canın sıkılıyorsa bana bir makale yaz, orospuların amorti organlarını anlatan; sonra biraz eroin vururuz şehrin en ciddi arterlerinde; gelip geçen arabaların ön ve arka camlarına taş atarız; yan camlardan genellikle çünkü çocuklar bakar ıslak ıslak. sen bakarsın ıslak ıslak. sinyalizasyonun en muhteşem rengi gözkapaklarına vurur, dudaklarının çatal arasına vurur, kaşlarının kalkık isyanına vurur; ben sana vururum, sen bana vurursun, birbirimizi önce döveriz, sonra birbirimizi öpe öpe bağışlatırız birbirimize birbirimizi. ben biri seviyorum, sen ikiyi; bak, eşitiz. ah, tabii, buradan uzakdoğu görünüyor; ben bunu ciddiye almamıştım. buradan irak, buradan amerikanın çini istila düşleri görünüyor; ben bunu nâzıma yazmıştım, paza yazmıştım, bir tek kafka cevaplamıştı. ama kafkaya tek satır yollamamıştım, o hissetmiş, hemen tepki vermiş. saiti benim için öp, demiş. sait öldü. sait ile faik, aslında ikizdiler; sait, hep hırpalardı faiki; ona nankör derdi. sen balık, yiyorsun. balık yenmez, balık yüzer derdi. sosyalizm yenmez, sosyalizm yaşanır derdi.
canın sıkılıyorsa bana bir deneme yaz, eşcinsellerin kaç deliği olduğunu tez haline getiren. chatteki faşistleri yaz, aldatan, buluşan, döven. bana uzak bir şehirden gelen delikanlının gözlerindeki o endişe dolu aşkı anlat. onun dudaklarındaki sırf mavi haritaları anlat. citygideları anlat onun titrek parmak uçlarında biriken. sevdiği kızı anlat. ben seni dinliyorum. mersiye ol bana. mersiyeye sıkışan tahakküm sınırını anlat. naziredeki esrar kompleksini, ele geçirilen uyuşturucunun piyasa değerindeki düşüşü, ırzımdaki asker kökenli, gelenekçi, ahlaksız şairleri anlat. canın sıkılıyorsa, bana beni anlat. ben dinliyorum. ben sende tatildeyim. ben sende bir şezlong problemiyim, hususi vasıtayım, kısa menzilli sevdayım, klorofilim, pikrik asidim, oyum işte; ne diyorsan oyum, oyuğum.
ben ikiyi seviyorum, sen biri; bak, eşitiz. bir imla kılavuzu duruyor sereserpe vücudunda: bütün kelimelerin doğru, bütün işlemlerin tamam. sağlaması yapılmış bir çarpım gibiyiz sevişmelerden sonra: ikimizden biri sıfır olsa, diğeri ise istediği büyüklükte bir sayı; farketmeyecek sonuç = sıfır. bunun endişesiyle sevişiyoruz hep. ya yataktan sıfır çıkarsa diye.
canın sıkılıyorsa bana bir masal yaz; kim bilir belki sen de zengin olur, şatolarda yaşarsın cücelerinle. oysa onlar cüce değil, senin boyun uzun. senin boynun uzun, ellerin uzun, öpüşün uzun. geceleri, büyük bir melankoliyle camdan dışarıya, yağan yağmurun altındaki far ışıklarına bakışın, o bakışın uzun. üzülme beni bırakıyorsun diye; biraz vakit geçirdin kısaca, oyalandın işte; insanoğlu, oyalandıkça büyür. geçip giden hiçbir şey gaflet sayılmamalı, zaman dahil. zamanın aklî dengesini bozan trajik sevgililer olacağımıza aynı hastalığın iki farklı belirtisi gibi yaşarız başkalarının vücudunda. daha çok çiçek açarsın, salacak daha çok kokun var zulanda. şüphesiz, eklenmeye gelmedin ya dünyada birine, birilerine - start hakemin de yok parmağının kasıldığı tetikte. korkmuyorsun da: ya namludan sıfır çıkarsa diye. ben seni dinliyorum. sen bana olur olmaz, sevdiğin kişinin kamera arkasını anlat. çekim hatalarını. onu ilk ilhak edişini. işgale koşan istila güçlerinin salyalarını, irileşen gözbebeklerini, bir yengecin atak yaptığı sırada, aslında yana ilerlemesinin hayvanda yarattığı depresyonu, kumsaldaki diğer deniz yaratıklarının bunu alay konusu yapmasını, bu salaklığın nesilden nesile aktarılmasını, o yengecin bana benzediğini, benim o yengece benzediğimi, benzeşen şeylerin sıfıra karşılık geldiğini, evet, hep bunları anlat. ben seni dinliyorum. konuşur gibi yazarlar ya, konuşur gibi dinliyorum seni. konuşur gibi sustuğuma da bakma; kendisiyle oyalanılan bütün nesneler kadar gizli özneye has gizli bir özgüven bu. çember ile dairenin arasındaki fark kadar, yani bir alan sahipliği meselesi. gurur meselesi. ur meselesi.
