salya sümük ağlatabilme kapasitesi olan bir metro şarkısıdır.sözleri:
gitme demek çok zor inan
kendini yenmeli insan
arkamızda hep yarım şarkılar bıraktık
git ardına bakma
gözyaşlarımı silerim sonra
ben hep yalnız yürüdüm
karanlıkta bu sokakta
sonrası yok ben biliyorum
aşklar bi kere biter
arkamızda hep yarım şarkılar bıraktık....
(bkz: mevsim sonbahar)
(bkz: son gidisim)
süper ötesi,mükemmel vs vs.bir metro şarkısıdır.
bonus:teoman
sözleri:
içime sığmıyor
gözlerin
gözyaşların karanlığım
bir parçası eksik artık
bu devasa yap-bozun
görmüyorsun
çok acımasızca hala
yola devam edişin
dön
bir bak arkana
bu benim
son gidişim
bu oyun
bitmez sanırdık
çok yanıldık
esir mi hala korkuların
bu oyunda
esir misin hala
tek kişilik oyununda
bonus:teoman
sözleri:
içime sığmıyor
gözlerin
gözyaşların karanlığım
bir parçası eksik artık
bu devasa yap-bozun
görmüyorsun
çok acımasızca hala
yola devam edişin
dön
bir bak arkana
bu benim
son gidişim
bu oyun
bitmez sanırdık
çok yanıldık
esir mi hala korkuların
bu oyunda
esir misin hala
tek kişilik oyununda
(bkz: dur gitme)
dinlendikçe dinlenesi yerden yüksek şarkısıdır..sözleri:
içimdeki sen, karşıma bi gelsen
beni onun gibi sevsen
yüzünü saklama benden
sevmesen de korkmam senden
hani sen de ağlamayanlardandın,ağladın işte
az kalsın beni de ağlatacaktın,ağlasam keşke
karşımdaki sen bana uzak
her bakışın ayri bir tuzak
kokunu unutabilsem bana kızar mısın
bi gün benim içimde ağlar mısın
hani sen de ağlamayanlardandın,ağladın işte
az kalsın beni de ağlatacaktın,ağlasam keşke
içimdeki sen, karşıma bi gelsen
beni onun gibi sevsen
yüzünü saklama benden
sevmesen de korkmam senden
hani sen de ağlamayanlardandın,ağladın işte
az kalsın beni de ağlatacaktın,ağlasam keşke
karşımdaki sen bana uzak
her bakışın ayri bir tuzak
kokunu unutabilsem bana kızar mısın
bi gün benim içimde ağlar mısın
hani sen de ağlamayanlardandın,ağladın işte
az kalsın beni de ağlatacaktın,ağlasam keşke
bir yerden yüksek şarkısıdır.
sözleri:
oyuncak bulut olmak istiyorum ben
kanat takip ucmak birazda
yukaridan size bakmak istiyorum ben
ne kadar kucukseniz
o kadar kucuksunuz hala
yalan soylediler
hicbiri dogru degil
kim var kim yok etrafinda
kim var kim yok etrafinda
kim var
kucuk bir cocuk yalniz yuruyor sokakta
yureginde binbir korku
onu anlamak icin en az onun kadar buyuk olmak lazim
yalan soylediler
hic biri dogru degil
kim var kim yok etrafinda
kim var kim yok etrafinda
kim var
sözleri:
oyuncak bulut olmak istiyorum ben
kanat takip ucmak birazda
yukaridan size bakmak istiyorum ben
ne kadar kucukseniz
o kadar kucuksunuz hala
yalan soylediler
hicbiri dogru degil
kim var kim yok etrafinda
kim var kim yok etrafinda
kim var
kucuk bir cocuk yalniz yuruyor sokakta
yureginde binbir korku
onu anlamak icin en az onun kadar buyuk olmak lazim
yalan soylediler
hic biri dogru degil
kim var kim yok etrafinda
kim var kim yok etrafinda
kim var
çok güzel bir kurban şarkısıdır.
sözleri:
dur sakın gitme,kal gözüm sende
boşuna kaçma,dönüşüm yok
kaçma bana gel ölelim seninle
laşem kaldı ellere
ruhumu ateşlere kefene sarıp
atıver benimle
sözleri:
dur sakın gitme,kal gözüm sende
boşuna kaçma,dönüşüm yok
kaçma bana gel ölelim seninle
laşem kaldı ellere
ruhumu ateşlere kefene sarıp
atıver benimle
iyiki doğdun denilesi yazar..
