confessions
  1. toplam entry 423
  2. takipçi 0
  3. puan 1239

7 ekim 2007 şırnak terör saldırısı

an itibarı ile sol bölümde

7 ekim 2007 sirnak terör saldırısı (7)
kaplumbaga ciftlesmesi (10)
oha dedirten ruyalar (10)

görünce güzide bilgiclerimizle ilgili olarak derin düsüncelere meyletmeme neden olmus yurek yangını. hayattayken kimsenin aldırmadığı bu aslanları sadece ölürken anmak zaten çok ikiyüzlü bir davranış ama böylesine bir trajedi sırsında dahi o gerizekalı geyiklere devam etmek nasıl bir saygısızlık, nasıl bir vicdan yoksunluğudur algılayamıyorum.

hergün aynı andavallıkla yasamaya devam edelim zaten şehit olanlar bir grup insan modeli değil mi, zaten dünyanın kendi ekseni donumuzun içinde değil mi, zaten sozluk sadece karı bulmaya yarayan bir kırık egolar sergisi değil mi?

sevgili şehitlerimiz; öldünüz. beni affedin ama zaten hep ölüydünüz. bu yüzden de daha toprağa bile düşmeden tıpkı atalarınız, analarınız gibi unutuldunuz.

geberit

bol alkollu bir gecede, zıbarılan barın tuvaletinde karşılaşıldığı zaman ’bana birşey mi anlatmaya çalışıyor acaba’ diye adamı paranoyak hale getirip, kişinin ’bak arkadaşların evleniyor, adam gibi düzgün ilişkiler kurdular, sen hala boyle serseri serseri takılıyorsun, ne derdin var da bu kadar içiyorsun, adam olamayacak mısın sen, allah senin cezanı versin, geber ulan, geber it’ gibi özeleştiri yapmasına sebep olan dualist, felsefi pisuvar markası.

iran a şeriat özgürlük vaatleriyle geldi

soner yalcın’ın bugünkü yazısının baslığı. tam olarak ’iran’a şeriat ’demokrasi’ ve ’özgürlük’ vaatleriyle geldi.’ şeklindedir 50 karakter kısıtlamasından bu şekilde taşıyabildim.

yazının tamamı aşagıdadır. bence fazla bir yoruma ihtiyaç duymamaktadır. yazının orjinali için:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/7341379.asp?yazarid=218

(bkz:iran devrimi)

iran’a şeriat ’demokrasi’ ve ’özgürlük’ vaatleriyle geldi


akp’nin anayasa tasarısı hazırlıkları, türkiye’nin bir saklı gündeminin doğmasına neden oldu: "darbe mi? şeriat mı?" işte türkiye’nin gizli gündemi bu soru. herkes bunu tartışıyor. ne rastlantı; yıllar önce, islam devriminden önce benzer soru iran’ın da gündemindeydi. iranlı solcular, demokratlar, liberaller ve milliyetçiler bu soruyu tartışıyordu, darbeye karşı çıkıyorlardı. gelin iran’ın islam devrimi öncesi ve sonrası günlerine gidelim. bir de, "mahalle baskısı" var mıymış görelim.


merhaba. benim adım bahman nirumand. iranlı bir gazeteci-yazarım.

şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.

ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.

evet, humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.

şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.

yanıldık. kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.

üzerinde durmadik

her şey 14 ocak 1979 tarihinde değişti. şah, iran’ı terk etti. ardından iran tarihinin en büyük yürüyüşü tahran’da yapıldı. sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.

fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.

pek üzerinde durmadık bu olayın, "hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.

ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "islam mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.

haberi ciddiye almadık; "üç beş sapsızın işi" dedik.

bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.

biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.

"müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.

bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!

peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.

biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "ittifak" "eylem birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.

geçiş sancilari sandik

humeyni, "bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.

şiraz’da "islam mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. benzer olay tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.

sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.

şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..

oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. alınan her kararda "tamam bu sonuncusu" diyorduk. ama arkası hep geliyordu.

kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.

kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.

aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.

biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! abartmaya gerek yoktu.

hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.

referandum oyunu

üç ay önce humeyni, paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri islam düşmanı ilan etmişti.

bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.

mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.

referandum meselesini gündeme getirdiler. halka soracaklardı: "islam cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"

kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?

yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "islam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"

biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. islam cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"

ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.

sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.

mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.

halki anlayamadik

mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.

örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "ayendegan" gazetesi’ni kapattırdılar. sıra sonra "keyhan" gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.

tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.

özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.

sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.

örtünmek moda oldu!

tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.

komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal islamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.

şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.

milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.

kaçanlardan biri de bendim.

umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.

(not: bu metin, bahman nirumand’ın "iran" kitabından derlenmiştir.)

türkiye’nin iran benzerliği çok şaşırtıcı

önce bir tespit yapalım:

diyorlar ki, "türkiye, iran’a benzemez!"

yanılıyorlar.

bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:

19. yüzyılda ingiltere’nin osmanlı devleti gibi iran üzerinde de nüfuzu vardı.

iki ülke de tarım ülkesiydi.