tahtından indirilip boynu vurulmaya götürülen çocuk padişahlar, "eve mi gidiyoruz, oyun bitti mi?!" diye sormuşlar mıdır?! kaç çocuk sevgilinin boynunu vurdun sen?!
ayağı kırıldığı için öldürülmesi gereken atlar, "ben yalnızca bir ayakmışım yalnızca!" diye söylenmişler midir kendi kendilerine?! "ve nal, hani uğur getirirdi?!" ayağı kırılan kaç sevgiline silah çektin?!
kaç filme yarısında girdin, kaç filmin yarısında çıktın; kaç aşka sürpriz başlangıç yaptın, kaç aşkın ortasında bir game over hissi kapladı içini?!
canın sıkılıyorsa müzik setine en vahşi parçayı koy ve doktorunu ara:
"her gece rüyasında
boynu kırılarak ölmüş birini gördüğünü söylerdi
ilk sevgilim.
ikimiz de henüz altı yaşındaydık ve ben
ne zaman çukulata yesem
altımı ıslatıyordum kahverengi ve sütlü.
annem, "bu çocuk gerizekâlı" diyordu
babama, babam ise televizyondan ayırmadan bakışlarını
"iyi!" diye mırıldanıyordu ağzının içinde
ağzının içindeki patlamış mısırlarla birlikte çiğneyerek kelimeleri
"şair olur belki ilerde!"
aleni tahrik unsuru. modern zamanların şartlarına aşina bir yaradılış kabiliyeti besbelli. ilk sevgilimle kibrit kutusunun içinde beslediğimiz ilkel tanrı kıvamında bir toz örümceğimiz vardı. besliyorduk, ama ne ile beslendiğini bilmeden hayvanın. bir keresinde sevgilim -ki ilkti, "bu bizim kızımız!" dedi, "çiftleşmeden hallettiğimiz kızımız! büyüyünce itfaiyeci olsun istiyorum!" "salak!" diye çıkışmıştım ona, "örümcekten itfaiyeci olmaz! o ilkel bir tanrı, amip gibi yani, tek hücreli bir ilah! çekirdeği küçücük!" "küçük çekirdekli! küçük çekirdekli!" diye alay etti benimle. aleni tahrik unsuru. ilk sevgilim, evlerinde çıkan bir yangında öldü. toz örümceğinin yaşadığı kibritle oynarken.. henüz altı yaşındaydı ve altı santim bile yoktu boyu. ama altı gram kadardı beyni, eminim. altı gram kadardı büyük büyük babalarının toplam ağırlığı. annem, bağıra bağıra ağlayarak helva pişirdi bütün gün. sonra bütün gece bir tencere helvayı yedi babam, televizyon haberlerinde yangından söz edilmemesine içerleyerek.
ilk sevgilimin üstünden bayağ sevgili geçti ve ben artık altı yaşında da değilim annemi ve babamı gömeli çok zaman oluyor en az üç cumhurbaşkanı ve iki rejim değiştirdik kilometrelerce kumaş harcandı yeni yeni yeni tasarlanan bayraklarda tüm ortadoğuyu kapsayan bir club açtı amerika adı gala geceleri kırmızı halı serilse tüm evrene, ne halıdan ne benim aklımdan geçer."
canın sıkılıyorsa bunları düşün bir ara; koy karşına sıfırı ve ona istikrarlı yaşanmış bir hayattan, alıntılanmış yarım mısralar ısmarla. canın sıkılıyorsa...
küçük iskender
hep pembe kalemle yazardın kapıma bıraktığın notları
"taşınmış olamazsın"
bu şehirde sürekli kan arandı, sen bunu bilmezsin
sana hiç kitap inmedi, bu rağmen,
yaşayan tek çocuk peygambersin
gülümseyişin karanfil kokardı
omzumda uyuduğunda ben havaya uçan bir cephaneliktim
sağ elim cennet sol elim cehennem
sağ yanım umman sol yanım siper
"seni çok özledim, telefonun kapalı, bari bir haber gönder"
iki dişi olan bir testereyiz senle ben
altımız tahta, üstümüz mermer!
