confessions
  1. toplam entry 16
  2. takipçi 1
  3. puan 91

hidrojen bombası

Mayıs 1941'de Kyoto Üniversitesi'nden fizikçi Tokutaro Hagiwara uranyum-235 i nükleer fisyon bir patlayıcı zincir reaksiyonu kullanılarak, hidrojen çekirdekleri arasındaki füzyon reaksiyonu getirme olasılığını önerir. Bu, Uranyum-235'in ciddi tacize uğradığı tarihtir. İtalyan fizikçi enrico fermi'de colombia üniversitesinde büyük tesadüf eseri uranyum-235'i benzer şekilde taciz eder. Meslektaşı Edward teller'ın fermi'ye "döteryum içinde bu termonükleer reaksiyonlarla nükleer patlama olsa, ne şık olur kardeşim," dediği rivayet edilir. Teller Manhattan projesi için heyecandan dört köşe olmuştur.

1945'de los alamos laboratuarlarında oturup kafa kafaya verirler; dünyayı nasıl patlatsak uzaydan şık görünür üzerine. Hidrojen bombası bu şekilde doğan bir projedir. john von Neumann ve Klaus Fuchs da atom bombası üzerinden yeni geliştirmeler yapmaya çalışırlar; biri Macar yahudisidir, diğeri almandır, 1930 lardan itibaren batıda yaşarlar. 1940 ların ortalarında avrupanın ortasında almanlar ve Yahudilerin yaşadıklarından belki de ilham alarak, "bu defa daha işi sıkı halledelim, ortada dünya bırakmazsak aynı şeyler tekrarlanmaz," diye düşünüp projeler üretmektedirler. Birde bu ikiliye Polonyalı matematikçi Stanislaw Ulam katılır ki ortam daha da şenlenir.

Ocak 1950'de ABD Başkanı Harry Truman "hidrojen bombası üzerinde çalışacağız, atom bombası bizi kesmedi," der. 1951 de ilk testte küçük bir termonükleer alev oluşturulur. 1952 de üretim tesisi kurulur. 1953 de artık seri üretim hidrojen bombaları hazırdır.

Ve mart 1, 1954'te, Amerika bikini-marshall adalarında ilk denemeyi yaparlar. Patlamanın gücü Nagazaki ve hiroşimadakinden binlerce kat fazladır. Bombanın tahmini gücü 15 megatondu. 100 milyon ton radysayon atmosfere ve yüzeye yayıldı. 140 km ötedeki Japon balıkçıları bile bundan etkilenmişti. O gün teknelerdeki balıkçıların 12 si öldü Japon sağlık bakanlığına göre 800 e yakın Japon radyosyon kirliliğine maruz kaldı. Ayrıca Ailinginae ve Rongelap mercan adaları ile toplamda bikini-marshall adalarında 20.000 insan radyasyona maruz kalmıştır.

İşte tüm bunlar hep medeniyete ulaşmış insanoğlu halleridir.

dr. who

sürekli ingiliz propagandası pompalayan dizi. dizinin bir bölümünü izlemeye başlamadan önce anti-emperyalist koruma kalkanlarınızı indirmek gerekiyor. bunun için ingiliz emperyalizmi ile ilgili bir kaç makale okunabilir. veya kalkan kuvveti max. seviyede isteniyorsa, yani o bölüm aşırı propaganda içeriyorsa ve bunu önceden spolier yiyerek öğrendiyseniz, bölüm öncesinde ingilterenin hindistanda ne haltlar yediğine şöyle kısa bir belgeselle göz atmanız yeterli olur. tüm bunlara bakıp, bu kadar uğraşa ne gerek var izleme denilebilir, ama doctor karakteri çarpıcı.

Evet, kısaca 10. sezon 9. bölümde yine aynı durum söz konusu.

11 eylül 1973 şili darbesi

Arka planında bolca küresel kapitalistlerin hikayelerini barındırır.