(bkz: kırılgan melek)
çooook güzel bir alt şarkısıdır.
sözleri:
kırılgan melek
sana da bu yakışırdı
kırılgan melek
sana da bu yakışırdı
sesin artık cennetten,
gözyaşların bulutlardan,
geliyor süzülerek,
bak uçmayı da öğrendin sonunda
sesin artık cennetten,
gözyaşın bulutlardan,
geliyor süzülerek,
yavaşça...
sözleri:
kırılgan melek
sana da bu yakışırdı
kırılgan melek
sana da bu yakışırdı
sesin artık cennetten,
gözyaşların bulutlardan,
geliyor süzülerek,
bak uçmayı da öğrendin sonunda
sesin artık cennetten,
gözyaşın bulutlardan,
geliyor süzülerek,
yavaşça...
metro grubunun en güzel şarkılarından biri.
bonus:teoman
sözleri:
yaprakların
döküldü önce
rengin soldu ardından
beni hiç
düşünmeden sarıldın
rüzgara gittin
yağmur da yaşatmaz seni
güneşde artık
mevsim sonbahar
gözlerinden anladım önce
sonra sözlerinden
hiç mi sevmedin
hiç mi
sevilmedin
bonus:teoman
sözleri:
yaprakların
döküldü önce
rengin soldu ardından
beni hiç
düşünmeden sarıldın
rüzgara gittin
yağmur da yaşatmaz seni
güneşde artık
mevsim sonbahar
gözlerinden anladım önce
sonra sözlerinden
hiç mi sevmedin
hiç mi
sevilmedin
atilla atalayın öpücük balıgı kitabındaki mükemmel hikayelerden biri..
gözlerini gözlerime dikmis. kaçiriyorum, yine buluyor."sen,sen bana dokunuyorsun" dedi.
"yüregimde bir yerleri acitiyorsun , ama anlatilmaz güzellikte birsey."
tanrim, bisey olsa. aygaz kamyonu falan geçse. aniden ceviz iriliginde dolu yagmaya baslasa. bu romantik ortamin içine etse...
ne oldu bu kiza, neler söylüyor...
"iyi ki varsin... iyi ki... neye benziyo biliyor musun?
eskiden kaldigim yurtta camlar, içerisi disaridan gözükmesin diye beyaz yagliboyayla boyanmisti.
o boya tabakasindaki küçücük bir delikten bakinca disariyi görüyordum ben....
hele baharda, öyle güzel gözüküyorduki...
iste seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah seyin ortasinda küçücük bahara bakan deligi bulmak gibi."
isi samataya vurmaliyim, yoksa fena olucak.bu havada hayatta dolu yagmaz.aygaz kamyonu filan geçecegi de yok.
kiz resmen yerli film replikleri atiyor. hayir,ben ters adamim, inaniveririm, dökülürüm, asik olurum, betonlara çakilirim, asil benim canim acir...
yerli film. evet... yerli film.ordan siçmali muhabbete... en ayhan isik sesimi kullanrak, hinzir bi ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim...
misilleme olarak yesilçam öykülerinin degismez repligini attim.
"birak bu laflari, kaç para istiyosun onu söyle... onbin, yirmibin?.."
esprime güldü. güzeel... ardi arkasina zincirler, konuyu dagitirim.
gülmesi bitince, "bu da senin numaran" dedi.
"zirhin delinsin istemiyorsun... hesapta hiçbir seyi ciddiye almiyorsun... aslinda sana göre hayat o kadar ciddi ve acikli ki...
böyle bir numaraya gerek yok... koyver gitsin kendini."
gözlerime anne anne bakiyor.