benim bulunduğum yere seni almıyorlar
sana yolladığım mektuplar hep yarım, hep sakat!
seni öpmem bir iş kazası, ama tesadüf değil!
kaybettiğim bir şeysin, canımı yakan bir şey!
sen bir yıldızdın ve kaydın kasıklarıma doğru
dudakların püf noktan
yalnızlığın cemaatsiz!
hep pembe kalemle yazardın kapıma bıraktığın notları
"taşınmış olamazsın"
her hareketimiz uygunsuz, her acımız çakıl taşı
ben de seni düşürdüm henüz sen üç aylıkken
avcumda kendine kitlenen o nefis gözyaşı
taşındım bebeğim!
sadece senin bıraktığın notları almak için geliyorum bu eve
her gece sarhoş, her gece içimde çatlak bir mengene
tek polis yok imdat derken vuracağım,
istanbul klorofil kokuyor
gülümseyişin karanfil kokardı
omzumda uyuduğunda ben havaya uçan cephaneliktim
şimdi ciğerim kahpe!
aşkımı cin çarptı! sevgilim!
kalbime ruhsat ver ömrünü!
ömrünü emanet et ömrüme!
20 ocak 2001
küçük iskender
"taşınmış olamazsın"
bu şehirde sürekli kan arandı, sen bunu bilmezsin
sana hiç kitap inmedi, bu rağmen,
yaşayan tek çocuk peygambersin
gülümseyişin karanfil kokardı
omzumda uyuduğunda ben havaya uçan bir cephaneliktim
sağ elim cennet sol elim cehennem
sağ yanım umman sol yanım siper
"seni çok özledim, telefonun kapalı, bari bir haber gönder"
iki dişi olan bir testereyiz senle ben
altımız tahta, üstümüz mermer!
benim bulunduğum yere seni almıyorlar
sana yolladığım mektuplar hep yarım, hep sakat!
seni öpmem bir iş kazası, ama tesadüf değil!
kaybettiğim bir şeysin, canımı yakan bir şey!
sen bir yıldızdın ve kaydın kasıklarıma doğru
dudakların püf noktan
yalnızlığın cemaatsiz!
hep pembe kalemle yazardın kapıma bıraktığın notları
"taşınmış olamazsın"
her hareketimiz uygunsuz, her acımız çakıl taşı
ben de seni düşürdüm henüz sen üç aylıkken
avcumda kendine kitlenen o nefis gözyaşı
taşındım bebeğim!
sadece senin bıraktığın notları almak için geliyorum bu eve
her gece sarhoş, her gece içimde çatlak bir mengene
tek polis yok imdat derken vuracağım,
istanbul klorofil kokuyor
gülümseyişin karanfil kokardı
omzumda uyuduğunda ben havaya uçan cephaneliktim
şimdi ciğerim kahpe!
aşkımı cin çarptı! sevgilim!
kalbime ruhsat ver ömrünü!
ömrünü emanet et ömrüme!
20 ocak 2001
küçük iskender
orta çağ pc aparatlarından olan ve ortasındaki top vasıtası hükmedilen mouse aletinin içerisinde biriken pisliklerdir, düzenli olarak temizlenmediği sürece kullanıcısına hayatı zindan etmesi ile ünlüdür.
ilk göz ağrım, ilk korku karakterim. allah uzun ömür versin. evet.
(bkz: the open door)
(bkz: cangüncem)
küçük iskender kitabi.
organik uğultuları, daima mekanik uğultulara yeğ tutarım. benim yaşadıklarım asla kabalık sayılmaz. bir ad vermek gerekirse buna ustalık demek daha doğru olacaktır. çünkü, işleri yoluna koymadım. (yetmiş) içimde masum bir orospu oturuyor. oğlum gelecek pensilvanyadan diyorum. taşınmıyor. (yüz seksen beş) küçük iskenderin 1984-1993 yılları arasında, doğaçlama tuttuğu yirmi defterden şiirseller, deneysel değinmeler, günceler, karalamalar ve diğerleri... kendi sübjektif sansüründen geçen 648 maddelik bur günce... onun şiirine ve serbest metinlerine olduğuk dar özel hayatına da giden bir arayol: cangüncem. küçük iskenderin hayatına hoş geldiniz!
arka kapak
organik uğultuları, daima mekanik uğultulara yeğ tutarım. benim yaşadıklarım asla kabalık sayılmaz. bir ad vermek gerekirse buna ustalık demek daha doğru olacaktır. çünkü, işleri yoluna koymadım. (yetmiş) içimde masum bir orospu oturuyor. oğlum gelecek pensilvanyadan diyorum. taşınmıyor. (yüz seksen beş) küçük iskenderin 1984-1993 yılları arasında, doğaçlama tuttuğu yirmi defterden şiirseller, deneysel değinmeler, günceler, karalamalar ve diğerleri... kendi sübjektif sansüründen geçen 648 maddelik bur günce... onun şiirine ve serbest metinlerine olduğuk dar özel hayatına da giden bir arayol: cangüncem. küçük iskenderin hayatına hoş geldiniz!