28 eylül 1971'de salvador allende şili'deki amerikan ve kanadalı bakır şirketlerinin 774,000,000 dolarlık "aşırı kar" olarak elde ettiklerini gösteren bir kararname imzalar. "aşırı kar", küreselleşmeyi mali anlamda destekleyen ve latin amerika ülkeleri üzerinde hegomanya kurmak isteyen amerika için hoş olmayan bir terimdir. 1971 seçimlerinde başarı elde eden "unitad popular" halk cephesi lideri allende'nin doktrini içindeki, kamulaştırma yanındaki "aşırı kar" olarak tanımlanan, yani bir yabancı şirketin dünya çapındaki yıllık karının %12'si üzerinden hesaplananarak şili'deki karı ile oranlanan yaptırım eklenmiştir. ortaya çıkan rakam ise bu şirketlerin şili halkına olan borcunu gösteriyordu.

bu zaten son seçimlerden sonra iyice çıldıran amerikan yönetimini daha "acil tedbirler" için düğmeye basmasına sebep olur. evet, o bilinen cıa/dış destekli darbe düğmesi.

ve bunun oval ofisteki yankıları, gezegen tarihe kayıt edildi.

nixon, haldeman, john connally, ve henry kissinger'in 5 ekim 1971'de şili hakkındaki oval ofis konuşma kayıtları için:

http://nixontapeaudio.org/chile/584-003.pdf

kore savaşı

13 mart 1950 de usaf'ın 91. istihbarat filosuna (ki 91. stratejik keşif filosu, nsa altında görev yapan 1917 yılında kurulmuş olan 694. istihbarat grubu altında çalışan bir birimdir) bağlı uzun menzilli keşif uçağı rb-29a, çin halk cumhuriyeti hava sahasına girmiş rutin casusluk görevini yapmaktaydı. tam o sırada yerde bir takım hareketlilikler fark etti. 10.000 metreden pentogon'a ispikleyeceği müthiş bir bilgi ele geçirmişti. neydi bu bilgi? küçük adamlar ve yanlarındaki sarı-kumral uzun adamlar, kızıl yıldız altında daha önce görülmemiş bir savaşçıyı boyuyorlardı. sarıya boyuyorlar ve bu arada şarkı söylüyorlardı.(böyle hayal etmek daha eğlenceli)

neyse, konu ciddi, geri dönelim ciddiyete. amerika'nın güney-doğu asyadaki ilk ve en önemli soğuk savaş istihbaratı da bu şekilde gerçekleşmişti. çin ve rusya arasındaki işbirliği şubat 20 den bu yana vardı ama bunu amerika ve batı hükümetleri bilmiyordu. bu ilk soğuk savaş istihbaratındaki bilgi şuydu:

"sovyetler çin'e 20 adet yeni nesil savaşçı jet konuçlandırdı."

evet istihbarat doğruydu, ve bunlar mig-15 lerdi. 30 temmuza gelinceye kadar sovyet 106. hava bölüğü pilotları çinli pilotları eğitti. sam amcanın filoları rüzgar ekip kabus biçerken, mig-15 ler halkın içinde kısa sürede sevilmişti. nasıl sevilmesinler? haziran 25 te kuzey-güney arasında gelişenlerden sonra amerika birleşik devletleri birleşmiş milletlere asker gönderilmesi kararı aldırmıştı. bu kararla koreye koşarak gidenler arasında kimler yoktu ki, usaf, kraliyet 7. hava birliği, avustralya kraliyet hava kuvvetleri ve saire. duyan gelmiş gibi oldu bir anda kore semaları. özellikle b-29 stratejik bombandıman uçakları kadın erkek, halk çocuk dinlemiyordu. getirdikleri demokrasiyi herkes ilk elden tatsın istiyorlardı. kuzey kore binlerce kayıp veriyor, gazeteler b-29 ların aydaki kraterler gibi delikler açtığını yazıyorlardı. hatta 1944-1945 yıllarında almanlarla savaşan ve sonra korede savaşan mig-15 pilotları eğiten albay e.pepelyaev bu manzara karşısında şöyle diyecekti:

"almanlar bile bunu yapmadı."

mig-15 ler b-29 ların önünü kesmek için planlanmıştı, kuzey kore halkı onları nasıl sevmesin! mig-15 lerin eşdeğeri f-86 ile kombat becerileri arasında büyük bir fark yoktu. ancak f-86 daha ağır tonajdaydı, bunu yüklenebilmesi için motoru mig-15 ten daha güçlüydü. buna karşılık f-86 alçak irtifada iyi yatay manevra yapabilirken, mig-15 yüksek iritfada ve dikey manevrası kuvvetliydi. yani bu şu demekti, eğer uzaktan düşük rakımda bir mig-15 görülürse onun peşinden yüksek irtifaya çıkamayacaktı f-86 lar. nitekim öylede oldu. bu hava muharebesini kazanmak için değil, muharabenin bilgi ve aktif savunması için öngörülmüş bir başarıdır.

sovyet pilotların eğittikleri koreli ve çinli subayların bir çoğu daha sonra uçan aslar olmuştur. ve o günlerde 25 li yaşlarında olan bu genç koreliler halk kahramanıdır artık. dostluk ve emperyalizme karşı vatan savunması-mücadele bir zamanlar daha anlamlıydı. yine bir başka eğitmen s. karamarenko koreli pilotların bir yudum su içmek için bile zaman harcamadan öğrenme isteklerini şaka yollu şöyle ifade eder:

"bizlerde votkayı azaltmıştık."

1951 ekim ayında e. pepelyeav it dalaşı sonrasında düşürdüğü f-86 nın acil incelenmesi için moskova'dan emir gelir, böylece daha yakından tetkik edilecektir f-86. muharebe sırasında mig-15 pilotları arasında yaygın bir şüphe vardı. sanki f-86 pilotları kuyruktan bir şekilde kendi hareketlerini görüyor hissine sahiplerdi. uçakta kuyruk koruma radar sistemi olabilir miydi? ama ele geçen f-86 incelendiğinde şunu gördüler. ortada f-86'nın kambur bir şekilde çıkıntısı vardı. bunun sebebi pilotun yükseliğini görmeyi engelleyici bir konum yaratılmasıydı. mig-15 pilotları kokpite oturduğunda yalnızca omuz ve baş görünürdeyken, f-86 pilotları neredeyse bellerine kadar görünürde ve herşeyi görebilir konumdalardı. bu bilgi bazı şeyleri değiştirecekti.

sonuçta 38. paralelin altında ve üstünde mig-15 lerin varlığı savaşın seyri değişmiştir. yankee'lerin abartılı kahramanlık hikayelerine kıyasla kore savaşında birçok rus, çinli ve koreli mig-15 pilotu gerçek anlamda kahramanlık hikayesi yazmıştır gezegen dünya tarihene. hepsine saygıyla...

linç etmek

Kelime menşei doğrudan Amerikalıdır. Yani kısaca “made in USA”. Daha uzunca irdelemek istersek bu kelimenin ilk kullanıldığı yılların Amerikan devrimi sırasında olduğunu görürüz. 1700 lerin ikinci yarısında yaşamış olan Virginia'lı Charles Lynch adında bir toprak ağası ve politikacı, İngilizler ile işbirliği içinde olan kraliyet destekçilerini herhangi bir mahkeme olmaksızın bir yıla yakın süre ile hapiste tutmuştur. “Bir toprak ağası olan politikacı insanları kendi kafasına göre nasıl hapiste tutar?” sorusunun yanıtı, “kendisi aynı zamanda kanun dışı yargıçlık yaptığı için sakınca teşkil etmemiş toplum tarafından,” şeklindedir.

“Lynch's Law”, “Lynch'in kanunu” da Amerikan tarihindeki yerini almıştır böylelikle.

