istanbulda, genel kurmay başkanı cevat paşadan 16 haziran 1919da özel şifre ile - cevat paşa ile istanbuldan ayrıldığım gün gizli ve özel bir şifre kararlaştırmıştık-, edirnede kolordu komutanının kim olduğunu ve cafer tayyar beyin nerede bulunduğunu sordum (belge: 17). cevat paşa 17 haziranda cevap verdi. «cafer tayyar beyin 1inci kolordu komutanı olarak edirnede bulunduğunu» öğrendim (belge: 18).
amasyadan 18 haziran 1919 tarihinde, edirnede 1inci kolordu komutanı cafer tayyar beye şifre ile verdiğim direktifte başlıca şu hususları belirttim: millî istiklâlimizi boğan ve vatanımızın parçalanması tehlikelerini hazırlayan itilâf devletlerinin yaptıkları, istanbul hükûmetinin esir ve güçsüz durumu sizce de bilinmektedir.»
«milletin kaderini böyle bir hükûmetin eline teslim etmek, yıkılmaya mahkûm olmaktır.»
«trakya ve anadoludaki millî teşkilâtların birleştirilmesi ve milletin sesini bütün gürlüğü ile dünyaya duyurabilmesi için, güvenli bir yer olan sivasta ortak ve güçlü bir heyet kurulması kararlaştırılmıştır.»
«trakya paşaeli cemiyeti, yetki sahibi olmamak üzere istanbulda bir heyet bulundurabilir.»
«ben istanbulda iken trakya cemiyeti üyelerinden bazılarıyla görüşmüştüm. şimdi zaman geldi. gereken kimselerle gizlice görüşerek derhal teşkilât kurunuz ve benim yanıma da temsilci olarak değerli bir iki kişi gönderiniz. onlar gelinceye kadar edirne ilinin haklarının savunucusu olmak üzere, teşkilât üyelerinin beni vekil seçtiklerini belirten imzalı bir belgeyi kendi imzasıyla ve şifreli telgrafla bildiriniz.»
«istiklâlimizi kazanıncaya kadar, bütün milletle birlikte fedakârca çalışacağıma mukaddesatım üzerine yemin ettim. artık benim için anadoludan hiçbir yere gitmemek kararı kesindir.»
trakyanın manevî gücünü yükseltmek maksadıyla bu talimâta şu bilgileri de ekledim: «anadolu halkı baştan aşağı bölünmez bir bütün haline getirildi. kararlar, istisnasız, bütün komuta heyetleri ve arkadaşlarımızla birlikte alınıyor. vali ve mutasarrıfların hemen hepsi bizimle beraberdir. anadoludaki millî teşkilât ilçe ve bucaklara kadar genişledi. ingiliz himayesi altında bağımsız bir kürdistan kurulması ile ilgili propaganda ortadan kaldırıldı ve taraftarları yola getirildi. kürtler türklerle birleşti (belge: 19).
devamı için:
(bkz: yunan ordusunun manisa ve aydın çevresini işgali)
nutuktan...
bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu:
temel ilke, türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklâlden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.
yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
halbuki, türkün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
o halde, ya istiklâl ya ölüm!
işte, gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranacağını farz edelim. ne olacaktı? esirlik!
peki efendim. öteki kararlara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?
şu farkla ki, istiklâli için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.
sonra, osmanlı hânedan ve saltanatının devam ettirilmesine çalışmak, elbette türk milletine karşı en büyük kötülüğü işlemekti. çünkü, millet her türlü fedakârlığı göze alarak istiklâlini kazanmış olsa da, saltanat sürüp gittiği takdirde, bu istiklâle kazanılmış gözüyle bakılamazdı. artık, vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fikir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve milletin istiklâl ve haysiyetinin koruyucusu mevkiinde bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi?
halifeliğin durumuna gelince, ilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?
görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlayabilmek için daha milletin alışkın olmadığı bazı konulara dokunmak gerekiyordu. ortaya atılmasında, kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracağı sanılan hususların dile getirilmesinde kaçınılmaz bir zaruret vardı.
osmanlı hükûmetine, osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine baş kaldırmak, bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.
devamı için:
(bkz: uygulamayı safhalara ayırmak) ve basamak basamak ilerleyerek hedefe varma
bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu:
temel ilke, türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, istiklâlden yoksun bir millet, medenî insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye lâyık görülemez.
yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
halbuki, türkün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
o halde, ya istiklâl ya ölüm!
işte, gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranacağını farz edelim. ne olacaktı? esirlik!
peki efendim. öteki kararlara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?
şu farkla ki, istiklâli için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan bütün fedakârlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete bakarak dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.
sonra, osmanlı hânedan ve saltanatının devam ettirilmesine çalışmak, elbette türk milletine karşı en büyük kötülüğü işlemekti. çünkü, millet her türlü fedakârlığı göze alarak istiklâlini kazanmış olsa da, saltanat sürüp gittiği takdirde, bu istiklâle kazanılmış gözüyle bakılamazdı. artık, vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fikir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve milletin istiklâl ve haysiyetinin koruyucusu mevkiinde bulundurulmasına nasıl göz yumulabilirdi?
halifeliğin durumuna gelince, ilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?
görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlayabilmek için daha milletin alışkın olmadığı bazı konulara dokunmak gerekiyordu. ortaya atılmasında, kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracağı sanılan hususların dile getirilmesinde kaçınılmaz bir zaruret vardı.
osmanlı hükûmetine, osmanlı padişahına ve müslümanların halifesine baş kaldırmak, bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.
devamı için:
(bkz: uygulamayı safhalara ayırmak) ve basamak basamak ilerleyerek hedefe varma
nutuktan...
efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. gerçekte, içinde bulunduğumuz o tarihte, osmanlı devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı.
osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. ortada bir avuç türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı.
son mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. osmanlı devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti.
neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?
o halde ciddî ve gerçek karar ne olabilirdi?
efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. o da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir türk devleti kurmak!
işte, daha istanbuldan çıkmadan önce düşündüğümüz ve samsunda anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.
devamı için:
(bkz: ya istiklal ya ölüm)
efendiler, ben bu kararların hiçbirinde isabet görmedim. çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. gerçekte, içinde bulunduğumuz o tarihte, osmanlı devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı.
osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. ortada bir avuç türkün barındığı bir ata yurdu kalmıştı.
son mesele bunun da taksimini sağlamaya çalışmaktan ibaretti. osmanlı devleti, onun istiklâli, padişah, halife, hükûmet, bunların hepsi anlamı kalmamış birtakım boş sözlerden ibaretti.
neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?
o halde ciddî ve gerçek karar ne olabilirdi?
efendiler, bu durum karşısında bir tek karar vardı. o da milli hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir türk devleti kurmak!
işte, daha istanbuldan çıkmadan önce düşündüğümüz ve samsunda anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulanmasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.
devamı için:
(bkz: ya istiklal ya ölüm)
nutuktan...