arka kapak
içi hava dolu ağır vücutlar yükselirken
patlayan elektriğin itimat ettiği mahluklar
suyun döndürdüğü nehrin vals kıyısında
tığla örülmüş kızlar korosu önünde
küçük çocuklar pişirecekler acıkmış cinlere
ve mevsime sözü geçen dolunay
savurarak rüzgâra ölümün ih(ti)mallerini
cesedimi yeryüzüne peşin ödeyecek!
eski caz cinayetinden beri suçsuz tutsağım
kaç şüpheye ikram edilerek üzüldüm üzüldüm
mü ay erir de akardı dünyaya tutunup,
karnı doyan cin artık çocuklara masal olurdu.
karnı doyan cin artık çocuklara engel olurdu.
bir postacı gibi gelirdi gece boş bulunup
kötü haberler yazardı mektuplarda imzasız, ürkütücü
fazlaca bizden ve esaretten sözeden
keşfettiği toprak kendisinden
daha fazla ilgi çeken
fakir bir kaşiftim o dönmedolap kentinde:
ilk cin, içi hava dolu ağır vücutlar yükselirken
içi sonbahar dolu bir sevgili gibi
karama vururdu!
yüzümü bir kez sır verdiğim ayna ah ayna
yüzümü alıp nehre kaçardı, nehir aynada kururdu!
yalandı küçük çocukları kandırıp benim yediğim
eğer yüzüyorsam yalnızca derilerini
üşüyeceklerse bir vedada
iyi üşüsünler diyedir!
ve eğer
leylakların işine son veriyorsa aşk
taklitlerinden sakının diye!
mesela o limanın canlı hikâye sarrafı
mesela o belli belirsiz himaye
mesela gözlerine kurşun gibi sürülen o bordo
o ikiz kardeşim ölümsüzlük
ve nükseden ormanlarım
ve o nükseden ormanlarımda bir davetsiz bıçakmışcasına
beden denilen kınından çekilip hayatına saplanan ruhum
ve o döne döne, tülleri omzuna çekiştirerek gelen rüzgâr
olsun, sonbaharda gözkapaklarım dökülürmüş, ne çıkar!
unutulmuş bir meleğin güncelerinde geçmiş adın ilk kez
sana lilâ demişler sen lilâ olmuşsun
lilâ rengi bir leopar
lilâ rengi bir cengâver
lilâ rengi bir enderun kenti olmuşsun
sana ölmeye gelmiş sevenler ve bilgeler
kalpleri kaşık
fikirleri su;
bir bedevî diz çökmüş dip akıntılarında
sana lilâ demişler lilâ diye çağırmışlar
sen lilâ olmuşsun
bir lir, bir kemanı, gece olunca kıskanırmış yalnızca
tanrı her kış başlangıcında
bir melek kurban edermiş kendine
sen: elleri mücevher olan
sen: bakışları vaaz olan
sen! hep bir başkalarında hep bir başka olan tanım!
seni severek seni daima ben tanımladım!
ne samansarısı ne annabel lee ne elsa
ve eğer senin hakikaten bir adın varsa
ve eğer senin bir adın olacaksa bundan sonra
ben bir şair olarak taşıdığım bu şerefli adı
bir sana bağışladım!
bir sana bağışladım ben bir sana tasvirimi
sen o çılgın gibi dörtnala atların sürdüğü faytonla
cehenneme yetişmek zorunda olan!
sen o mahşeri tokatlayan güzel orospu!
sen o kalbimin tekrarı çıban!
sen o yatağımda üstünde seviştiğimiz çarşafla boğduğum
zencefil kokan, kekik kokan, pamuk kokan oğlum!
ne samansarısı ne annabel lee ne elsa
ve eğer senin hakikaten bir adın varsa
ve eğer senin bir adın olacaksa bundan sonra da
ben bir şair olarak taşıdığım bu sefil adı
bir sana bağışladım!
bağışla beni çocuğum lilâ!
bağışla beni!
hiç değilse bugün, bir sen bağışla!