"güzel oldugunuz kadar küstahsiniz da bayan" dedim, ayhan isik sesimle.
dedim, ama mümkün degil...
saatlerce bana inanilmaz sevgi sözcükleri siraladi....
ben ise ona yerli filmlerin degişmez repliklerinden attim durdum.
sirasiyla necdet tosun, sami hazinses, cilali ibo, turist ömer, ediz hun...
hatta bir ara ayaga kalkip "ayy-gaaz" diye bile bagirdim.
sözünü ettigi yagliboyadaki küçük delikten zirhimi açmasina asla izin vermedim...
yikilmadim, yavsamadim, kendimi asla açmadim.
erkeklik gururuma degmesindi yagliboya.
"korkucak bisey yok" dedi.
"ben sana ne yapabilirim ki?"
"çok sey" dedim...
"çok sey" derken kendi sesimi kullandigimi fark ettim.
hemen kendimi toparlayip ediz hun, ayhan isik, figüran osman ve erdal inönü sesleriyle ayri ayri üç kez "çok sey" demeye çalistim...
ama üçünde de kendi sesim çikti...
sonra...
sonra, yine yerli filmelerdeki gibi takvim yapraklari uçustu.
ben onu hiç aramadim.
bir gün aklima fena düstü, aradim...
aslinda aramadim... telefon açtim.
o, "alo... alo" dedi, ben sustum...
aniden, "susarken bile ayhan isik taklidi yapiyorsun" dedi.
anlamisti... aslinda belki de tek sorun, gerçekten anlamasiydi...
"ne fena diil mi?" diye sürdürdü...
"insan hep çok sevilsin diye ugrasir... sevilince de ödü patlar..."
sustum...
"belki de sen haklisin, o zirh ne kadar kalin olursa, o kadar iyi... artik arama, olur mu?" dedi.
"ve sakin üzülme... o öyle nalet bir zirh ki; sen bile içerden delemezsin."
yine sessizlik...
derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi..
"hesapta kendini koruyordun ama yine aci çekiyorsun... bosver... ne diyorlardi... gençsin, unutursun."
genç miyim, unutur muyum?..
telefonu kapadim...
sokagin kösesinden,yirtinarak bir aygaz kamyonu geçip gitti...
gözlerini gözlerime dikmis. kaçiriyorum, yine buluyor."sen,sen bana dokunuyorsun" dedi.
"yüregimde bir yerleri acitiyorsun , ama anlatilmaz güzellikte birsey."
tanrim, bisey olsa. aygaz kamyonu falan geçse. aniden ceviz iriliginde dolu yagmaya baslasa. bu romantik ortamin içine etse...
ne oldu bu kiza, neler söylüyor...
"iyi ki varsin... iyi ki... neye benziyo biliyor musun?
eskiden kaldigim yurtta camlar, içerisi disaridan gözükmesin diye beyaz yagliboyayla boyanmisti.
o boya tabakasindaki küçücük bir delikten bakinca disariyi görüyordum ben....
hele baharda, öyle güzel gözüküyorduki...
iste seninle olmak, o bembeyaz ya da siyah seyin ortasinda küçücük bahara bakan deligi bulmak gibi."
isi samataya vurmaliyim, yoksa fena olucak.bu havada hayatta dolu yagmaz.aygaz kamyonu filan geçecegi de yok.
kiz resmen yerli film replikleri atiyor. hayir,ben ters adamim, inaniveririm, dökülürüm, asik olurum, betonlara çakilirim, asil benim canim acir...
yerli film. evet... yerli film.ordan siçmali muhabbete... en ayhan isik sesimi kullanrak, hinzir bi ifadeyle, ona belgin doruk muamelesi çektim...
misilleme olarak yesilçam öykülerinin degismez repligini attim.
"birak bu laflari, kaç para istiyosun onu söyle... onbin, yirmibin?.."
esprime güldü. güzeel... ardi arkasina zincirler, konuyu dagitirim.
gülmesi bitince, "bu da senin numaran" dedi.