20. yüzyıl başında, -iran 1906; osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.

her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:

iran’da subay rıza han (pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "şah" ilan etti.

türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen mustafa kemal atatürk’tü.

her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. kılıf kıyafet devrimi yaptılar.

bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.

iran 1940’ta, türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.

iran’da 1951’de, türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.

iran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.

cia, iran’daki darbeci musaddık’ı yıktı. yerine tekrar şah rıza pehlevi’yi getirdi. şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.

türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.

1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve islamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.

aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. abd "abi" rolündeydi. düşman ise komünizmdi.

her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.

sol muhalefetin ezildiği dönemde islamcı hareketler güçlendi.

yeşil kuşak projesi

burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.

sovyetler birliği, afganistan’a girmişti.

abd’nin kontrolündeki şah, iran’ı terk etmişti. türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.

soğuk savaş döneminde siz abd’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?

iran’da sovyetler birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.

türkiye’de 12 eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, islamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.

abd, şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. iran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.

şah rıza pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "amerika ve ingiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.

abd, sovyetler birliği’ni islam ülkeleriyle kuşatıp içindeki islamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.

bu nedenle iranlı subaylara hep engel oldu.

örneğin: şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat başbakan bahtiyar "islam cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.

genelkurmay başkanı karabagi, bahtiyar’ı destekliyordu.

bahtiyar, abd ve ingiltere’ye danıştı. tabii ki destek alamadı.

mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.

sonunda humeyni, tahran’a geldi. yerleştiği "refah okulu"nda, liberal-islamcı mehdi bazargan’ı başbakan ilan ettiğini açıkladı. abd ve avrupa bu "ılımlı islamcı" atamadan mutlu oldu.

ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.

son hedefleri, halkın oylarıyla cumhurbaşkanı olan liberal müslüman beni sadr idi.

askerler bu kez beni sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.

mollalar iktidara yerleşti. "ilımlı islam" istemiyorlardı!

destek esnaftan

iran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. sadece 1963’te şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. bu nedenle humeyni, türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.

durum aslında bizim nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. neyse...

türkiye’deki islami hareketler ile iran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?

yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:

mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu bazar esnafıydı.

mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. bunun sebebi, özerklik için harekete geçen azeri, kürt, beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.

ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.

şimdi tekrar başa dönüp soralım: türkiye, iran’a benziyor mu?



abazan

bir hayat tarzı. genelde erkeklerde görülür ama abazan kızlarımız da mevcuttur. abazanlık iki ana grup içinde incelenmesi gereken bir olgudur. bunları aşkın abazanlık ve içkin abazanlık olarak adlandırmayı öneriyorum.

aşkın abazanlık; bireyin hayatını aşan, onu sarmalayan kozmik bir varlık döngüsüdür. kişinin sevişgenliğe geçmeden önceki orasını burasını kurcalayan şapşal (keşif dönemi) formatıyla vücut bulup yıllar sonra yaşamsal gücün vücuttan çekilmeye başlamasıyla tamamlanır. bireyin hayatını kapsayıcıdır, birey ondan uzaklaştığını düşünse de ortadan kaybolmaz. içinden gelinen ve geri dönülendir.

içkin abazanlık ise aşkın abazanlıktaki bilinç boşluğunun doldurulmuş halidir. kişi keşif döneminden sevişgen döneme geçmekte bir takım sıkıntılarla karşılaşır. bu sıkıntıların sonucun da kişinin kafasında yarattığı sevişgenlik arkaik bir ülküye dönüşür. bu hayal artık varolan sevişgenlik çeşitleriyle tatmin edilemez hale gelmiştir. kişi abazanlığı içselleştirmiştir. sevişgen dünyada aradığını bulamayan abazan bir tür meditasyon olarak tanımlayabileceğimiz masturbasyonla kendi gerçekliğini yaratma yolunu seçer. içkin abazan artık kendi kozmik evrenindeki ruyalarla yaşar gerçek dünyayla sadece görsel bir ililşki kurar. aradığı birtek şey vardır kusursuz masturbasyon. onu bulana kadar sayısız kere denemekten asla yorulmaz. fakat içkin abazan da sonunda aşkın abazanlığa bir başka deyiş ile kaynağa geri dönecektir.