küçük iskender
patlayan elektriğin itimat ettiği mahluklar
suyun döndürdüğü nehrin vals kıyısında
tığla örülmüş kızlar korosu önünde
küçük çocuklar pişirecekler acıkmış cinlere
ve mevsime sözü geçen dolunay
savurarak rüzgâra ölümün ih(ti)mallerini
cesedimi yeryüzüne peşin ödeyecek!
eski caz cinayetinden beri suçsuz tutsağım
kaç şüpheye ikram edilerek üzüldüm üzüldüm
mü ay erir de akardı dünyaya tutunup,
karnı doyan cin artık çocuklara masal olurdu.
karnı doyan cin artık çocuklara engel olurdu.
bir postacı gibi gelirdi gece boş bulunup
kötü haberler yazardı mektuplarda imzasız, ürkütücü
fazlaca bizden ve esaretten sözeden
keşfettiği toprak kendisinden
daha fazla ilgi çeken
fakir bir kaşiftim o dönmedolap kentinde:
ilk cin, içi hava dolu ağır vücutlar yükselirken
içi sonbahar dolu bir sevgili gibi
karama vururdu!
yüzümü bir kez sır verdiğim ayna ah ayna
yüzümü alıp nehre kaçardı, nehir aynada kururdu!
yalandı küçük çocukları kandırıp benim yediğim
eğer yüzüyorsam yalnızca derilerini
üşüyeceklerse bir vedada
iyi üşüsünler diyedir!
ve eğer
leylakların işine son veriyorsa aşk
taklitlerinden sakının diye!
mesela o limanın canlı hikâye sarrafı
mesela o belli belirsiz himaye
mesela gözlerine kurşun gibi sürülen o bordo
o ikiz kardeşim ölümsüzlük
ve nükseden ormanlarım
ve o nükseden ormanlarımda bir davetsiz bıçakmışcasına
beden denilen kınından çekilip hayatına saplanan ruhum
ve o döne döne, tülleri omzuna çekiştirerek gelen rüzgâr
olsun, sonbaharda gözkapaklarım dökülürmüş, ne çıkar!
unutulmuş bir meleğin güncelerinde geçmiş adın ilk kez
sana lilâ demişler sen lilâ olmuşsun
lilâ rengi bir leopar
lilâ rengi bir cengâver
lilâ rengi bir enderun kenti olmuşsun
sana ölmeye gelmiş sevenler ve bilgeler
kalpleri kaşık
fikirleri su;
bir bedevî diz çökmüş dip akıntılarında
sana lilâ demişler lilâ diye çağırmışlar
sen lilâ olmuşsun
bir lir, bir kemanı, gece olunca kıskanırmış yalnızca
tanrı her kış başlangıcında
bir melek kurban edermiş kendine
sen: elleri mücevher olan
sen: bakışları vaaz olan
sen! hep bir başkalarında hep bir başka olan tanım!
seni severek seni daima ben tanımladım!
ne samansarısı ne annabel lee ne elsa
ve eğer senin hakikaten bir adın varsa
ve eğer senin bir adın olacaksa bundan sonra
ben bir şair olarak taşıdığım bu şerefli adı
bir sana bağışladım!
bir sana bağışladım ben bir sana tasvirimi
sen o çılgın gibi dörtnala atların sürdüğü faytonla
cehenneme yetişmek zorunda olan!
sen o mahşeri tokatlayan güzel orospu!
sen o kalbimin tekrarı çıban!
sen o yatağımda üstünde seviştiğimiz çarşafla boğduğum
zencefil kokan, kekik kokan, pamuk kokan oğlum!
ne samansarısı ne annabel lee ne elsa
ve eğer senin hakikaten bir adın varsa
ve eğer senin bir adın olacaksa bundan sonra da
ben bir şair olarak taşıdığım bu sefil adı
bir sana bağışladım!
bağışla beni çocuğum lilâ!
bağışla beni!
hiç değilse bugün, bir sen bağışla!
küçük iskender
kendisi bir tür atm kartıdır. bankada bulunan vadesiz hesabınızda bulunan miktar kadar para çekersiniz, muhtelif ortamlarda kullanabilirsiniz. eğer ki vadesiz hesabınızda para negatif ise sizin kara kaşınız kara gözünüz hatrına para vermemektedir. ha çok isterseniz aynı bankanın worldcard adı altında yayın yapan kredi kartınından alırsınız doya doya taksitli taksitsiz alışveriş yapabilirsiniz, ekstre geldiğinde ise "oha a.k." dersiniz. evet.
günde yaklaşık olarak 1/1.5 saat süren ve tamamiyle çekirdek aile yapısına uyum sağlamak açısından izlemiş bulunduğum televizyon hadisesinde karşılaştıkca hayattan soğutan, tiksindirici reklama imza atmış olan oluşumdur.
hangi insan evladı karısına/kocasına telefon acar ve aralarında şu diyalog geçer;
- alo kalbim benecol???