"zirhin delinsin istemiyorsun... hesapta hiçbir seyi ciddiye almiyorsun... aslinda sana göre hayat o kadar ciddi ve acikli ki...
böyle bir numaraya gerek yok... koyver gitsin kendini."
gözlerime anne anne bakiyor.
"güzel oldugunuz kadar küstahsiniz da bayan" dedim, ayhan isik sesimle.
dedim, ama mümkün degil...
saatlerce bana inanilmaz sevgi sözcükleri siraladi....
ben ise ona yerli filmlerin degişmez repliklerinden attim durdum.
sirasiyla necdet tosun, sami hazinses, cilali ibo, turist ömer, ediz hun...
hatta bir ara ayaga kalkip "ayy-gaaz" diye bile bagirdim.
sözünü ettigi yagliboyadaki küçük delikten zirhimi açmasina asla izin vermedim...
yikilmadim, yavsamadim, kendimi asla açmadim.
erkeklik gururuma degmesindi yagliboya.
"korkucak bisey yok" dedi.
"ben sana ne yapabilirim ki?"
"çok sey" dedim...
"çok sey" derken kendi sesimi kullandigimi fark ettim.
hemen kendimi toparlayip ediz hun, ayhan isik, figüran osman ve erdal inönü sesleriyle ayri ayri üç kez "çok sey" demeye çalistim...
ama üçünde de kendi sesim çikti...
sonra...
sonra, yine yerli filmelerdeki gibi takvim yapraklari uçustu.
ben onu hiç aramadim.
bir gün aklima fena düstü, aradim...
aslinda aramadim... telefon açtim.
o, "alo... alo" dedi, ben sustum...
aniden, "susarken bile ayhan isik taklidi yapiyorsun" dedi.
anlamisti... aslinda belki de tek sorun, gerçekten anlamasiydi...
"ne fena diil mi?" diye sürdürdü...
"insan hep çok sevilsin diye ugrasir... sevilince de ödü patlar..."
sustum...
"belki de sen haklisin, o zirh ne kadar kalin olursa, o kadar iyi... artik arama, olur mu?" dedi.
"ve sakin üzülme... o öyle nalet bir zirh ki; sen bile içerden delemezsin."
yine sessizlik...
derken, belgin doruk gibi son cümlesini söyledi..
"hesapta kendini koruyordun ama yine aci çekiyorsun... bosver... ne diyorlardi... gençsin, unutursun."
genç miyim, unutur muyum?..
telefonu kapadim...
sokagin kösesinden,yirtinarak bir aygaz kamyonu geçip gitti...
kitapta geçen hikayedir.güzeldir.okunmalıdır.alıntıdır ve de..
işe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım...
söylemezdi ki.dünyanın en sevimli delisiydi.o öyle biriydi işte.küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı.ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben şimdi... merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...
evet,oyun başlamıştı.savaş’a “buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum...
-haa?
-buğday
-eee, nolucak buğday?
-hiç... tavuk buldum da bi tane...buğday veriyim diyorum..
-sittir lan..
ciddi miyim diye gözlerime baktı.ben de çok ciddi baktım.
-gültepe’de bir civcivci var ama..buğday satar mı bilmem.. daha çok suni yem olur onlarda..
-yok, suni yem olmaz,buğday lazım.yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle. pis bi rengi oluyo.en iyisi buğday..
-ha bi de yumurtluyo.harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip.bir ara ben de besledim..
spenç tavuğu diyorlar.tam yumurta tavuğuydu. bazıları et tavuğu oluyor ya,pek yumurtlamaz onlar.
bak ne diycem,esas darı sever kayvan.çift sarı çıkarır.darı al sen ona..
oyun böyle bir şeydi işte.. o başlatırdı... hayatınıza aniden buğday,darı,tavuk,yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi...komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun..
büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım.
buğday...noolcak acaba...kuruyemişçilerde var mıdır?
-keşkeklik mi?aşureye falan mı katçaanız?
-ne?
-buğday sormadın mı?
-ha evet,olabilir..
