confessions

axin ciwan

Yazar

  1. toplam entry 195
  2. takipçi 0
  3. puan -98

ahmet altan


kendini öldürmek

doğaya bakarsanız birbirini öldüren hayvanlar görürsünüz. tarihe bakarsanız birbirini öldüren insanlar görürsünüz.

daha yaradılışlarında bu iki farklı canlı türü, cinayeti ve vahşeti kendi ortak kaderleri olarak getirmişlerdir dünyaya.

binlerce hatta milyonlarca yıldan beri bu cinayetlerini sürdürürler.

hayvanlar hiç değişmemiştir, binlerce yıl önce ne yapıyorlarsa bugün de onu yaparlar.

birbirlerini yok ederek doğanın hayat çemberini çevirirler.

insanlar ise bir yandan doğayı kullanarak doğaya bir şeyler katarlar, bir yandan da bu vahşetten arınmaya uğraşırlar.

hiçbir toplum vahşetten tümüyle arınamamıştır.

ama toplumların vahşetten arınma çabaları, şiddeti hayatın içinden çıkarma uğraşları, öldürmeyi yüceltilecek değil de kınanacak bir eylem olarak görme eğilimleri toplumlar arasındaki "gelişmişlik" farkını yaratır.

gelişmişliğin ölçüsünü belirleyen o toplumların zenginlikleri değil onların vahşete yaklaşım biçimleridir.

savaşlar, cinayetler, suikastlar insan ruhundaki şiddetin en kanlı ve en keskin biçimde ortaya çıktığı noktalardır.

toplumları, bu konulardaki tavırlarıyla ölçebilirsiniz.

şimdi ben size, basitliği beni bile utandıracak kadar basit bir soru sorayım izninizle.

bu basitliğimi bağışlayın, ben gerçekleri ancak böyle sıradan sorularla kavrayabiliyorum.

ben kurtuluş savaşı’yla ilgili bir film çekebilir miyim?

elbette çekebilirim.

peki bu filmde ne anlatabilirim?

türk askerinin kahramanlığını.

yunan askerlerinin kahramanlığını anlatan bir film çekebilir miyim?

böyle bir film çekersem beni över ve ödüllere aday gösterir misiniz?

bunun gerçekçi cevabı "hayır"dır.

yunanlıların kahramanlıklarını anlatan, tümüyle yunanca bir film çekip, türk askerlerinin iki yunan esirini nasıl acımasızca öldürdüğünü göstermeye kalksam bunu hoşgörüyle karşılamazsınız.

böyle bir işe kalkışsam çok büyük bir ihtimalle "türk düşmanı olmakla," "satılmışlıkla," "hainlikle" suçlanırım.

peki ama niye?

niye ben yunanlıların kahramanlıklarını anlatamam?

hiç mi kahraman, yiğit, cesur yunan askeri yoktu o savaşta? hiç mi hayatını tehlikeye atan, ölümün üstüne yürüyen birileri çıkmadı yunan ordusunda?

bütün kahramanlıkları türkler mi yaptı?

aslında bu soruları sormak bile cesaret istiyor bugün bu ülkede, bunu biliyorum.

bu soruları sorabiliyorsam, yunanlıların da kahramanca dövüşmüş olabileceklerini söylüyorsam bu benim cesaretimden kaynaklanmıyor.

bunu yapabilmiş olan birini görmemden kaynaklanıyor bu cüretim.

clint eastwood’un "iwo jima" filmini gördüm. tümüyle japonca çekilmiş.

japon askerlerinin korkularını da, inanılmaz cesaretlerini de, amerikalılara karşı nasıl son askerlerine kadar dövüştüklerini de, amerikalıların japon esirlerini vurduklarını da bir amerikalı anlatıyor.