- her gün mutlaka (orgazm olmuş bir ifade ile)
bu reklamı yaratmış olan ekibe diyorum ki; allah mustahakinizı versin!!!
hangi insan evladı karısına/kocasına telefon acar ve aralarında şu diyalog geçer;
- alo kalbim benecol???
- her gün mutlaka (orgazm olmuş bir ifade ile)
bu reklamı yaratmış olan ekibe diyorum ki; allah mustahakinizı versin!!!
95 yılı çıkışlı my dying bride albümüdür. grubun en sağlam çalışmasıdır, şahanesidir, lezizidir.
1. cry of mankind
2. from darkest skies
3. black voyage
4. a sea to suffer in
5. two winters only
6. your shameful heaven
1. cry of mankind
2. from darkest skies
3. black voyage
4. a sea to suffer in
5. two winters only
6. your shameful heaven
angel and the dark river albümlerini dinleyen birinin bi kaç hafta kendine gelemediği rivayet olunur kulaktan kulağa, nesilden nesile.
aklım, haklıyım, et firarını!
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.
mayıstı.
seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgârda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach’ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani.. anlıyor musun.. mayıstı..
seni o yüzden bağışladım!
bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aştı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırmışcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner.. döner değil mi.. diye
birkaç kırık sözcük.. buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum.. deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz.. deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
herşey ama herşey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.
mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!
küçük iskender
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan ölümümü diledin.
mayıstı.
seni o yüzden bağışladım!
ben en çok mayısta su içerim
derinim balık kaynar derinim kanımı kaynar
ben en çok mayısta öne eğerim başımı
içimden felçli bir göçebe gökyüzüne bakar.
avuçlarımda yaralı kelebek taşımayı
mayısta öğrenmiştim;
ve teraslarda bach dinlemek en çok mayısa yakışırdı
ve kim bilir
mayıs artık en çok senin tanrılarına yakışır
tiril tiril bembeyaz bir giysiyle
rüzgârda ayakların çıplak
öyle başın öne eğik yıllarca o boş terasta durmak
kartpostallardan tanıdığın bir şehri düşünmek gibi
bir yaraya kabuk olmayı kabullenmek gibi
eksik, yarım, farkına varmaktan kaçınılan
tam
tam yaza girecekken
yazın omzuna yüzünü dayayacakken
çekip giden
ayaklarının altından o son sığınak terası da
acılarının veliahtı bach’ı da çekip
gitmiştir işte, yalnızca gitmiştir
yani.. anlıyor musun.. mayıstı..
seni o yüzden bağışladım!
bir sesim vardı gölgenden ikmale kalan
biliyorum, büyük çocukluktu birbirimizi sevmemiz
cesaret işiydi, delikanlıcaydı,
bu korkunç sevgide
yanlışlarımızı yeniden keşfedişimiz
el deymemiş yalnızlıklara kalkışmamız
yalnızlıklarımızı değiş tokuş etmemiz
bu evcilik oyununda bile duldum
hatırla
sana dizlerimi
sana tabi bileklerimi ve topuklarımı sundum;
çevirdikçe bedenini ruhunun radyo dalgalarında
cazdı, bluesdu, klasik kemandı, klasik aştı
boktu püsurdu
hatırla, senin gözlerin çokulusluydu
senin gözlerin ham kadınsızdı
çamurdandı
ağzımda getirdiğim karsuyunu
kalbine kaçırdım! ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin
yatağa döküldü
yatağıma döküldün
yatağına döküldüm
ve ben bu sonsuz savruluşta
o gece
bütün eski sevgililerimden ince ince söküldüm!
senin oldum!
ihanetinle pislenen küçük dolaşımımdaki kanla
karalar çekerek ölümsüz kirpikdiplerine senin
senin mahşer atlısı dudaklarına
en çok da dudaklarına sokuldum!
üşüyordum,
üstüme doğru çekip o kedi dudaklarını
bir tay sığınırmışcasına anasına
bana ölünle uyudum! anlıyor musun.. işitiyor musun..
cesedine yeni baştan hayat verebilmek için
ihtiyarladım.. ihtiyarladım..
ben zaten kendimi aşklarda
hep kalkışılınmış müthiş intiharlarla yaraladım!
koştum sürekli
bir hüzünden bir tersliğe dokunarak koştum
bazı sevdalarda hafızasını kaybeder ya insan
telaşlanır, ağlar
babasını sorar çevresindekilere
öldüğünü bildiği halde
adını unutur, yolunu kaybeder oturduğu evin
bir titreme gelir yerleşir ya ortasına mayısın
bir dikilir bir çöker ya
kalbine secde eden intikam
tam
tam yaza girecekken
yaza bir ekmek bıçağı tutuşturacakken
sapı plastik kötü bir ekmek bıçağı
-geri döner.. döner değil mi.. diye
birkaç kırık sözcük.. buruşuk..