Linç etmek fiilinin tam karşılığı, “mahkeme olmadan cezalandırmak” tır.

Bu fiili gerçekleştirenler, yetkisi olmayan yasa dışı infazcılar ve geniş kitlesel kalabalıklardır. Amerikan iç savaşı öncesinde ve sırasında linç etmek özellikle güney eyaletlerinde bir kültür olarak vücut bulmuş ve özellikle Afrikalı Amerikalılar (African-Americans) üzerinde uygulanmaya başlamıştır. Ancak Amerikan tarihine bakınca ilk toplu ve büyük linç eyleminin afrikalı amerikalılara değil, çinlilere uygulandığını görürüz. 1871 tarihinde, Los Angeles'ta 18 çinli yerleşimci büyük bir kalabalık tarafından önce işkenceye uğramış sonrasında asılmıştır.

Çinli yerleşimcilerin linç edilmesi Amerikan tarihinde çok vurgulanmaz. Hatta Los Angeles'ta yaşayanların çoğunluğu bile bundan habersiz olduklarını dile getiriyor. Onlarında pek suçu yok, çünkü bu katliam hakkında elle tutulur şekilde yalnızca bir belgesel film, ve yine yalnızca iki kitap yayınlanmıştır bugüne kadar. Hollywood'un Oscarlık performans gösterecek çinli bulamadıkları için mi yoksa “deşmeyelim bu konuyu, gezegende 1,4 milyar çinli yaşıyor, başımıza ne gelir sonra,” diye düşündükleri için mi, bilinmez.

Linç etmek, 1780 ler ile 1968 arasında yani yaklaşık 200 yıl boyunca, özellikle Afrikalı Amerikalıları ortadan kaldırmak için beyaz Amerikalı yerleşimciler tarafından uygulanmıştır. Ku Klux Klan a göre mesela, -ortadan kaldırmak terimini pek beğenmemiş olacaklar ki- onlar için linç etmek, “Afrikalı Amerikalıları kontrol altına almak,” demektir. Ku Klux Klan suç örgütünün paramiliter grupları tarafından linç edilerek öldürülen 3,446 Afrikalı Amerikalı vardır. Bu insanların neredeyse tamamı güney eyaletlerinde öldürülmüştür. Aslında öldürülmüştür kelimesi hafif kalmakta, vahşice katledilmişlerdir demek daha doğrudur. Hakkında fikir sahibi olmak için buradaki https://cont.ws/@grubz/379742 gerçek görsel ve fotoğraflara bakılabilinir.

2000 li yıllara geldiğimizde linç etmenin artık olmadığını düşünmek yanlıştır. Linç etmek iki yönlü olarak devam etmektedir. Fiili olarak Afganistandan Filistine, Güney ve orta Afrikadan Güney ve orta amerikadaki latin ülkelerine kadar uzanan geniş bir yelpazede insanlar toplu kalabalıkların elinde vahşice katledilmektedirler. İkincil olarak psikolojik linç kültürü de artık literatürde yerini almıştır.

Fiili ve/veya psikolojik, her ikisinin de temelinde cahil toplulukların kontrol dışı hareketini görüyor olsakta aslında, bu olayların arka planında oldukça bilinçli ve belirli bir amaca doğru hareket etmekte olan daha etkin gruplar barınmaktadır.

Psikolojik linçlerde fiziki bir zararın ilk başta görülmemesi bunun asla olmayayacağı anlamına gelmez. Çünkü linç grupları herhangi bir ideolojinin alt grubu olmamakla birlikte gerçekte tümevarımdan faşizm ideolojisinin yan koludurlar. Kavramlar üzerinden hareket etmeyen ancak, toplumsal genel görüşü etki altına almak için genel kanının veya genel kabul edilmişliğin öğelerini saldırı mekanizması olarak kullanırlar. Örneğin Afganistanda 2015 yılında Kuran'ı yaktığı gerekçesi ile linç edilip yakılan kadın buna örnektir, ve bu örnekler artık geneldir. Aslında olayın öncesinde kadına ve ailesine karşı mahalleli tarafından, yalnızlaştırma ve aşağılama suçları işlenmiş ancak yerel yetkililer bunu görmezden gelmiştir. Psikolojik olarak başlayan linç, fiili linçe dönüşmüştür. İkisi arasındaki sınır oldukça incedir.