cyranonunburnu

şu tirada konu olmuş burundur:
soylulardan kendini beğenmiş bir soylu olan valvert, cyrano’yu küçük düşürmek ister.
valvert: -siz! sizin burnunuz... burnunuz... çok büyük. çok.
cyrano: -hepsi bu mu?
valvert: -evet.
cyrano: - bu kadarı az delikanlı! asıl iş edada.
mesela bak, hoyratça, "burnum böyle olsaydı mösyö, mutlak dibinden kestirirdim!"
dostça, "yana yatmaz mı? senden önce davranıp kadehe batmaz mı?"
tarifle, "burun değil bir kere, coğrafyada böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!"
mütecessis, "acaba ne işe yarar bu alet? makas kutusu mudur, divit midir, izah et?"
zarifhane, "kuşları sevdiğiniz besbelli! yorulmasın diye yavrucaklar, temelli tünek kurmuşsunuz!"
pürneşe, "birader şu koskocaman burunla tütün içince, komşu yangın var demiyor mu?"
müdebbir; "aman yavrum! bu ağırlıkla yere düşmenden korkuyorum!"
müşfik, "yaptırın ona küçük bir şemsiye, yazın fazla güneşten rengi solmasın diye!"
âlimane, "görmüşüm aristophanes’de belki hippocampelephantocamelos adındaki hayvanın burnu gayet büyükmüş! sen ne dersin?"
nobran, "zaten bilirim, sen misafir seversin; bu şapka asmak için mükemmel icat!"
şairane, "ey burun, bütün cihana inat, seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir tek rüzgâr bulunamaz, karayel müstesnadır!"
hazin, "bir de kanarsa, kızıldeniz! ne bela!"
hayran, "lavantacıya ne mükemmel tabela!"
lirik, "bu tanrıların bindiği bir gemidir!"
safiyane, "abide ne günleri gezilir?"
hürmetkârane, "mösyö, kibarsınız muhakkak, yoksa var mı cumba sahibi olmak!"
köylü, "vış anam! bu ne? bilmem guş muh, balık mıh? yoğusa tohuma kaçmış bir salatalıh mı?"
sivri akıllı, "bunu tombalaya koymalı! kim elinden kaçırmak ister böyle bir malı?"
ve hıçkıra hıçkıra nihayet, pyrame gibi, "bu ne felaket! bu ne musibettir yarabbi! böyle berbat edip de yüzünü sahibini, şimdi de utancından kızarıyor, bak hain!"
-olsaydı biraz nükte, biraz malumatınız, işte karşıma geçer bunları sayardınız. fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar, neyleyeyim cenabıhak ihsan buyurmamışlar!
zaten bir parça icat kudreti olsa bile, böyle seçkin, muhterem huzzar önünde hele, bana bu şakaları yapmazdınız elbet.
ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet bunlardan bir tekinin en ufak başlangıcı, karşınıza bergerac’ın kılıcı!
ben bunları söylerim, oldukça belagatla! başkasından dinlemem fakat tekini bile.
* * *
edmond rostand / cyrano de bergerac / burun tiradı çeviri: sabri esat siyavuşgil.

1 milyon kişiye çağrı

bu ulkede gericilige, somurgecilige, etnik milliyetcilige, cumhuriyetimizin kanla ve gozyasiyla kazanilmis temel degerlerine yapilan saldirilara karsi olan, ahval ve serait nasil olursa olsun direnmekten mucadele etmekten vazgecmeyecek aydinlik yurttaslara yapilan cagri. topragina ve kendisine duydugu saygidan vazgecmeyecek olanlara verilen davet. rahmetli attila ilhan’ın dedigi gibi: ’karamsarliga firsat vermek yok’

http://www.bizkackisiyiz.com/

luciano pavarotti

gücün vücuda ve sese kavuşmuş hali. o kocaman göğüsü, iri başının etrafında uçuşan dağınık saçları, yüzünü çevreleyen sakalı, nessun dorma’nın sonunda tanrıyı bile olduğu yerden zıplatan o görkemli haykırışıyla kükreyen bir aslanı anımsatıp insana kendini güvende hissettiren tenor. huzur içinde yaşıyor.

david cronenberg

filmografisine bir de a history of violance ’ı eklemiş sanatkardır. anlatacağını sukunetle anlatır. genel anlamda değişen şartların insanlarda yarattığı etkilere takıktır. insanların birbiriyle kurduğu iletişim biçimlerini bu değişikliklerin gözlenebileceği monitörler olarak ele alır. bu iletişim biçimlerinden en çok seksi ilginç bulur.
uzun lafın kısası aşmıştır. bildiğimiz filmlerden yapmaz.

cumhuriyet mitingleri

burada yazılan tepkileri okuyup malum seçim sonuçlarını hatırlayınca gazi için üzülmeme, keşke hiçbir şey yapmasaymışsın da buradaki hürriyet kahramanları eğitim alabilme hakkına dahi muhtaç olsaymış diye içimden geçirmeme sebep olan mitinglerdir.
arkadaşlar sömürgeciliğin altında inim inim inlemiş toplumların halini okuyun. adamların sadece eğitim alma (okur-yazar olabilme) hakkını dahi ne büyük mücadeleler sonucunda kazandığını öğrenin.(bkz:endonezya) (bkz:afrika) ... ve lütfen birazcık vicdan sahibi olun. aramızdaki çogu kişinin rahatını bile bozmayıp tatlı tatlı ingilizce pratiğini geliştirmeyi düşüneceği bir ortamda canından başka hiçbirşeyini yanına almadan bu buyuk mücadeleye girişmiş insanların sevgisine layık olmaya çalışın. bu insanları, onların emek emek kurduğu bu cumhuriyetin değerlerini ve bu değerlere hiçbir çıkar gütmeden sahip çıkmaya çalışan insanları lütfen aşağılamayın. gelin tartışalım, akıllı akıllı konuşalım ama önce azıcık vefalı olun.

2 /