-sonunu dün sattım..yok..
hıyar kuruyemişçi!lan madem yok,niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun.sana ne.
bu millet de bi tuhaf ha.buğday var mı, var..ya da yok. bitti, bu kadar.. sana ne ne olacağından.
az kaldı özel hayatıma giriyordu herif..hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim. sinirleniyorum ama.
hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.adam başı buğday olması lazım.kendi kendime gülüyorum.. biliyorum, o da gülecek.. gülücez..
öpücem sonra..
sonra,sonra..
noolcaksa o buğdaylar...
mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım..
buğday arayan acıkmış bir tavuk... bık bık bık. bıdaaak.. aslında içimde garip bir mutluluk var.
her şeyi birden unutup bir avuç buğday için istanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor.
onu bu yüzden seviyorum galiba. bana da sıçrayan bir tılsımı var.. her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor..
onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. çocukmuşuz biz..
o, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet..
dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.
şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan... bir kilo yeter mi acaba? evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde..
anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. neyse, aldık işte..
bir kilo buğdayımız oldu. yanında bir tane de ufak rakı.
manyağım lan ben.. bariz manyağım..
“geldi mi buğday” diye sordu. gözleri ışık ışık.. meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım.
cadı! aldı torbayı masanın üstüne koydu. ne olacak şimdi bu buğday? sormayacağım ama.. ”naaptın” dedi.. elinin körü..
saatlerdir buğday arıyoruz herhalde... “toprak mahsülleri ofisine gittim canım. taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” gülüyor.
her şey o gülsün diye zaten.. bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. ama bu gerçek yani. çok gülen insan gördüm ben.
işim gereği. hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu.
birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “bak şimdi “dedi; “bu senin dilek güvercinin..
ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”
dedim ya, tılsımı var onun. aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir..
bitmesin istersiniz.. “bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm.
balkona çıktık sonra.pıt pıt kanat sesi.. pıt pıt iki çocuğun yüreği.. balkona yıldız tozları mı yağdı? çok mu güldük..
peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. ağlar mı sonra insan.. babaannem deli fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu..
“çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. noolur “öyle diilmiş” olsun. noolur bitmesin.. pıt pıt.. yüreğim.. gece.. yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..
ertesi sabah kadriye oldu.. espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. kadriye.. onun masal kahramanlarından biri. söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. ilk kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. çok güldüm. yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “delirdi” diye baktım. saçlarına bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “nooluyo kızım”.. garfield gibi gözlerime baktı. “yarın eltimgil gelecek” dedi. sonra güldü. nasıl güldüğünü biliyorsunuz. o gün bana “annesi gibi” olmuştu. ya da benim annem gibi. oynuyordu. başka bir şey. herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. komikti ama, ürkütücüydü. yani hep oynanamazdı ki.. eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.yoksa değil miydi.. o kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım
“fehmi” diye bir herif oluyordum. çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum.
gülüyorduk sonra. kadriye ve fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. pıt pıt, iki çocuk yüreği..
onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. bazen müge ile furkan olurduk. aslında onlar bizim arkadaşımızdı.
ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.”
müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. ama asla gitmezdik. onun dünyasından çıkamazdım.
ben çıkmak ister miydim peki? o zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım.
o, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz,
o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..
ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. onun en yalın ve samimi hali.
“ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu.
öpücük balığı,öpücük balığı,pıt pıt pıt...
masallar biter mi, biter işte.
arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir,
birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar..
işiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki..
bir gün bana “gitme” dedi.. ama hep öyle derdi.. “yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek".. bu şarkıdan iki şarkı sonra..
hiçbir keresinde bırakmazdı beni. iyi, tamam, oynadık, bitti. dönüşte yine oynarız.. dinlemezdi..
”bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. sayalım, o kadar sonra git..”
pazarlık ederdim. “fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “peki” derdi.
sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi.
“yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”
üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. tek şamfıstık, o yüzyıldı.. o ölümün geldiği zamandı. onu pek tartışmazdık.
onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...