Okur yazar oranı düşük kesimlerde linç ile karşılaşılması bunun farklı toplumsal katmanlarda olmayacağı anlamına gelmez. Özellikle günümüzde internet üzerinde paylaşılan herhangi bir görüş, bir haber bir yazı sonrasında, eğer ki yazı yaratılmak istenilen genel kabul edilmişliğin öğelerinin dışında ise, bunun üzerinden bilinçli bir saldırı yaratılır. Saldırı elbetteki sözlüdür. Paylaşılan materyalin içeriği üzerinden, paylaşana doğrusal bir baskı oluşturulur. Bu basitçe görülen bir karalama kampanyası olarak ele alınsa dahi, hemen arkasından fiili bir linç olayının gelmeyeceğini düşünmek çok rasyonel değilidir ve daha sonrasında, her farklı sesin bastırılması üzerine yoğunlaşmış faşizan bir takım grupların gücü ele alma psikolojisi ile toplumda baskın güç olma yolunda evrilmeyeceklerini düşünmekte naiflik olur.

Linç etmenin yöntemelerinin 200 yılda bir evrimleştiğini görünce belki de “linç etmek” kelime menşei için “made in USA” dememeliyiz. “Made by human being” demek, belki daha yerinde olur. İstediği zaman psikolojik istediği zaman fiili olarak bu suçu azimle işleyen insan oğlu, belki bir iki yüzyıl sonra bunun başka bir yolunu daha bulur.

alexander belyaev

smolensk rusya'da mart 16, 1884 te doğmuş olan rusların ilk bilim kurgu üstatlarından biridir.

ona olayları önceden tahmin yeteneği üzerine rusların jules verne'i de denir. bu öngörülerin en ünlüsü jacques-yves cousteau tarafından 1943 yılında icat olunan basınçlı hava ile oksijen tüpü ve suni ışık sistem buluşunun yer aldığı kitabı "amphibian man" (1928) dir.

"the air seller" isimli romanında (1929) gelecekteki hava kirliliğini öngörmüştür.

"ketz star" (1936) konstantin tsiolkovski- roket bilimin kurucularından- ile yazışmaları sonucunda ortaya çıkmış bir eser olup, burada da bir uzay istasyonun nasıl çalışabileceği fikirleri yer almıştır.

"the lord of the world" (1926)de ise radyo dalgalarının iletimi üzerinden bir makinenin başka bir aparata belirli bir mesafeden ulaşması ve düşüncelerini/komutlarını iletmesi söz konusudur. insansız hava araçlarının uzaktan kullanımı gibi prototip bir silah olarak.

"the man who lost his face" (1929) plastik cerrahi ile yüz değişiminin etkileri vardır.

1940'ta son romanı "ariel"i yazdıktan kısa süre sonra dünya yılı 1943'de gezegeni terk etti.

ve belyaev'in hayatının büyük kısmı, birçok sağlam bilim kurgu üstadı gibi fakirlik içinde geçmiştir.

savaş bitmeden iki yıl önce, leningrad'ın bir banliyösünde nazi kuşatması altında açlıktan ölmüştür. aynı akıbeti paylaşan birçoklarıyla beraber toplu mezarlığa gömülür. onun kitaplarını okumuş olan bir nazi subayı, gömülmeden önce, çocukken onun kitaplarının almanya çevirilerini beğeni ile okuduğunu söyleyecektir.

karısına bıraktığı notta ise "bu yeryüzünde benim hiçbir parçamı aramaya kalkmayın. seni cennete bekliyorum, senin ariel'in." şeklinde bir not bırakır.

alexander belyaev'e saygıyla.

suriyeli mülteciler

Küresel göç çağının önemli aktörleridir. Henüz kendileri bile farkında değil bunun. Büyük bir nüfussal değişim çağının neredeyse öncüleri konumundadırlar.