tarihin en büyük vahşetlerinden birini gerçekleştirerek japonların üstüne atom bombası atan, vietnam’da kanlı kıyımlar yapan, irak’ta ölümcül bir karmaşa yaratan amerika, bütün bunlara rağmen dünyanın en gelişmiş ülkelerinden biri kabul ediliyorsa, bunu politikacılarına, liderlerine, askerlerine, ordusuna, silahlarına değil clint eastwood gibi sanatçılarına borçlu.

bu filmi yapan adamı oscar’a aday gösteren o inanılmaz hoşgörüye borçlu.

amerikan toplumumun bu filmin oynadığı sinemaları yakmamasına, eastwood hakkında "amerikalılığa hakaretten" dava açılması için gösteriler düzenlememesine, bu ünlü sinemacıyı "ölümle" tehdit etmemesine borçlu.

kongre’de "bu adam bizi sırtımızdan bıçaklıyor" diye bağıran politikacılarının olmamasına borçlu.

amerikan devleti dünyanın bütün devletleri gibi hatta çoğundan daha fazla vahşi ama o vahşetin kaynağı olan toplumda, o vahşeti temizlemeye çalışan, o vahşeti eleştiren başka bir yapı daha var.

amerika ile türkiye’yi kıyaslarsak, aramızdaki farkı politik liderler, siyasetçiler, askerler yaratmıyor, aramızdaki fark clint eastwood’un yaptığı film.

o filmde japonlar "düşman" değil.

o filmde japonlar "insan."

akılsızları var, korkakları var, cesurları var, akıllıları var.

amerikalı bir sanatçı yaptığı filmde "düşmanı" "insana" dönüştürüyor.

biz "düşmanımızı" "insan" olarak anlatabilir miyiz?

iwo jima filminde yaşananların üzerinden yaklaşık 60 yıl geçti.

biz ondan çok daha önce olan birinci dünya savaşı’nda ve sonrasında yaşananları, "düşmanlarımızı" "insan" olarak gösterecek bir biçimde anlatabilir miyiz?

ermeni tehcirinin filmini, "ermenileri" korkularıyla, cesaretleriyle, yiğitlikleriyle, başlarına gelen felaketlerle göstererek çekebilir miyiz?

ya da çok cesur ve akıllı bir yunan komutanını anlatabilir miyiz?

anlatamayız.

niye?

niye anlatamıyoruz?

niye böyle bir film yapmaya kalksak büyük bir tepkiyle karşılaşırız?

eğer biz "kurtuluş savaşı’nda topraklarımızı ve özgürlüğümüzü savunuyorduk, bizim davamız kutsal bir davaydı, saldırganları neden cesur insanlar olarak göstermek isteyelim" dersek.

amerikalılar da "japonlar topraklarımıza saldırarak yüz binlerce çocuğumuzun öldüğü bir savaşa sürüklediler bizi, biz sadece kendimizi değil bütün dünyanın özgürlüğünü faşizme karşı korumak için savaştık, niye saldırgan faşistlerin insani yanlarını gösterelim ki?" diyebilirler.

bunu söylediklerinde bizden daha az haklı olmazlar. ama böyle bir filmi oscar’a aday gösterebiliyorlar.

biz o filmde bir amerikan esirini öldüren japonları da, bir japon esirini öldüren amerikalıları da görüyoruz.

"hiçbir işe yaramayan bu çorak ada için ölmeye değmez" diyen japon askerini de.

"aslında en iyisi bu adayı denizin dibine yollamak, bu adada hiçbir şansımız yok" diyen ve gerçeği görmesine rağmen o adaya gönüllü gelen olimpiyat şampiyonu bir japon subayını da görüyoruz.

amerikalılarla çarpışmak için en doğru, en akıllı stratejiyi oluşturan cesur japon generalini de.

o generalin akıllıca verdiği emirleri onun "amerikan sempatizanlığına" bağlayıp, emirlerine itaat etmeyerek birçok askerin ölümüne neden japon subaylarını da seyrediyoruz.

yaralı bir amerikalı esirle dostça sohbet eden japon subayını da.