“ben gidiyim” dedim.. sesi boğuktu.. ”gitme” dedi.. ama söyledim. hep öyle derdi.. giderdim sonra.
döndüğümde oradaydı, bilirdim. yine “gitme” derdi..
“gitme” dedi.. gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “bu kez gitme”..
gitmesem olur sanki.. “ama bunun sonu yok ki” dedim.. “yok işte salak “dedi.. ”hep sonunu istiyorsun".
sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. bu kez gitme işte.. gitme..”
karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. içimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor...
birileri yıllarca ördü o duvarı.. annem koydu bir tuğla, sonra babam...
dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. gidicem ben, işim var işim...
çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem... hasan’a borcum var..
tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. ilknur iş arıyo sonra.. resmen iş istiyo işte, aramıştır..
onun yeri ayrı ama ilknur da fena değil şimdi... işim var... işim...
“gidiyim ben” dedim.. bu kez gözleriyle “gitme” dedi.. ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım..
tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”..
işi var gözlerimin. kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem..
ilknur’un kalçalarına bakıcam.. mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler... işi var gözlerimin...
sonra yıldırımlar çaktı.. hiç susmadım.. “hayat masal mıydı yani?.. dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.
noolcaktı yani.. leblebiden saat olur mu.. “vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık..
iyi.. pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok...
ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? öpücük balığını mı satacağız..”
nefes nefese sustum...
“dışarıdakiler” dedi.. “dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. öpücük balığını kimse alıp satamaz...
sen bile...
"diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez...”
bir varmıştı, şimdi bir yokmuş...
nevizade sokağı’ndayız, yol boyu meyhane..
masanın altından ilknur’un elini tutuyorum..
dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları.
bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık...”
elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum..
gümm! dev.. güm! lamba cini.. güm! haramiler...
kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar..
hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. gümm!..
zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey..
ilknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor..
uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram..
canım yanıyor..
sonra pıt pıt pıt...
darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene..
masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar..
ben görüyorum, ilknur görmüyor, kimse görmüyor...
müzik bitti.. ilknur bir şeye gülüyor.. masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var..
o hep var nevizade sokağında..
elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor..
cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. aklımda zamanın en acı tadı..
”peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum..
kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “manyak mısın sen koçum?” diyor..
ilknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor...
az önce bir masal bitti,kimse bilmiyor..
öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor..
ilknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer..
uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor..
diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor..
işe telefon açıp, “gelirken buğday al” dedi. “naapıcan buğdayı kızım” diye sormadım...
söylemezdi ki.dünyanın en sevimli delisiydi.o öyle biriydi işte.küçücük giz dolu oyunlar başlatırdı.ne buğdayı,naapıcak acaba,nereden alıcam ben şimdi... merak etmeye başladığım anda kendimi çoktan oyunun içinde bulurdum...
evet,oyun başlamıştı.savaş’a “buğday almam lazım, nerde satılır” diye sordum...
-haa?
-buğday
-eee, nolucak buğday?
-hiç... tavuk buldum da bi tane...buğday veriyim diyorum..
-sittir lan..
ciddi miyim diye gözlerime baktı.ben de çok ciddi baktım.
-gültepe’de bir civcivci var ama..buğday satar mı bilmem.. daha çok suni yem olur onlarda..
-yok, suni yem olmaz,buğday lazım.yumurtanın sarısı doğal renginde olmuyo o suni şeylerle. pis bi rengi oluyo.en iyisi buğday..
-ha bi de yumurtluyo.harbi tavuk yani,ciddi bi tavuk kimliğine sahip.bir ara ben de besledim..
spenç tavuğu diyorlar.tam yumurta tavuğuydu. bazıları et tavuğu oluyor ya,pek yumurtlamaz onlar.
bak ne diycem,esas darı sever kayvan.çift sarı çıkarır.darı al sen ona..
oyun böyle bir şeydi işte.. o başlatırdı... hayatınıza aniden buğday,darı,tavuk,yumurta ve size “yedi kafayı” diye bakan bir sürü insan girerdi...komik,sürükleyen,ama paylaşılan giz nedeniyle bir o kadar da heyecanlı bir oyun..
büroda durduk yere başlattığım tavuk geyiğine daha fazla dayanamadığımdan,buğday bulmak üzere çıktım.
buğday...noolcak acaba...kuruyemişçilerde var mıdır?