-öldürürüm o zaman, kurtulurum.. deyip sustuğun
-kaçarım sonra, kimse sormaz.. deyip yığıldığın
nisandan hazirana doğru bir su kayakçısı
gibi süzülürken mayıs, ah bach!
ah benim bir kangurunun cebine yerleştirdiği yavrum!
talanım! artanım! eksik kalanım! yarım kalanım!
nasıl yedirirdim ihanetini kendime
o dev hisle sen mayıstın ben mayıstım
herşey ama herşey elele mayıstı
seni o yüzden bağışladım!
uzanıp topraktan çıkarttın beni
tozumu sildin, hohladın, parlattın
ovdun ve okşadın beni
çıktı içimdeki cin;
ondan
-gidecektin, mecburdun, hepsi gibi-
affını diledin.
mayıstı. mecburdum.
seni o yüzden bağışladım!
küçük iskender
olağan bir gündü. sabah erken kalkıp avuçlarımı kestim. kan pıhtılaştıktan sonra bahçeye çıkıp bir süre gökyüzünü seyrettim telaşla. gaz hareketi sürüyordu. hava çizgifilm tadındaydı. eve dönüp birkaç arkadaşımı, annemi, babalarımı ve tanışmaya çalıştığım devlet büyüklerini aradım telefonla. tanrıların heryerleri ağrıyor. kimse bana sırlarını anlatmıyor. kurduğum ilişkilerde leke bırakamıyorum. şömineye ceset saklayabilecek kadar zengin de değilim. neoklasik gözlerimle postmodern dudaklarım uyum içersinde aslında. yalnızlıkla aramızdaki ezeli rekabetten ucuz espri anlayışımla yine ben galip ayrılacağım. istanbulda orospu olmak büyük avantaj: arasokaklara doğru kalp çarpıntılarınız artıyor. yasallığın kaybolduğu noktalarda insan, vücudunu özlüyor, etini özlüyor. söyleyecek sözüm yok. yeni bir sevdaya tutulana kadar yerçekimsiz ortamda şizofreni dersleri alacağım.
bendeki görüntülerle genç kızların penisleri büyüyor. rakıya eğilmiş oğlan çocukları, kaliteli sarhoşluk hayalleri görürken, siyahını borç istediğim gecenin saçlarındaki çıplaklık fazlasıyla frapan. tedirgin bitkiler, güçlü hayvanların arkasına saklanmış. nerede olduklarını sanıyordum?! patronsuzdum. bir miktar alkol ruhumdaki teröristleri sakinleştirebilirdi. evet, hemen içmeliydim. salaklığıma tesir edebilecek cinayetlere karışmalıydım. olağan bir gündü. sabah erken kalkıp avuçlarımı kestim.
küçük iskender
bendeki görüntülerle genç kızların penisleri büyüyor. rakıya eğilmiş oğlan çocukları, kaliteli sarhoşluk hayalleri görürken, siyahını borç istediğim gecenin saçlarındaki çıplaklık fazlasıyla frapan. tedirgin bitkiler, güçlü hayvanların arkasına saklanmış. nerede olduklarını sanıyordum?! patronsuzdum. bir miktar alkol ruhumdaki teröristleri sakinleştirebilirdi. evet, hemen içmeliydim. salaklığıma tesir edebilecek cinayetlere karışmalıydım. olağan bir gündü. sabah erken kalkıp avuçlarımı kestim.
küçük iskender
katlanarak çözülüyor terkedilmiş bahçelerdeki
kuyular; oralardaki çocuk ölüleri - ölü gürültüleri,
bakın ben herkesi öldürmedim
hatta sevmedim ceddime bıçak çekmeyen hiç kimseyi
şimdi tam vaktidir, söylemeliyim o
ötekimden nefret eden insanlara ezberlettiğim
ezberlettikçe kirlettiğim cümleyi:
çok ayıp bir şey mutluluk
eğer bir dosta giderken geceyarısı
ona uzatacağın elinde gelincikler varsa ve
arkana sakladığın elinde taşıyorsan hâlâ hançerini
15 ekim 2003
küçük iskender
kuyular; oralardaki çocuk ölüleri - ölü gürültüleri,
bakın ben herkesi öldürmedim
hatta sevmedim ceddime bıçak çekmeyen hiç kimseyi
şimdi tam vaktidir, söylemeliyim o
ötekimden nefret eden insanlara ezberlettiğim
ezberlettikçe kirlettiğim cümleyi:
çok ayıp bir şey mutluluk
eğer bir dosta giderken geceyarısı
ona uzatacağın elinde gelincikler varsa ve
arkana sakladığın elinde taşıyorsan hâlâ hançerini
15 ekim 2003
küçük iskender
yayınlanan son küçük iskender kitabı.