o amerikalı esire annesinin gönderdiği mektubu okuduklarında, "onun annesi de benim annem gibi yazmış" diyen japon askerini de izliyoruz.

cesareti akıldan üstün tutan japon subayları olduğu gibi.

cesarete aklı da katan japon subayları olduğunu da anlıyoruz.

ve, şunu fark ediyoruz.

bugüne kadar yapılmış bütün amerikan filmlerinde biz amerikan askerlerini japonlara karşı tutarken.

bu filmde japonları amerikalılara karşı tutuyoruz.

ve, amerikalılarla japonlar arasında bir fark olmadığını anlıyoruz.

hepsi insan.

zaaflarıyla, cesaretleriyle, korkularıyla, vahşetleriyle insan onlar.

işte bunu anladığımız anda.

ruhumuzdaki vahşet siniyor.

neredeyse yok oluyor.

çünkü vahşet ancak "düşmanın" insan olduğunu unutmakla ortaya çıkabiliyor.

"düşmanın" da bir insan olduğunu.

bir annesi, bir babası.

sevdiği bir çocuğu.

kaygıları.

korkuları.

aşkları olduğunu fark ettiğimizde artık ona düşman olamıyoruz.

onu rahatlıkla öldüremiyoruz.

düşmanımızın bir insan olduğunu kavradığımız anda, içimizdeki vahşetle dövüşen bir başka benliğimiz, belki de gerçek insan yanımız başkaldırıyor.

savaş ve cinayet anlamsızlaşıyor.

zaten bu yüzden dünyadaki bütün politikacılarla askerler, "düşmanın" da insan olduğunun söylenmesini istemiyor.

zaten bu yüzden dünyadaki bütün gerçek sanatçılar "düşmanın" da insan olduğunu anlatmaya uğraşıyor.

bir toplumda, "düşmanın da insan" olduğunu kavrayanların sayısı ne kadar artarsa o toplumun gelişmişliği de o kadar artıyor.

o zaman tarihindeki savaşlarla, cinayetlerle övünmüyorsun.

tarihteki bütün savaşların ve cinayetlerin kurbanlarının "insanlar" olduğunu, onların da sana benzediklerini, senin gibi acı çektiklerini, senin gibi korktuklarını, senin gibi cesur olduklarını, senin gibi sevdiklerini fark ediyorsun.

bunu fark ettiğinde bir "düşmanı" öldürmek kendini öldürmek gibi oluyor.

kendi benzerini öldürmek.

bunun iyi bir şey olmadığını anlıyorsun.

biz, işte bu yüzden öldürdüklerimizin insan olduğunu anlatan filmler çekemiyoruz.

anlatırsak.

onların da insan olduğunu kavrarsak.

düşmanlığımızı sürdüremeyiz.

onlara kinlenemeyiz.

kendimizi dünyanın diğer insanlarından ayıramayız.

onlardan daha akıllı, daha cesur, daha kahraman, daha yiğit, daha haklı olduğumuza inanamayız.

"önce onlar bizim düşman değil insan olduğumuzu kavrasınlar" diyerek kendi gelişmişliğimizin önüne başkalarının "düşmanlığını" bir engel olarak koyamayız.

içimizdeki vahşeti daha fazla besleyemeyiz.

o zaman yeni cinayetler işlenemez.

suikastlar düzenlenemez.

sanatçılara saldırılamaz.

ve, burası bambaşka bir ülke olur.

gelişmiş bir ülke.