-keşkeklik mi?aşureye falan mı katçaanız?
-ne?
-buğday sormadın mı?
-ha evet,olabilir..
-sonunu dün sattım..yok..
hıyar kuruyemişçi!lan madem yok,niye aşure mi keşkek mi car car ediyorsun.sana ne.
bu millet de bi tuhaf ha.buğday var mı, var..ya da yok. bitti, bu kadar.. sana ne ne olacağından.
az kaldı özel hayatıma giriyordu herif..hem bir tarım ülkesinde buğday bulmak bu kadar zor mu olur kardeşim. sinirleniyorum ama.
hani lan bu ülke bir tahıl ambarıydı.adam başı buğday olması lazım.kendi kendime gülüyorum.. biliyorum, o da gülecek.. gülücez..
öpücem sonra..
sonra,sonra..
noolcaksa o buğdaylar...
mısırçarşısı’na gidiyorum, oradaki baharatçılarda kesin vardır.. bu arada,kendimi gerçekten tavuk gibi hissetmeye başladım..
buğday arayan acıkmış bir tavuk... bık bık bık. bıdaaak.. aslında içimde garip bir mutluluk var.
her şeyi birden unutup bir avuç buğday için istanbul’u dolaşıyor olmak içten içe hoşuma gidiyor.
onu bu yüzden seviyorum galiba. bana da sıçrayan bir tılsımı var.. her şey bombok giderken, nooluyosa bir şey oluyor..
onun yarattığı illüzyona dalıp oyun oynuyorum.. çocukmuşuz biz..
o, mısır saçlı, habire sümüğünü çeken afacan bir kız, ben dizleri yara içinde haşarı bi velet..
dünyanın zillerini çalıp, vınnn kaçıyoruz.
şimdi ne kadar alıcam ki ben buğdaydan... bir kilo yeter mi acaba? evde tarım yapıcak diil ya, yeter herhalde..
anlarmış gibi buğdayları karıştırırken yakaladım kendimi, iyisini seçicem sanki.. neyse, aldık işte..
bir kilo buğdayımız oldu. yanında bir tane de ufak rakı.
manyağım lan ben.. bariz manyağım..
“geldi mi buğday” diye sordu. gözleri ışık ışık.. meraktan çatlıyorum ama, belli etmeden “ıhı” diye torbayı uzattım.
cadı! aldı torbayı masanın üstüne koydu. ne olacak şimdi bu buğday? sormayacağım ama.. ”naaptın” dedi.. elinin körü..
saatlerdir buğday arıyoruz herhalde... “toprak mahsülleri ofisine gittim canım. taban fiyattan destekleme alımı yaptım..” gülüyor.
her şey o gülsün diye zaten.. bence onun kadar güzel gülebilen yoktur. ama bu gerçek yani. çok gülen insan gördüm ben.
işim gereği. hakkaten bakın, ben bu konuda otorite sayılırım. ben sizinle geyik çevirirken o kayboldu.
birazdan, elinde bembeyaz bir güvercin. “bak şimdi “dedi; “bu senin dilek güvercinin..
ona avucundan buğday yedireceksin, sonra gagasından öpeceksin ve bir dilek tutup gökyüzüne bırakacaksın.”
dedim ya, tılsımı var onun. aniden güvercin de çıkarır, tutup yaşamınızı bi saniyede masala çevirir..
bitmesin istersiniz.. “bitmesin” diye dilek tutup güvercini gagasından öptüm.
balkona çıktık sonra.pıt pıt kanat sesi.. pıt pıt iki çocuğun yüreği.. balkona yıldız tozları mı yağdı? çok mu güldük..
peki çok gülmek iyi midir gerçekten.. ağlar mı sonra insan.. babaannem deli fadime’nin dediği gibi “dünyanın düz murâdı yok” mu..