Suriyeli mülteciler meselesinin gezegen üzerinde çözümü için henüz daha çok erken. gezegen dünya hep aynı şeyi paralel şekilde yaşar, bir döngü halinde, hatta buna bazı fizikçiler, "yaşamlarımız bir bilgisayar simülasyonu, hep aynı şeyleri yaşıyoruz" bile dediler. ama bu ayrı bir konu.

Benzer mülteci meseleleri daha öncede yaşanmıştı.

vietnam savaşından hemen sonra, (değil elbette yahu epey sonra, o kadar evrilmedi henüz gezegen dünya insanları) 1979 yılında isviçre'de vietnamlı mülteci sorununa dair konferanslar başladı. asıl başlama sebebi tabi ki mültecilerin sığındıkları ülkelerdeki yarattıkları mali ve sosyolojik durum ile ilgiliydi. dünya 2013 yılından bu yana yedi denizde mültecilerin tekneler üzerinde mahvoluşunu seyredip derin bir "vah!" çekiyor ama aslında herşey hikaye, bir şekil ikyüzlülük. bu yaşananlar ilk değildi sonda olmayacak.

aynı şekilde, vietnam savaşında savaştan kaçan vietnamlılar tekneler ile diğer ülkere sığınmaya çalışmıştı, on binlercesi deniz üzerinde öldü, on binlercesi açlık ve sefalet içinde aylarca deniz üzerinde kaldı. hatta onların bir adı vardı: tekne insanları. isteyen boat people yazıp araştırabilir. ancak rakamlarına wikipediaya veya ana akım medyaya bakıp güvenmeyin. sığınmacı vietnamlılar, birçok ülkeye gitmeye çalıştı, bazıları onları aldı, bazıları geri sepetledi. hatta bazıları onları kabul etti ama sağlam bir zemin üzerinde ev kurmalarına izin vermedi. mesela kamboçya. kamboçyadaki nehir üzerindeki ayaklı yüzen evler klasik vietnam mimarisidir, vietnamlılar bu çözümü kendi ülkelerinde bulmuşlardı, önemli olan hayatta kalmaktı zaten.

aslında ilk olarak 1950'lerin başlarında dünya tekne insanları ile tanışmıştı: birinci çinhindi savaşında; yani fransızların orda ne halt ettiklerini sorgulanması gereken yıllarda! ama karşı taraf fransa olunca bu tekne insanları batı medyasında yankı bulmadı. ama vietnam savaşı ile karşı taraf rusya olunca, savaş sırasında gözlemci olan anglo-amerikan ve fransızlara göre bunun suçlusu elbette rusya'nın ve kuzey vietnamlıların saldırıları idi. güney vietnamlılar onlardan kaçıyordu. hep öyledir zaten, komünistler hep suçludur emperyalistler için. hırsızın hiç suçu yoktur.

yıl 1977'de ilginç bir olay yaşanmıştı bu keşmekeşin içinde. israil kuru yük gemisi yuval, taiwan'dan epey uzakta üzerinde beyaz bayrak salllanan bir tekneden 66 vietnamlıyı kurtarmış ve israil'e getirmişti. hatta yitzhak rabin'in ve karısının yasal olmayan şekilde yüklü döviz hesabı olduğuna dair ülkesinde skandal yaşadığı günlerdi. kurtarılan bu vietnamlı mültecilere politik sığınma hakkı verildi. bu olay iyi bir izlenim bırakmıştı, bunu görünce 1978-1979 yıllarında israil iki tur daha mülteci getirdi, toplam sayı 350 olmuştu. çoğu israil'de lokanta açtı, ama yine çoğu 1990 larda amerikaya göç ettiler. israil'deki ilk uzak doğulu restoranlar vietnamlılara aittir, ve şu anda bile orada, çince sandığınız bir lokanta ismi, sizi şaşırtabilir vietnamca olduğunu öğrendiğinizde.