şimdi bir yoklayın içinizi bakalım.

kurtuluş savaşı’nda öldürülen bir yunanlıyı, tehcirde öldürülen bir ermeni’yi, dağda vurulan bir kürt’ü "insan" olarak görebilecek misiniz?

onların öldürülen bir türkt’en hiçbir farkının olmadığını içinize sindirebilecek misiniz?

eğer görür ve sindirirseniz.

bu gerçeği anlarsanız.

işte o zaman ölen herkes için üzülecek.

işte o zaman içinizdeki gerçek insanla karşılaşacaksınız.

ahmet altan

adnan satici

artık git

şu senin eşsiz sessizliğin
kabaran yerlerinden duyulabilir pekâlâ
mesela kolunun dirsek içine dokununca
göğsüne başını dayadığında herhangi biri
ellerin tutulduğunda bir kedi karşıdan karşıya geçirilirken
kokunu içime derin bir solumayla çektiğim zaman
şiir okurken gözlerinde beliren gözlerden
öyle ki hepsi başka başka
bir kovan bal gibi bakarsın arıya
kusursuz yaratılmaktan duyulan hoşnutluk gibi mavi
dalgalanan dağlar gibi mordan da öte
gönlümde yer eder
çünkü onlar bütün kış kar sularıyla oğuşturulan
bir kıyının dinlendiği yerdir ki
yine pek dingin bir ekim akşamında
oturmuştuk karşılıklı
umutla

tuhaf şey diyesi geliyor insanın
tuhaf şey!
her şeyin böyle baştan sona değişmesi
doğa tüzüğünün ilk sayfasında yazılıysa da
her şeyin böyle baştan sona
bir uğultu ormanı gibi sessizliğe gömülmesi
hüzünden de ağır bir hüzün veriyor insana
azala çoğala
ağaçların ağır ağır açtığı yolda
yürürken mahşeri çağrıştıran sessiz kalabalıkta
yoksunluğumu
yoksulluğumu demiyorum, yoksunluğumu
gideren düşüncelerin ard arda sararıp dökülmesi
kimin kabahati diye sormuyorum
küsmene bakılırsa…

nerde bir yalnızlık görse
konuna almaya yetinen edip
her şeye gecikilir demişti ya
hiçbir şeye yetişilmez
kimbilir, belki de ziyade ciddiye aldım şairi
hayata geciktim, ölüme yetişemedim
istesem kusurumu sırtına yükleyebilirdim
ama ben güneşi seçtim
çünkü okumayı en iyi o biliyor
vurunca alnıma
atamın apamın kazıdığı kargacık burgacığı
tomruk kılıp kanımı
damar duvarlarıma saldırtan yazıyı
okuyanı ağlatan yazıyı
beni bikes bırakan o antik vesikayı

söz, rakıya verilmişse tutulmayabilir kaldı ki
işim birde mi bitecek demişim
o halde iki gibi çiçekli kitapçının önünde
cebimde şiir taslağı mektup
aklımda kahverengi denizler
bal rengi
mavi
ve siyah
gözlerin neden böyle kararsız derken
birden aklıma geldi
ankara’da doğup büyüyen her kadın
nedense alaca düşünür ve düşündürür kendini
gülümseme salonundan öfke mutfağına geçilen hol
öylesine kısa ve dardır ki
basık mı basık bir gökyüzüyle
kabarık sarı bir plato arasında
bırakıp terk eder sevdiğini
üstünü toprakla örtmek için
döner yalnızca

diyecektim ki hazırım
vazgeçtim birden
yüzümün hayata yakışmadığı doğru, ölsem de
yakışmayacak
üstelik diyorum kendi kendime
eksik değil ki dağlara koşar gibi aşka isteğim
gücüm dersen yerinde
ve ferhad’ın külüngüne eş becerikli
sonuna kadar sabırla ve dirençle
ne kadar uzakta olsam da en yakın kalp sarayından
ne kadar da yokluğunla yaralı, yorgun
ne kadar da bu şiir böyle
umudunu bile korku tığıyla işlese de suyun üstüne
aklı gidip gidip gelse de çocuğumun
seni hatırlayınca kendimi unutup
kızgın bir kaya gibi yağmurun altında
için için eririm