şimdi efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım: bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?
açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştır.
birincisi, ingiliz himâyesini istemek,
ikincisi, amerikan mandasını istemek,
bu iki türlü karar sahipleri, osmanlı devletinin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında taksimi yerine, imparatorluğu tek bir devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı tercih edenlerdir.
üçüncü karar, bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin osmanlı devletinden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmama tedbirlerine başvuruyordu.
bazı bölgeler de osmanlı devletinin ortadan kaldırılacağını ve osmanlı ülkesinin taksim edileceğini oldubitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu.
bu üç türlü kararın gerekçesi yaptığım açıklamalarda yer almıştır.
devamı için:
(bkz: benim kararım)
şimdi efendiler, müsaade buyurursanız size bir soru sorayım: bu durum ve şartlar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?
açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştır.
birincisi, ingiliz himâyesini istemek,
ikincisi, amerikan mandasını istemek,
bu iki türlü karar sahipleri, osmanlı devletinin bir bütün halinde korunmasını düşünenlerdir. osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında taksimi yerine, imparatorluğu tek bir devletin koruyuculuğu altında bulundurmayı tercih edenlerdir.
üçüncü karar, bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin osmanlı devletinden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmama tedbirlerine başvuruyordu.
bazı bölgeler de osmanlı devletinin ortadan kaldırılacağını ve osmanlı ülkesinin taksim edileceğini oldubitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu.
bu üç türlü kararın gerekçesi yaptığım açıklamalarda yer almıştır.
devamı için:
(bkz: benim kararım)
nutuktan...
bu açıklamalardan sonra, genel durumu daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca hep birlikte gözden geçirelim:
düşman devletler, osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler. onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. padişah ve halife olan zat, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. hükûmeti de aynı durumda. farkında olmadığı halde, başsız kalmış olan millet, karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta... ordu, ismi var cismi yok bir durumda. komutanlar ve subaylar, i. dünya savaşının bunca çile ve güçlükleriyle yorgun, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumu kenarında beyinleri bir çare, kurtuluş çaresi aramakla meşgul...
burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. millet ve ordu, padişah ve halifenin hâinliğinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık. millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce, yüce hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil... bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! derhal dinsiz, vatansız, hain ve istenmeyen kişi olur...
diğer önemli bir noktayı da belirtmek gerekir. kurtuluş çaresi ararken ingiltere, fransa, italya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. bu devletlerden yalnız biri ile bile başa çıkılamayacağı kuruntusu hemen bütün kafalarda yer etmişti. osmanlı devletinin yanında, koskoca almanya, avusturya - macaristan varken, hepsini birden yenip yerlere seren itilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu.
o halde, kurtuluş çaresi ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. önce, itilâf devletlerine karşı düşmanca tavır alınmayacak; sonra, padişah ve halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart olacaktı.
devamı için:
(bkz: düşünülen kurtuluş çareleri)
bu açıklamalardan sonra, genel durumu daha dar bir çerçeve içine alarak, çabucak ve kolayca hep birlikte gözden geçirelim:
düşman devletler, osmanlı devlet ve memleketine karşı maddî ve manevî saldırıya geçmişler. onu yoketmeye ve paylaşmaya karar vermişler. padişah ve halife olan zat, hayat ve rahatını kurtarabilecek çareden başka bir şey düşünmüyor. hükûmeti de aynı durumda. farkında olmadığı halde, başsız kalmış olan millet, karanlıklar ve belirsizlikler içinde olup bitecekleri beklemekte. felâketin dehşet ve ağırlığını kavramaya başlayanlar, bulundukları çevreye ve alabildikleri etkilere göre kendilerince kurtuluş çaresi saydıkları tedbirlere başvurmakta... ordu, ismi var cismi yok bir durumda. komutanlar ve subaylar, i. dünya savaşının bunca çile ve güçlükleriyle yorgun, vatanın parçalanmakta olduğunu görmekle yürekleri kan ağlıyor; gözleri önünde derinleşen karanlık felâket uçurumu kenarında beyinleri bir çare, kurtuluş çaresi aramakla meşgul...
burada pek önemli olan bir noktayı da belirtmeli ve açıklamalıyım. millet ve ordu, padişah ve halifenin hâinliğinden haberdar olmadığı gibi, o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği din ve gelenek bağları dolayısıyla da içten gelerek boyun eğmekte ve sadık. millet ve ordu bir yandan kurtuluş çaresi düşünürken bir yandan da yüzyıllardır süregelen bu alışkanlık dolayısıyla, kendinden önce, yüce hilâfet ve saltanat makamının kurtarılmasını ve dokunulmazlığını düşünüyor. halifesiz ve padişahsız kurtuluşun anlamını kavrama yeteneğinde değil... bu inanca aykırı bir düşünce ve görüş ileri süreceklerin vay haline! derhal dinsiz, vatansız, hain ve istenmeyen kişi olur...
diğer önemli bir noktayı da belirtmek gerekir. kurtuluş çaresi ararken ingiltere, fransa, italya gibi büyük devletleri gücendirmemek temel ilke olarak kabul edilmekte idi. bu devletlerden yalnız biri ile bile başa çıkılamayacağı kuruntusu hemen bütün kafalarda yer etmişti. osmanlı devletinin yanında, koskoca almanya, avusturya - macaristan varken, hepsini birden yenip yerlere seren itilâf kuvvetleri karşısında, yeniden onlarla çatışmaya varabilecek durumlara girmekten daha büyük mantıksızlık ve akılsızlık olamazdı.
bu zihniyette olan yalnız halk değildi; özellikle seçkin ve aydın denen insanlar böyle düşünüyordu.
o halde, kurtuluş çaresi ararken iki şey söz konusu olmayacaktı. önce, itilâf devletlerine karşı düşmanca tavır alınmayacak; sonra, padişah ve halifeye canla başla bağlı ve sadık kalmak temel şart olacaktı.
devamı için:
(bkz: düşünülen kurtuluş çareleri)
nutuktan...
benim, bu iki kolorduya doğrudan doğruya emir ve komuta vermekten daha ileri bir yetkim vardı ki, müfettişlik bölgesine yakın olan askerî birliklere de tebligat yapabilecektim. aynı şekilde bölgemde bulunan ve bölgeme komşu olan illere de tebligatta bulunabilecektim.
bu yetkiye göre, ankarada bulunan 20nci kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, diyarbakırdaki kolordu ile ve hemen hemen anadolunun bütün sivil yönetim âmirleriyle ilişkiler kurabilecek ve yazışmalar yapabilecektim.