bugün hayatında bir değişiklik yap ve ne kadar yıpratıcı olduğuna karar ver istedim; o nedenle oturup yazdım tüm bunları; yoksa gecenin dördü; hepiniz uyuyorsunuz; bu ülkede hep gecenin dördü; herkes uyuyor. ben ayaktayım. elimde bir bıçak var ve kendimi mi yaralayayım, kendimle aramdaki coğrafyayı mı keseyim, kendimle aramdaki anlayış biçimlerini mi doğrayayım, karar veremiyorum. çok salakça, farkındayım. gülüyorum. bıçakta gülüyor buna. memlekette gülüyor. doktorum da gülüyor. arkadaşlarım da gülüyor. gülmeyi artık bir kusmaya dönüştürüyoruz.
hadi canım, söyleyelim bari: herkes gitti, çıkmışız dışarı, bas bas bağırıyoruz. uluyoruz. caz diyorlar buna bazı köpekler. canın yandığı için it cazı yapıyorsun diyorlar. doğrudur. bir gün benim de arka bahçemi kazdıklarında çok fazla ceset çıkacak ve garip bir yetkili açıklama yapacak: "her biri bir başka müzik aletiyle öldürülmüş, fantastik!"
insectisid, made in hell, necronomicon birleşti, geldi.
ben yazarken çok korktum; eğer satırlar arasında kaybolursanız, seslenin, gelip sizi de severim. sorun değil.
arka kapak
bugün hayatında bir değişiklik yap ve ne kadar yıpratıcı olduğuna karar ver istedim; o nedenle oturup yazdım tüm bunları; yoksa gecenin dördü; hepiniz uyuyorsunuz; bu ülkede hep gecenin dördü; herkes uyuyor. ben ayaktayım. elimde bir bıçak var ve kendimi mi yaralayayım, kendimle aramdaki coğrafyayı mı keseyim, kendimle aramdaki anlayış biçimlerini mi doğrayayım, karar veremiyorum. çok salakça, farkındayım. gülüyorum. bıçakta gülüyor buna. memlekette gülüyor. doktorum da gülüyor. arkadaşlarım da gülüyor. gülmeyi artık bir kusmaya dönüştürüyoruz.
hadi canım, söyleyelim bari: herkes gitti, çıkmışız dışarı, bas bas bağırıyoruz. uluyoruz. caz diyorlar buna bazı köpekler. canın yandığı için it cazı yapıyorsun diyorlar. doğrudur. bir gün benim de arka bahçemi kazdıklarında çok fazla ceset çıkacak ve garip bir yetkili açıklama yapacak: "her biri bir başka müzik aletiyle öldürülmüş, fantastik!"
insectisid, made in hell, necronomicon birleşti, geldi.
ben yazarken çok korktum; eğer satırlar arasında kaybolursanız, seslenin, gelip sizi de severim. sorun değil.
arka kapak
küçük iskender şiiri.
yurek kemiğiyle lades tutuşuyor iki cocuk!
misafir oyuncu bir terkediş biçimi
ile ellerim vücudunun prömiyeri!
aynı ahir adına koşan acilarımız var bizim!
amator balıkçının leğeninde iki istavritiz seninle
ölüme beş kala ölümle canlı telefon bağlantısı kuran!
dibi senin aşkında gizlenen kırılgan bir aysberg bu tufan...
yurek kemiğiyle lades tutuşuyor iki cocuk!
misafir oyuncu bir terkediş biçimi
ile ellerim vücudunun prömiyeri!
aynı ahir adına koşan acilarımız var bizim!
amator balıkçının leğeninde iki istavritiz seninle
ölüme beş kala ölümle canlı telefon bağlantısı kuran!
dibi senin aşkında gizlenen kırılgan bir aysberg bu tufan...
fenerbahcenin muhtemelen turu geçemeyip milyonlarca asil anti-fenerbahce taraftarının! götüne kına yaktıracağı maçtır.
(bkz: göte kına yakmak)
(bkz: göte kına yakmak)
(bkz: afiyet olsun)
login in karşıtı olan atraksiyon.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?