artık git
ben ardından toprak olur gelirim

adnan satıcı

adnan satici

diyarbakır’da doğdu. babasının ölümü nedeniyle bir çocuğun yapabileceği bütün işlerde çalışarak ilk ve ortaöğrenimini tamamladı. gazi üniversitesi eğitim fakültesi türk dili ve edebiyatı bölümünü bitirdi. ankara’da öğretmenlik yaptı.
şiirleri edebiyat ve eleştiri , evrensel kültür, papirüs, sanat rehberi, yarın , yaşam için şiir, yeni düşün, yeni olgu gibi dergilerde yayımlandı.
1980 sonrası şairler kuşağının önde gelen adlarından olan adnan satıcı, tutarlı bir dünya görüşü ve yaşama bakışıyla, lirikliği ve dokunaklılığı kırılma noktalarından yakalayan şiir tarzı, yeni bir soluk olarak 80’li yıllarda başlayan serüvenini sürdürdü.eserleri :
ülkesiz şarkılar ,yerçekimine uyan portakal çiçeği ,dokuzuncu blues ,hep unutur uzaklardaki.
ödülleri :1983 yeni türkü şiir ödülü,1995 behçet aysan şiir.
13 şubat 2007’de yaşamını yitirmiştir.

uzun bir

uzun bir yola benziyor aşkımız, kıyısında

biri durgun biri çalkantılı iki deniz

uzun bir yola benziyor aşkımız, esasında

yol alsak da yolcu falan değiliz



öylece oturuyoruz ayın altında

yol akıyor, ağaçlar esiyor, biz bakıyoruz

öylece oturuyoruz, güneş şimdi tahtında

bakıyorum eylüldü, bakıyorsun temmuz



her birini bir yerlerden tanıyoruz

kuşkucu neşe, sabırlı kasvet ve acımız

her birini bizden biri sanıyoruz

ayrılmak ev sahibi, kavuşmak kiracımız



biri arada bir uğrar, diğeri ayrılmaz evimizden

kimseyi suçladığım yok, onları biz çağırmıştık

biri arada bir uğrar, biri ayrılmaz peşimizden

bırakalım gitsinler ya da bıraksınlar gidelim artık


ardıç

türkiyede son zamanlarda en fazla kullanılan ardıç türünden bahsedilmememiş.juniperus sabina (sabin ardıcı), boylu çalı yada yerde sürünen yatık çalı,formda gelişir,3-4 metreye kadar boylanır ve eğri gövdelidir. yumurta biçiminde pul yapraklara sahip ve yapraklar, genç sürgünlerde iğneli yaşlı sürgünlerde ise pul ve tek tük iğnelidir.kozalakları üzümsü,küre biçiminde 5-9 mm çapında,olgunlaştığında mavimsi siyah renge dönüşür ve üzeri dumanlıdır.her kozalakta 1-4 adet kabuklu tohum vardır.beş tane varyetesi vardır.

tuncay akdoğan

bir nehir ki ömrüm

sonra farkettim ki
su akıyor rüzgar esiyor
yağmur yağıyor.

herşey yine ve aynı şekilde oluyor.
öyle bir yere geldim ki sıcak ve soğuk aşk ve nefret,
savaş ve barış, üşümek ve sonrası mahkeme.

gitsem ayrılık oluyor.
kalsam çöl
gidersen bende hasret olur ve belki beni sevenler de özler
ama anladım ki özlemden de hiç kimse ölmüyor
ama ben ölüyorum.

nefes alıyorum önemsiyorum ve gitmek istiyorum .
anladım ki hasret yeni bir aşka kadar sürüyor
sevdiklerim ve beni sevenler bağışlayın
su akıyor ve ben gidiyorum.
bir nehir ki ömrüm yüreğim baş eğmez bir haylaz
buzun ateşe değdiği zaman
terin toprağa gülün yaprağa
ışığın suya değdiği zaman
dudaklarım, gözlerinde
aşkı içeceğiz

bir mavzer buğusunda
gözlerim kıyısında
hazar’ın kıyısında
soğan kırıp zafere
aşkı içeceğiz.

tuncay akdogan

0 /