bu geniş yetkinin, beni istanbuldan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla anadoluya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. ne pahasına olursa olsun, benim istanbuldan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe «samsun ve dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere samsuna kadar gitmek» idi. ben, bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. bunda hiçbir sakınca görmediler. o tarihte genelkurmayda bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. müfettişlik görevini buldular; yetki konusu ile ilgili talimatı da ben kendim yazdırdım. hattâ harbiye nâzırı (15) olan şakir paşa, bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş; anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.
devamı için:
(bkz: genel durumun dar bir çerçeve içinden görünüşü)
benim, bu iki kolorduya doğrudan doğruya emir ve komuta vermekten daha ileri bir yetkim vardı ki, müfettişlik bölgesine yakın olan askerî birliklere de tebligat yapabilecektim. aynı şekilde bölgemde bulunan ve bölgeme komşu olan illere de tebligatta bulunabilecektim.
bu yetkiye göre, ankarada bulunan 20nci kolordu ve bunun bağlı bulunduğu müfettişlik ile, diyarbakırdaki kolordu ile ve hemen hemen anadolunun bütün sivil yönetim âmirleriyle ilişkiler kurabilecek ve yazışmalar yapabilecektim.
bu geniş yetkinin, beni istanbuldan sürmek ve uzaklaştırmak maksadıyla anadoluya gönderenler tarafından, bana nasıl verilmiş olduğu garibinize gidebilir. hemen ifade etmeliyim ki, onlar bu yetkiyi bana bilerek ve anlayarak vermediler. ne pahasına olursa olsun, benim istanbuldan uzaklaşmamı isteyenlerin buldukları gerekçe «samsun ve dolaylarındaki güvensizlik olaylarını yerinde görüp tedbir almak üzere samsuna kadar gitmek» idi. ben, bu görevin yerine getirilmesinin bir makam ve yetki sahibi olmaya bağlı bulunduğunu ileri sürdüm. bunda hiçbir sakınca görmediler. o tarihte genelkurmayda bulunan ve benim maksadımı bir dereceye kadar sezmiş olan kimselerle görüştüm. müfettişlik görevini buldular; yetki konusu ile ilgili talimatı da ben kendim yazdırdım. hattâ harbiye nâzırı (15) olan şakir paşa, bu talimatı okuduktan sonra, imzalamaya çekinmiş; anlaşılır anlaşılmaz bir biçimde mührünü basmıştır.
devamı için:
(bkz: genel durumun dar bir çerçeve içinden görünüşü)
nutuktan...
genel durumu ortaya koyabilmek için ordu birliklerinin nerelerde ve ne durumda olduklarını da açıklamak isterim. anadoluda başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silâh ve cephanesi elinden alınmış, savaş gücünden yoksun birtakım kadrolar haline getirilmiştir.
merkezi konyada bulunan ikinci ordu müfettişliğine bağlı birliklerin durumu şöyle idi:
bir tümeni (41inci tümen) konyada, bir tümeni de (23üncü tümen) afyonkarahisarında bulunan 12nci kolordu, karargâhıyla konyada bulunuyordu. izmirde esir olan 17nci kolordunun, denizlide bulunan 57nci tümeni de bu kolorduya bağlanmıştı.
bir tümeni (24üncü tümen) ankarada, bir tümeni de (11inci tümen) niğdede bulunan 20nci kolordu, karargâhıyla ankarada idi. izmitte bulunan 1inci tümen, istanbuldaki 25inci kolorduya bağlanmıştı. istanbulda da 10uncu kafkas tümeni vardı.
balıkesir ve bursa bölgesinde bulunan 61inci ve 56ncı tümenler, karargâhı bandırmada bulunan istanbula bağlı 14üncü kolorduyu oluşturuyordu. bu kolordunun komutanı, meclisin açılışına kadar, merhum yusuf izzet paşa idi.
3üncü ordu müfettişliği ki, müfettişi ben idim; karargâhımla samsuna çıkmış bulunuyordum. doğrudan doğruya emrim altında olmak üzere iki kolordu vardı. bunlardan biri, merkezi sivasta bulunan 3üncü kolordudur. komutanı yanımda getirdiğim albay refet beydir. bu kolorduya bağlı bir tümenin (5inci kafkas tümeni) merkezi amasyada, ötekinin merkezi de samsundaydı. diğeri, merkezi erzurumda bulunan 15inci kolordu idi. komutanı kâzım karabekir paşaydı. bu kolordunun tümenlerinden birinin (9uncu tümen) merkezi erzurumda, komutanı rüştü bey; ötekinin (3üncü tümen) merkezi trabzonda idi. komutanı yarbay hâ1it beydi. hâlit bey istanbula çağrılmış olduğundan komutadan çekilerek bayburtta gizlenmiş, tümen vekâletle idare ediliyor. kolordunun öteki iki tümeninden 12nci tümen, hasankalenin doğusunda sınırda, 11inci tümen bayezıtta bulunuyordu.
diyarbakır bölgesinde bulunan 2 tümenli 13üncü kolordu müstakildi. istanbula bağlı bulunuyordu. bir tümeni (2nci tümen) siirtte, öteki tümeni (5inci tümen) mardinde idi.
devamı için:
(bkz: müfettişlik görevimin geniş yetkileri)
genel durumu ortaya koyabilmek için ordu birliklerinin nerelerde ve ne durumda olduklarını da açıklamak isterim. anadoluda başlıca iki ordu müfettişliği kurulmuştu. ateşkes anlaşması ilân edilir edilmez, birliklerin savaşçı erleri terhis edilmiş, silâh ve cephanesi elinden alınmış, savaş gücünden yoksun birtakım kadrolar haline getirilmiştir.
merkezi konyada bulunan ikinci ordu müfettişliğine bağlı birliklerin durumu şöyle idi:
bir tümeni (41inci tümen) konyada, bir tümeni de (23üncü tümen) afyonkarahisarında bulunan 12nci kolordu, karargâhıyla konyada bulunuyordu. izmirde esir olan 17nci kolordunun, denizlide bulunan 57nci tümeni de bu kolorduya bağlanmıştı.
bir tümeni (24üncü tümen) ankarada, bir tümeni de (11inci tümen) niğdede bulunan 20nci kolordu, karargâhıyla ankarada idi. izmitte bulunan 1inci tümen, istanbuldaki 25inci kolorduya bağlanmıştı. istanbulda da 10uncu kafkas tümeni vardı.
balıkesir ve bursa bölgesinde bulunan 61inci ve 56ncı tümenler, karargâhı bandırmada bulunan istanbula bağlı 14üncü kolorduyu oluşturuyordu. bu kolordunun komutanı, meclisin açılışına kadar, merhum yusuf izzet paşa idi.