işte bu şekilde kuru yük gemileri ile çıkış yolu bulamayanlar bir çok ülkenin sınırında kamplarda bekletildi. 1989 yılına kadar yalnızca güney asya ülkelerindeki kamplardaki vietnamlı sayısı, 1989 yılı cenevre konferansı rakamına göre 530.000 kişidir. bunun dışında ıraktan, kanada'ya kadar geniş bir yelpaze içinde bir çok ülkeye vietnamlı mülteci ulaşabilmiştir. kanada'ya ilk başta alınan vietnamlı mülteci sayısı 50,000 dir örneğin. amerika ise daha büyük sayıda almıştır. şu anda yaklaşık 1,5 milyon vietnamlı amerika'da yaşıyor.

şu anda demişken, obama döneminde dört yıl içinde 1 milyon müslüman mülteci kabul edileceğini, bunlara 10,000 suriyeli ekleyebileceklerini söylenmişti. şu şekilde okuyalım haberi, "1 milyon müslüman mülteci ama suriyeli değil, 1 milyonun yanında yalnzca 10 bin suriyeli." yani vietnam savaşı sonunda yaklaşık 750,000 vietnamlıyı kabul etmiş amerikan hükümeti, suriye savaşında hiç rolü yokmuş gibi davranmaya çoktan başlamıştı zaten. Trump yönetimi ile aslında hiçbir farkı yoktur Obama yönetiminin, söylemler dışında.

bu klasik bir yaklaşımdır. emperyalist elitler yaşadıklarından ders alır kendi adlarına, maddi kazançlı çıkar, ama diğerleri için aynı şey geçerli değil. Daha bunun arkasında on yıllar var. gelecek on yıllar içinde, suriyeli mülteci sorunu cenevreden birleşmiş milletlere birçok yerde görüşülecek. insan hayatları üzerinden pazarlık yapılacak. niceleri ölecek, niceleri savrulacak. yine de bir çözüme kavuşmayacak. eğer bir gerizekalı nükleer bomba patlatmaz ve seyri değiştirmez ise, bir kırk yıl içinde suriyeli mülteci sorunu çözümünün artık sonuna geldiğini görebilirsiniz.

the borgias

borgia ailesinin roma katolik kilisesine nasıl kazık attığını gösteren dizi.

söylentilere göre, hatta bu kazığın boyutu öyle büyüktür ki 2000'li yıllarda bile, gezegen üzerinde hala resmedilen isa'nın portresindeki yüz, ailenin büyük oğlu cesare borgia'ya aittir.

pek tabi bu, paralel yahudi lobisinin veya paralel ortodoksların veya bilumum diğer dinlerin paralel yapılarının öne sürdüğü bir tez olabilir. zaten dinler arası dialog böyle bir şey değil mi, hepsi birbiri ile paralel. diğer yandan dizide görüldüğü gibi, bolca resmedilmeyi seven, da vinci gibi bir büyük deha ile irtibatta olan, tüm bunların yanında dünyevi hayata sıkı sıkıya bağlı bir aile. hatta dünyevi hayatın kaynağı kendileri olan bir aile borgia ailesi. kim takar tanrıyı modunda yaşamışlar. ruhani dünya ile yakından uzaktan ilgileri yok; gerçekten kutsanmışlar sanırım. belki de isa'nın portesini müminlerine son ve gerçek ebedi aptallık göstergesi olması için, bir şaka olarak bırakmışlardır.