3üncü ordu müfettişliği ki, müfettişi ben idim; karargâhımla samsuna çıkmış bulunuyordum. doğrudan doğruya emrim altında olmak üzere iki kolordu vardı. bunlardan biri, merkezi sivasta bulunan 3üncü kolordudur. komutanı yanımda getirdiğim albay refet beydir. bu kolorduya bağlı bir tümenin (5inci kafkas tümeni) merkezi amasyada, ötekinin merkezi de samsundaydı. diğeri, merkezi erzurumda bulunan 15inci kolordu idi. komutanı kâzım karabekir paşaydı. bu kolordunun tümenlerinden birinin (9uncu tümen) merkezi erzurumda, komutanı rüştü bey; ötekinin (3üncü tümen) merkezi trabzonda idi. komutanı yarbay hâ1it beydi. hâlit bey istanbula çağrılmış olduğundan komutadan çekilerek bayburtta gizlenmiş, tümen vekâletle idare ediliyor. kolordunun öteki iki tümeninden 12nci tümen, hasankalenin doğusunda sınırda, 11inci tümen bayezıtta bulunuyordu.
diyarbakır bölgesinde bulunan 2 tümenli 13üncü kolordu müstakildi. istanbula bağlı bulunuyordu. bir tümeni (2nci tümen) siirtte, öteki tümeni (5inci tümen) mardinde idi.
devamı için:
(bkz: müfettişlik görevimin geniş yetkileri)
nutuktan...
istanbulda erkekli kadınlı ileri gelen bir kısım kimseler de gerçek kurtuluşun amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler.
bu görüşte olanlar, düşüncelerinde çok direndiler. en doğru yolun kendi görüşlerinin benimsenmesinde olduğunu ispata çok çalıştılar. sırası gelince bu konuda da bazı açıklamalar yapacağım.
devamı için:
(bkz: ordumuzun durumu)
istanbulda erkekli kadınlı ileri gelen bir kısım kimseler de gerçek kurtuluşun amerikan mandasını sağlamakta olduğu görüşünde idiler.
bu görüşte olanlar, düşüncelerinde çok direndiler. en doğru yolun kendi görüşlerinin benimsenmesinde olduğunu ispata çok çalıştılar. sırası gelince bu konuda da bazı açıklamalar yapacağım.
devamı için:
(bkz: ordumuzun durumu)
nutuktan...
istanbulda çeşitli maksatlarla gizli ve açık olmak üzere kurulmuş, parti veya dernek adı altında birtakım kuruluşlar da vardı.
istanbulda önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri ingiliz muhipleri cemiyeti idi. bu addan, ingilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenler ile, kendi çıkarlarının korunma çaresini lloyd george (loyt corc) hükûmeti aracılığı ile ingiliz himâyesini sağlamakta arayanlardır. bu zavallıların, ingiliz devletinin osmanlı devletini bir bütün olarak korumak ve himaye etmek isteğinde olup olamayacağını bir defa olsun dikkate alıp almadıkları, üzerinde düşünülmeye değer.
bu derneğe girenlerin başında osmanlı padişahı ve halîfe-i rûy-i zemîn ünvanını taşıyan vahdettin, damat ferit paşa, dahiliye nâzırı olan ali kemal, âdil ve mehmet ali beyler ile sait molla bulunuyordu. dernekte rahip frew (fru) gibi ingiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı rahip frew idi.
bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle ingiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. öteki de gizli yönüydü. asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi. sait mollanın derneğin görülecektir. bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir.bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.
devamı için:
(bkz: amerikan mandası isteyenler)
istanbulda çeşitli maksatlarla gizli ve açık olmak üzere kurulmuş, parti veya dernek adı altında birtakım kuruluşlar da vardı.
istanbulda önemli sayılabilecek kuruluşlardan biri ingiliz muhipleri cemiyeti idi. bu addan, ingilizlere dost olanların kurduğu bir dernek anlaşılmasın. bence, bu derneği kuranlar kendi şahıslarını ve kendi çıkarlarını gözetenler ile, kendi çıkarlarının korunma çaresini lloyd george (loyt corc) hükûmeti aracılığı ile ingiliz himâyesini sağlamakta arayanlardır. bu zavallıların, ingiliz devletinin osmanlı devletini bir bütün olarak korumak ve himaye etmek isteğinde olup olamayacağını bir defa olsun dikkate alıp almadıkları, üzerinde düşünülmeye değer.
bu derneğe girenlerin başında osmanlı padişahı ve halîfe-i rûy-i zemîn ünvanını taşıyan vahdettin, damat ferit paşa, dahiliye nâzırı olan ali kemal, âdil ve mehmet ali beyler ile sait molla bulunuyordu. dernekte rahip frew (fru) gibi ingiliz milletinden bazı macera heveslileri de vardı. yapılan işlemlerden ve gösterilen faaliyetlerden anlaşıldığına göre, derneğin başkanı rahip frew idi.
bu derneğin iki yönü ve iki ayrı niteliği vardı. biri açık yönü ve usulüne uygun teşebbüslerle ingiliz himâyesini sağlama amacına yönelmiş olan niteliği idi. öteki de gizli yönüydü. asıl faaliyet bu gizli yöndeydi. memleket içinde örgütlenerek isyan ve ihtilâl çıkarmak, millî şuuru felce uğratmak, yabancı müdahalesini kolaylaştırmak gibi haince teşebbüsler, derneğin bu gizli kolu tarafından idare edilmekte idi. sait mollanın derneğin görülecektir. bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.açıktan yaptığı çalışmalarında olduğu gibi gizli çalışmalarında da ondan daha çok rol oynadığı görülecektir.bu dernek hakkında söylediklerim, sırası geldikçe yapacağım açıklamalar ve gereğinde göstereceğim belgelerle daha kolay anlaşılacaktır.
devamı için:
(bkz: amerikan mandası isteyenler)
nutuktan...
kurulma yolundaki bu dernekler dışında, memleket içinde daha başka birtakım dernek ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. bunlar arasında diyarbakır (belge: 8, 9), bitlis, elâzığ illerinde, istanbuldan idare edilen kürt tealî cemiyeti vardı. bu derneğin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir kürt devleti kurmaktı.
konya ve dolaylarında istanbuldan yönetilen tealî-i islâm cemiyetinin kurulmasına çalışılıyordu. memleketin hemen her tarafında itilâf ve hürriyet, sulh ve selâmet cemiyetleri de vardı.
devamı için:
(bkz: ingiliz muhipleri cemiyeti)
kurulma yolundaki bu dernekler dışında, memleket içinde daha başka birtakım dernek ve kuruluşlar da ortaya çıkmıştır. bunlar arasında diyarbakır (belge: 8, 9), bitlis, elâzığ illerinde, istanbuldan idare edilen kürt tealî cemiyeti vardı. bu derneğin amacı yabancı devletlerin himâyesi altında bir kürt devleti kurmaktı.
konya ve dolaylarında istanbuldan yönetilen tealî-i islâm cemiyetinin kurulmasına çalışılıyordu. memleketin hemen her tarafında itilâf ve hürriyet, sulh ve selâmet cemiyetleri de vardı.
devamı için:
(bkz: ingiliz muhipleri cemiyeti)
nutuktan...
bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasî hedefleri hakkında kısaca bilgi vermek uygun olur görüşündeyim.
trakya paşaeli cemiyetinin ileri gelenlerinden bazıları ile daha istanbulda iken görüşmüştüm. bunlar, osmanlı devletinin çökeceğini çok kuvvetli bir ihtimal olarak görüyorlardı. osmanlı vatanının parçalanma tehlikesi karşısında, trakyayı, mümkün olursa, buna batı trakyayı da ekleyerek ve bir bütün olarak islâm ve türk topluluğu halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. fakat bu amacı gerçekleştirmek üzere ogün için akıllarına gelen tek çare, ingilterenin, bu mümkün olmazsa, fransanın yardımını sağlamaktı. bu maksatla bazı yabancı devlet adamları ile temas kurma ve görüşme imkânları da aramışlardı. amaçlarının bir trakya cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.
vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin kuruluş amacı da (tüzüklerinin 2. maddesi), doğu illerinde oturan bütün halkın dinî ve siyasî haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihî ve millî haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların süratle cezalandırılmalarını istemek. yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükûmet nezdinde teşebbüslerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti.
istanbuldaki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak, erzurum şubesi, doğu illerinde türkün haklarını korumakla birlikte, ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını, ermeni mallarının rus istilâsına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hattâ verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerde medeniyet dünyasına duyurmaya ve doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (erzurum şubesinin basılı bildirisi).
vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin erzurum şubesini ilk olarak kuran kimseler, doğu illerinde yapılan propagandalar ile bunların hedeflerini, türklük, kürtlük-ermenilik meselelerini bilim, teknik ve tarih açılarından inceleyip araştırdıktan sonra, ilerideki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (erzurum şubesinin basılı raporu):
1.kesinlikle göç etmemek,
2.derhal ilmî, iktisadî ve dinî bakımlardan teşkilâtlanmak,
3.saldırıya uğrayacak doğu illerinin her köşesini savunmada birleşmek.
vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin istanbuldaki yönetim merkezinin, medenî ve ilmî yollara başvurarak maksada ulaşabileceği konusunda fazla iyimser olduğu anlaşılıyor. gerçekten de bu yolda çalışmalar yapmaktan geri durmuyor. doğu illerindeki müslüman unsurların haklarını savunmak üzere le pays adında fransızca bir gazete yayınlıyor. hâdisât gazetesinin çıkarma hakkını alıyor. bir yandan da istanbuldaki itilâf devletleri temsilcilerine ve itilâf devletleri başbakanlarına muhtıra veriyor. avrupaya bir heyet gönderme teşebbüsünde bulunuyor (belge: 7).
bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, doğu illerinin ermenistana verilmesi ihtimali oluyor. bu ihtimalin gerçekleşmesinin de doğu illeri nüfusunda ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihî haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmî ve tarihî belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de müslüman halkın ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. işte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek tarihî ve millî hakları savunmaya çalışıyor.
karadeniz sahilindeki bölgelerde de bir rum pontus hükûmeti kurulacağı korkusu vardı. müslüman halkı rumların boyunduruğu altında bırakmayıp onların yaşama ve var olma haklarını koruma gayesiyle, bazı kimseler trabzonda da ayrıca bir dernek kurmuşlardı.
merkezi istanbulda olan trabzon ve havalisi adem-i merkeziyet cemiyetinin amacı ve siyasî hedefi adından anlaşılmaktadır. her halde merkezden ayrılmak gayesini güdüyor.
devamı için:
(bkz: memleket içinde milli varlığa düşman kuruluşlar)
bu derneklerin kuruluş amaçları ve siyasî hedefleri hakkında kısaca bilgi vermek uygun olur görüşündeyim.
trakya paşaeli cemiyetinin ileri gelenlerinden bazıları ile daha istanbulda iken görüşmüştüm. bunlar, osmanlı devletinin çökeceğini çok kuvvetli bir ihtimal olarak görüyorlardı. osmanlı vatanının parçalanma tehlikesi karşısında, trakyayı, mümkün olursa, buna batı trakyayı da ekleyerek ve bir bütün olarak islâm ve türk topluluğu halinde kurtarmayı düşünüyorlardı. fakat bu amacı gerçekleştirmek üzere ogün için akıllarına gelen tek çare, ingilterenin, bu mümkün olmazsa, fransanın yardımını sağlamaktı. bu maksatla bazı yabancı devlet adamları ile temas kurma ve görüşme imkânları da aramışlardı. amaçlarının bir trakya cumhuriyeti kurmak olduğu anlaşılıyordu.
vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin kuruluş amacı da (tüzüklerinin 2. maddesi), doğu illerinde oturan bütün halkın dinî ve siyasî haklarının serbestçe kullanılmasını sağlayacak meşru yollara başvurmak, bu illerdeki müslüman halkın tarihî ve millî haklarını gerektiğinde medeniyet dünyası karşısında savunmak, doğu illerinde yapılan zulüm ve cinayetlerin sebepleri ile bunları işleyenler ve sebep olanlar hakkında tarafsız soruşturma yapılarak suçluların süratle cezalandırılmalarını istemek. yerli halk ile azınlıklar arasındaki anlaşmazlığın giderilmesine ve eskiden olduğu gibi iyi ilişkilerin sağlamlaştırılmasına gayret etmek, savaş durumunun doğu illerinde yarattığı yıkım ve yoksulluğa, hükûmet nezdinde teşebbüslerde bulunarak elden geldiğince çare aramaktan ibaretti.
istanbuldaki yönetim merkezinden verilmiş olan bu direktife uygun olarak, erzurum şubesi, doğu illerinde türkün haklarını korumakla birlikte, ermeni göçü sırasında görülen kötü davranışlarla halkın hiçbir ilgisi bulunmadığını, ermeni mallarının rus istilâsına kadar korunduğunu, buna karşılık müslümanlara pek gaddarca davranıldığını; hattâ verilen emre aykırı olarak, göçten alıkonan bazı ermenilerin koruyucularına karşı yaptıkları kötülükleri, güvenilir belgelerde medeniyet dünyasına duyurmaya ve doğu illerine dikilmiş olan hırs yüklü bakışları hükümsüz bırakacak çalışmalar yapmaya karar veriyor (erzurum şubesinin basılı bildirisi).
vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin erzurum şubesini ilk olarak kuran kimseler, doğu illerinde yapılan propagandalar ile bunların hedeflerini, türklük, kürtlük-ermenilik meselelerini bilim, teknik ve tarih açılarından inceleyip araştırdıktan sonra, ilerideki çalışmalarını şu üç noktada topluyorlar (erzurum şubesinin basılı raporu):
1.kesinlikle göç etmemek,
2.derhal ilmî, iktisadî ve dinî bakımlardan teşkilâtlanmak,
3.saldırıya uğrayacak doğu illerinin her köşesini savunmada birleşmek.
vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin istanbuldaki yönetim merkezinin, medenî ve ilmî yollara başvurarak maksada ulaşabileceği konusunda fazla iyimser olduğu anlaşılıyor. gerçekten de bu yolda çalışmalar yapmaktan geri durmuyor. doğu illerindeki müslüman unsurların haklarını savunmak üzere le pays adında fransızca bir gazete yayınlıyor. hâdisât gazetesinin çıkarma hakkını alıyor. bir yandan da istanbuldaki itilâf devletleri temsilcilerine ve itilâf devletleri başbakanlarına muhtıra veriyor. avrupaya bir heyet gönderme teşebbüsünde bulunuyor (belge: 7).
bu açıklamalardan kolaylıkla anlaşılacağını sanırım ki, vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyetinin kuruluşuna yol açan asıl sebep ve düşünce, doğu illerinin ermenistana verilmesi ihtimali oluyor. bu ihtimalin gerçekleşmesinin de doğu illeri nüfusunda ermenilerin çoğunlukta gösterilmesine ve tarihî haklar bakımından onlara öncelik tanınmasına çalışanların, ilmî ve tarihî belgelerle dünya kamuoyunu aldatmayı başarmalarına ve bir de müslüman halkın ermenileri topluca öldüren barbarlar olduğu iftirasının bir gerçekmiş gibi kabulüne bağlı olduğu düşüncesi ağır basıyor. işte bundan dolayıdır ki, dernek, aynı gerekçeye dayanarak ve aynı yollardan yürüyerek tarihî ve millî hakları savunmaya çalışıyor.
karadeniz sahilindeki bölgelerde de bir rum pontus hükûmeti kurulacağı korkusu vardı. müslüman halkı rumların boyunduruğu altında bırakmayıp onların yaşama ve var olma haklarını koruma gayesiyle, bazı kimseler trabzonda da ayrıca bir dernek kurmuşlardı.
merkezi istanbulda olan trabzon ve havalisi adem-i merkeziyet cemiyetinin amacı ve siyasî hedefi adından anlaşılmaktadır. her halde merkezden ayrılmak gayesini güdüyor.
devamı için:
(bkz: memleket içinde milli varlığa düşman kuruluşlar)
nutuktan...
durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında, her yerde, her bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu. örnek olarak, edirne ve çevresinde trakya - paşaeli adıyla bir dernek vardı. doğuda (belge: 3) erzurumda ve elâzığda (belge: 4) genel merkezi istanbulda olmak üzere vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyeti kurulmuştu. trabzonda muhafaza-i hukuk adında bir dernek bulunduğu gibi, istanbulda da trabzon ve havalisi adem-i merkeziyet cemiyeti vardı. bu dernek merkezinin gönderdiği temsilcilerle, of ilçesinde ve rize sancağında da şubeler açılmıştı (belge: 5, 6).
izmirin işgal edileceği konusunda mayısın on üçünden beri açıktan belirtiler görmüş olan izmirdeki bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi, kendi aralarında bu acıklı durumla ilgili görüşmeler yapmışlar; bir oldubittiye geldiğine şüphe kalmayan yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olma kararında birleşerek, redd-i ilhak ilkesini ortaya atmışlardır. aynı gece, bu ilkenin yaygınlaştırılmasını sağlamak üzere izmirde yahudi maşatlığına toplanabilen halk tarafından bir gösteri toplantısı yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle, bu teşebbüsten beklendiği ölçüde sonuç alınamamıştır.
devamı için:
(bkz: milli kuruluşlar siyasi amaç ve hedefleri)
durumun dehşet ve korkunçluğu karşısında, her yerde, her bölgede birtakım kimseler tarafından kurtuluş çareleri düşünülmeye başlanmıştı. bu düşünce ile yapılan teşebbüsler birtakım kuruluşları doğurdu. örnek olarak, edirne ve çevresinde trakya - paşaeli adıyla bir dernek vardı. doğuda (belge: 3) erzurumda ve elâzığda (belge: 4) genel merkezi istanbulda olmak üzere vilâyât-ı şarkiye müdafaa-i hukuk-ı milliye cemiyeti kurulmuştu. trabzonda muhafaza-i hukuk adında bir dernek bulunduğu gibi, istanbulda da trabzon ve havalisi adem-i merkeziyet cemiyeti vardı. bu dernek merkezinin gönderdiği temsilcilerle, of ilçesinde ve rize sancağında da şubeler açılmıştı (belge: 5, 6).
izmirin işgal edileceği konusunda mayısın on üçünden beri açıktan belirtiler görmüş olan izmirdeki bazı genç vatanseverler, ayın 14/15 inci gecesi, kendi aralarında bu acıklı durumla ilgili görüşmeler yapmışlar; bir oldubittiye geldiğine şüphe kalmayan yunan işgalinin ilhakla sonuçlanmasına engel olma kararında birleşerek, redd-i ilhak ilkesini ortaya atmışlardır. aynı gece, bu ilkenin yaygınlaştırılmasını sağlamak üzere izmirde yahudi maşatlığına toplanabilen halk tarafından bir gösteri toplantısı yapılmışsa da, ertesi gün sabahleyin yunan askerlerinin rıhtımda görülmesiyle, bu teşebbüsten beklendiği ölçüde sonuç alınamamıştır.
devamı için:
(bkz: milli kuruluşlar siyasi amaç ve hedefleri)
nutuktan...
1919 yılı mayısının 19uncu günü samsuna çıktım. ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:
osmanlı devletinin içinde bulunduğu grup, i. dünya savaşında yenilmiş, osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. büyük savaşın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. milleti ve memleketi i. dünya savaşına sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. saltanat ve hilâfet makamında oturan vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. damat ferit paşanın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.
ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
itilâf devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. birer bahane ile itilâf donanmaları ve askerleri istanbulda. adana ili fransızlar; urfa, maraş, ayıntap (gaziantep) ingilizler tarafından işgal edilmiş. antalya ve konyada italyan askerî birlikleri, merzifon ve samsunda ingiliz askerleri bulunuyor. her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 mayıs 1919da, itilâf devletlerinin uygun bulması ile yunan ordusu da izmire çıkartılıyor.
bundan başka, memleketin her tarafında hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.
sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, istanbul rum patrikhanesinde kurulan mavri mira heyeti (belge: 1) illerde çeteler kurmak ve idare etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. yunan kızılhaçı ve resmî göçmenler komisyonu, mavri mira heyetinin çalışmalarını kolaylaştırmakla görevli. mavri mira heyeti tarafından yönetilen rum okullarının izci teşkilâtları, yirmi yaşından yukarı gençleri de içine almak üzere her yerde kuruluşunu tamamlıyor.
ermeni patriği zaven efendi de, mavri mira heyeti ile birlikte çalışıyor. ermeni hazırlığı da tıpkı rum hazırlığı gibi ilerliyor. trabzon, samsun ve bütün karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve istanbuldaki merkeze bağlı bulunan pontus cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor (belge: 2).
devamı için:
(bkz: bunlara karşı düşünülen kurtuluş çareleri)
1919 yılı mayısının 19uncu günü samsuna çıktım. ülkenin genel durumu ve görünüşü şöyledir:
osmanlı devletinin içinde bulunduğu grup, i. dünya savaşında yenilmiş, osmanlı ordusu her tarafta zedelenmiş, şartları ağır bir ateşkes anlaşması imzalanmış. büyük savaşın uzun yılları boyunca millet yorgun ve fakir bir durumda. milleti ve memleketi i. dünya savaşına sürükleyenler, kendi hayatlarını kurtarma kaygısına düşerek memleketten kaçmışlar. saltanat ve hilâfet makamında oturan vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. damat ferit paşanın başkanlığındaki hükûmet âciz, haysiyetsiz ve korkak. yalnız padişahın iradesine boyun eğmekte ve onunla birlikte kendilerini koruyabilecekleri herhangi bir duruma razı.
ordunun elinden silâhları ve cephanesi alınmış ve alınmakta...
itilâf devletleri, ateşkes anlaşmasının hükümlerine uymayı gerekli bulmuyorlar. birer bahane ile itilâf donanmaları ve askerleri istanbulda. adana ili fransızlar; urfa, maraş, ayıntap (gaziantep) ingilizler tarafından işgal edilmiş. antalya ve konyada italyan askerî birlikleri, merzifon ve samsunda ingiliz askerleri bulunuyor. her tarafta yabancı subay ve memurlar ile özel ajanlar faaliyette. nihayet, konuşmamıza başlangıç olarak aldığımız tarihten dört gün önce, 15 mayıs 1919da, itilâf devletlerinin uygun bulması ile yunan ordusu da izmire çıkartılıyor.
bundan başka, memleketin her tarafında hristiyan azınlıklar gizli veya açıktan açığa kendi özel emel ve maksatlarını gerçekleştirmeye, devleti bir an önce çökertmeye çalışıyorlar.
sonradan elde edilen güvenilir bilgi ve belgelerle iyice anlaşılmıştır ki, istanbul rum patrikhanesinde kurulan mavri mira heyeti (belge: 1) illerde çeteler kurmak ve idare etmek, gösteri toplantıları ve propagandalar yaptırmakla meşgul. yunan kızılhaçı ve resmî göçmenler komisyonu, mavri mira heyetinin çalışmalarını kolaylaştırmakla görevli. mavri mira heyeti tarafından yönetilen rum okullarının izci teşkilâtları, yirmi yaşından yukarı gençleri de içine almak üzere her yerde kuruluşunu tamamlıyor.
ermeni patriği zaven efendi de, mavri mira heyeti ile birlikte çalışıyor. ermeni hazırlığı da tıpkı rum hazırlığı gibi ilerliyor. trabzon, samsun ve bütün karadeniz sahillerinde örgütlenmiş olan ve istanbuldaki merkeze bağlı bulunan pontus cemiyeti hiç bir engelle karşılaşmadan kolaylıkla ve başarıyla çalışıyor (belge: 2).
devamı için:
(bkz: bunlara karşı düşünülen kurtuluş çareleri)
ama ilginç, ama hüzünlü, ama sevinçli...
herkesin bir yaşamı ve onun da anlatılacak bir kesiti vardır.
80 öncesi.
istanbul karışık. sıkıyönetim.
öğrenci olayları, sağcı solcu karşıtlığı.
yokluk.
sıra.
stokçuluk.
ibnelik.
yer: karagümrük, eminönü/taksim dolmuş durağı.
hava: yağmur ertesi puslu bir sabah.
başrol oyuncusu: kâhya. 40lı yaşlarda. sol bacağı o kadar kısa ki; onu kaldırımda, diğerini asfaltta tuttuğu vakit, ancak eşitleniyor yürüyüşü. bu yüzdendir öyle yürüyüşü. aklı hafif noksan. söylenilenleri tekrar etme ve simetri hastalığı sahibi aynı zamanda. bir arka sokaktaki ahşap viranede kalır. bir sobası vardır ama yakacağı yoktur. bir yorganı vardır ama ikincisi yoktur. geçen sene, taksime her sabah giden avukat nedim beyin verdiği kırçıllı gri bir paltosu, bir de balıkçılığa gittiği zamandan kalma keçe pantolonu vardır üzerinde, her gün giydiği. bir annesi vardır, ölmüştür. bir babası vardır ve diridir belki de(!), bilmez kim olduğunu.
kâhya: "taksim iki, eminönü üç... taksim iki, eminönü üç..."
birden, arkadaki akbankın girişinde bir hareketlilik görür. ikisi erkek biri kız üç genç, tam bankanın önünde kafalarına kar berelerini takmaktadırlar.
genç erkek: "ben ilk girecem. hemen arkamdan (eliyle diğer erkeği göstererek) sen gel, askeri de (bu sefer kızı işaret ederek) sen etkisizleştiriyosun. kimseye zarar vermek yok. planladığımız gibi; devrimci halkın sözcüsü olarak, sadece para yardımı topluyoruz, bu bir soygun değil. tamam mı?"
genç erkek 2: tamam!
kız: tamam.
kâhya: "kardeş (kızı göstererek)! beren tam olmamış. yamuk duruyo kafanda..."