rudyard kipling

oseph rudyard kipling, george orwell'ın “ingiliz emperyalizmi şairi” olarak, haklı biçimde sıfatlandırdığı, 1907 nobel edebiyat ödülü sahibi, ingiliz yazar, şair ve romancıdır. hindistan bombay'da 1865 dünya yılında doğan kipling'in eserlerinin hala çoğu batı üniversitesinde, kıymete değer şekilde müfredata konulması, ingiliz siyasetinin asla vazgeçemeyeceği, emperyalizmin parlayan ışığı olmaya devam ettiğini gösterir. ingiliz sömürgeci siyasetinin hindistan'da yaşattığı tüm acıların alt dayanaklarından, edebiyat branşı sorumlusu gibi hareket etmiştir.

winston churchill

ingiltere'nin inatçı bir şekilde, sosyalizm ve komunizm düşmanı olan tarihi liderlerinden biri.

şüphesiz bir italyan faşizmi hayranıydı. 1920 yılında mussolini'ye hitaben şöyle diyordu:
"eğer ben bir italyan olsaydım, baştan sona tüm kalbimle leninizmin hayvani iştahı ve tutkularına karşı sizinle olurdum. fakat biz ingiltere'de aynı ölümcül şekilde bu tehlike ile savaşmak zorunda değiliz. bizim bunu yapmak için kendi yöntemlerimiz var."

ve ingiltere're işçi sınıfının mücadelesinde, 1926 daki büyük grevde yaşanılanlar gibi, "kendi yöntemlerimiz" ile ne demek istediğini iyi anlatmıştır.

italyan faşizmine hayranlığına rağmen, nazi almanyası faşizmi güçlenince, kendisini faşizm karşıtı olarak göstermek zorunluluğu ortaya çıkmıştır. çünkü emperyalizm söz konusu olunca, hiç bir imparatorluk, başka bir imparatorluğun büyümesini istemez.

ancak nükteli mizahi zekaya sahip bir insandır. bu konuda hakkını yemek olmaz.

patrice lumumba

patrice émery lumumba cıa'in üst düzey yetkilileri tarafından planlı şekilde öldürülmüş bir devrimcidir. o sırada kongo topraklarını sözde korumak için bulunan birleşmiş milletler yetkillileri de bu suça ortak olmuştur.

1960 yılında cıa tarafından biyokimyager sidney gottlieb'e afrika kıtasındaki karakteristik hastalıklardan oluşabilecek, zehirli bir içerik yapması için görev verilmiştir. s. gottlieb bu görevi başarı ile yerine getirmiş, 1960 eylül ayında kongo'ya amerikan büyükelçiliğine bu zehiri getirmiştir. birleşmiş milletler görevlileri burada devreye giriyor. hep birlikte, lumumba'nın evini görünürde korumak için orada bulunan bu kişiler, bu zehiri lumumba'nın dişmacununa mı koysak ya da ağızdan alabileceği bir yiyeceğe mi enjekte etsek tartışması yaşarlar. aynı sırada ateşli silahlar kullanmak gibi bir seçenek karşısında, "cinayet son seçenek(!)" olarak görülmüş ve reddedilmiştir.

zehiri buzdolabında saklayan ve gün sayanlar bir süre sonra zehir toksik özelliklerini kaybedince bu plan işlevselliğini yitirmiştir.

kilt

tartan kumaşlardan, farklı renk ve dokumalardan oluşur. her biri bulunduğu bölgedeki ağaçlardan veya çiçeklerin renklerinden renk alır. bu da 16. yy civarından itibaren karşıdan gelen iskoçun eteğindeki renklere bakarak hangi yöreden olduğunun anlaşılmasını sağlar. kolaylıkla gelen kişinin klanının ne olduğu, dost musun düşman mısın, parola nedir ve saire sorulara gerek kalmadan bilinir.

yalnızca bu da öğrenilmez. bunun yanı sıra, hangi işi yaptığı da tahmin edilir.

1 renkli olanlar- hizmetli
2 renkli olanlar- çiftçi
3 renkli onlalar- memur
5 renkli olanlar- kaptan
6 renkli olanlar- şair
7 renkli olanlar- lider