(duymazlar)
genç erkek: "hadi arkadaşlar, yolumuz açık olsun, davranın!"
ilk önce çocuk girer içeriye, sonra diğeri ve en son kız. hemen arkalarından da kâhya. bereyi düzelttirmesi gerekmektedir. yoksa günü iyi gitmez!
genç erkek: (içeride. kız askeri rehin almıştır elindeki rovelverle) (bağırarak) "arkadaşlar! biz devrimci gençliğin birer üyeleriyiz."
kâhya: "arkadaşlar! biz devrimci gençliğin birer üyeleriyiz." bereni düzelt kardeşim, yamuk duruyor.
kız: "ya abi çekil kenara allahını seversen ya."
kısa bir şaşkınlık sonrasında, genç toparlar kendisini ve devam eder; "kimseye zarar vermeyeceğiz, (veznedara dönerek, kısık bir sesle) kasayı bu çuvala boşalt hemen arkadaşım. çabuk ol!"
kâhya: (bağırarak) "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz... (ve kıza) bereni düzelt, bereni."
soygun tam planlandığı gibi, olaysız ve temiz bir şekilde gerçekleştirilmiştir.. kâhya haricinde! kâhya hâlâ bağırmaktadır bankada, gençler koşarak çıkarken: "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz..."
2-3 dakika sonra askerler ve polis intikal eder olayın geçtiği yere. banka içerisindeki vatandaşlar, çalışanlar sessizlik içindedir. çünkü kâhya bağırıyordur halen: "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz..."
apar topar üstüne atlar polisin biri kâhyanın, yere yatırır, kelepçeyi takar ama.. "kimseye zarar vermeyeceğiz" lere devam eder kâhya. bankada çalışanlardan hiç biri sesini çıkarmaz buna. tanıyorlar, her gün açtığı kapıdan dolmuşa biniyorlardır oysa. seslerini çıkarmazlar; "bu bizim kâhyadır, hafif delidir" demezler. karakola giderler polisler, askerler ve bizim kâhya. gidiş o gidiş.
yalnız hâlâ anlatılmaktadır: karakolda, işkence yapılırken ve ona "kimin hesabına çaldınız lan paraları" diye sorulurken verdiği cevap... "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz"
.....
herkesin bir yaşamı ve onun da anlatılacak bir kesiti vardır.
80 öncesi.
istanbul karışık. sıkıyönetim.
öğrenci olayları, sağcı solcu karşıtlığı.
yokluk.
sıra.
stokçuluk.
ibnelik.
yer: karagümrük, eminönü/taksim dolmuş durağı.
hava: yağmur ertesi puslu bir sabah.
başrol oyuncusu: kâhya. 40lı yaşlarda. sol bacağı o kadar kısa ki; onu kaldırımda, diğerini asfaltta tuttuğu vakit, ancak eşitleniyor yürüyüşü. bu yüzdendir öyle yürüyüşü. aklı hafif noksan. söylenilenleri tekrar etme ve simetri hastalığı sahibi aynı zamanda. bir arka sokaktaki ahşap viranede kalır. bir sobası vardır ama yakacağı yoktur. bir yorganı vardır ama ikincisi yoktur. geçen sene, taksime her sabah giden avukat nedim beyin verdiği kırçıllı gri bir paltosu, bir de balıkçılığa gittiği zamandan kalma keçe pantolonu vardır üzerinde, her gün giydiği. bir annesi vardır, ölmüştür. bir babası vardır ve diridir belki de(!), bilmez kim olduğunu.
kâhya: "taksim iki, eminönü üç... taksim iki, eminönü üç..."
birden, arkadaki akbankın girişinde bir hareketlilik görür. ikisi erkek biri kız üç genç, tam bankanın önünde kafalarına kar berelerini takmaktadırlar.
genç erkek: "ben ilk girecem. hemen arkamdan (eliyle diğer erkeği göstererek) sen gel, askeri de (bu sefer kızı işaret ederek) sen etkisizleştiriyosun. kimseye zarar vermek yok. planladığımız gibi; devrimci halkın sözcüsü olarak, sadece para yardımı topluyoruz, bu bir soygun değil. tamam mı?"
genç erkek 2: tamam!
kız: tamam.
kâhya: "kardeş (kızı göstererek)! beren tam olmamış. yamuk duruyo kafanda..."
(duymazlar)
genç erkek: "hadi arkadaşlar, yolumuz açık olsun, davranın!"
ilk önce çocuk girer içeriye, sonra diğeri ve en son kız. hemen arkalarından da kâhya. bereyi düzelttirmesi gerekmektedir. yoksa günü iyi gitmez!
genç erkek: (içeride. kız askeri rehin almıştır elindeki rovelverle) (bağırarak) "arkadaşlar! biz devrimci gençliğin birer üyeleriyiz."
kâhya: "arkadaşlar! biz devrimci gençliğin birer üyeleriyiz." bereni düzelt kardeşim, yamuk duruyor.
kız: "ya abi çekil kenara allahını seversen ya."
kısa bir şaşkınlık sonrasında, genç toparlar kendisini ve devam eder; "kimseye zarar vermeyeceğiz, (veznedara dönerek, kısık bir sesle) kasayı bu çuvala boşalt hemen arkadaşım. çabuk ol!"
kâhya: (bağırarak) "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz... (ve kıza) bereni düzelt, bereni."
soygun tam planlandığı gibi, olaysız ve temiz bir şekilde gerçekleştirilmiştir.. kâhya haricinde! kâhya hâlâ bağırmaktadır bankada, gençler koşarak çıkarken: "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz..."
2-3 dakika sonra askerler ve polis intikal eder olayın geçtiği yere. banka içerisindeki vatandaşlar, çalışanlar sessizlik içindedir. çünkü kâhya bağırıyordur halen: "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz..."
apar topar üstüne atlar polisin biri kâhyanın, yere yatırır, kelepçeyi takar ama.. "kimseye zarar vermeyeceğiz" lere devam eder kâhya. bankada çalışanlardan hiç biri sesini çıkarmaz buna. tanıyorlar, her gün açtığı kapıdan dolmuşa biniyorlardır oysa. seslerini çıkarmazlar; "bu bizim kâhyadır, hafif delidir" demezler. karakola giderler polisler, askerler ve bizim kâhya. gidiş o gidiş.
yalnız hâlâ anlatılmaktadır: karakolda, işkence yapılırken ve ona "kimin hesabına çaldınız lan paraları" diye sorulurken verdiği cevap... "kimseye zarar vermeyeceğiz... kimseye zarar vermeyeceğiz"
.....
yeni yılını en içten ibneliğimle kutluyorum kendisinin.
aradan geçen 4 gün zarfında uyuduydum ben...
bu arada uzun lm 5.25 olmuş lan: acıdı mı?
aradan geçen 4 gün zarfında uyuduydum ben...
bu arada uzun lm 5.25 olmuş lan: acıdı mı?
alternatif bir çaba. örneğin bir palayla birlikte, pavyonda girdiniz yeni yıla... hah işte, palanınkinin de yıl boyu size gireceğine delalet oluyor bu. palayla niye girdiniz, nasıl girdiniz oraları beni ilgilendirmez. kişisel merak olabilir.
hayırlısıylan!
hayırlısıylan!
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?