“çok muhabbet tez ayrılık“mı peki.. noolur “öyle diilmiş” olsun. noolur bitmesin.. pıt pıt.. yüreğim.. gece.. yemin ederim, yıldız tozu yağıyor..
ertesi sabah kadriye oldu.. espiri olsun diye bahar temizliğine girişti. kadriye.. onun masal kahramanlarından biri. söylediğim gibi, yaşam bir oyun onun için. gerçekle dalga geçer hep, sevmez sanki.. ilk kadriye olduğunda yeni tanışmıştık.. yine işe telefon edip yufka ve çökelek istemişti. buğday gibi değil, onları daha kolay buldum ve eve gittim. kapıyı çaldığımda yeri siliyordu. “ayağını çıkar kocacım” dedi, “yeni sildim”. çok güldüm. yufkayla çökelekten “yanmaz tavada sana böreği” yaptı, yedik. sonra eline bir tığ alıp dantel örüyormuş gibi yapmaya başladı. “delirdi” diye baktım. saçlarına bigudi tuttururken “naapıyosun yaa” diye sordum. “nooluyo kızım”.. garfield gibi gözlerime baktı. “yarın eltimgil gelecek” dedi. sonra güldü. nasıl güldüğünü biliyorsunuz. o gün bana “annesi gibi” olmuştu. ya da benim annem gibi. oynuyordu. başka bir şey. herkesin “gerçek” diye bildiği şey, onun için sonuna kadar sahte ve saçmaydı. komikti ama, ürkütücüydü. yani hep oynanamazdı ki.. eninde sonunda hayat “bööle bişeydi” işte.yoksa değil miydi.. o kadriye olup “çekirdek aileyle” dalga geçmeye başlayınca ben de rolümü aldım
“fehmi” diye bir herif oluyordum. çizgili pijamamı ayağıma geçirdiğim gibi biraları içip televizyon karşısında pıt pıt zapping yapıyordum.
gülüyorduk sonra. kadriye ve fehmi çekirdek rolünden çıkıp biz oluyorduk. pıt pıt, iki çocuk yüreği..
onun masal kahramanları bir tane değildi ki.. bazen müge ile furkan olurduk. aslında onlar bizim arkadaşımızdı.
ama o, onların ilişkisini sahte ve anlamsız bulurdu. “kola alır gibi işte, birbirlerini ve herşeyi tüketiyorlar.”
müge olduğu zaman “eskeyp’e gidelim mi, trafo’ya zıplayalım mı diye sorardı. ama asla gitmezdik. onun dünyasından çıkamazdım.
ben çıkmak ister miydim peki? o zamanlar bu soruyu kendime hiç sormadım.
o, “dışarıdakiler”i öyle iyi biliyor ve anlatıyordu ki, ara sıra “dışarı kaçtığımda” bile onunla oyun oynuyormuşuz,
o bana “gerçeğin masalını anlatıyormuş” gibi olurdum..
ha bir de, en önemlisi “öpücük balığı” vardı.. onun en yalın ve samimi hali.
“ben öpücük balığıymışım” deyip yanağıma bin tane masum öpücük konduruyor, dakikalarca pıt pıt pıt öpüyordu.
öpücük balığı,öpücük balığı,pıt pıt pıt...
masallar biter mi, biter işte.
arasına reklam girecektir, güzellik maskesi takılacaktır, savaş vardır, birileri öldürülecektir,
birini kör bırakacaksınızdır,birinin yüreğini söküp atacaksınızdır.. zehirlenecek denizler, ağlatılacak çocuklar..
işiniz vardır yani, öyle önemli, öyle vazgeçilmezdir ki..
bir gün bana “gitme” dedi.. ama hep öyle derdi.. “yelkovan dokuzun üstüne gelinceye dek".. bu şarkıdan iki şarkı sonra..
hiçbir keresinde bırakmazdı beni. iyi, tamam, oynadık, bitti. dönüşte yine oynarız.. dinlemezdi..
”bak şimdi bu çerez tabağını dökücez; leblebiler saatmiş, üzümler dakika, fındıklar günmüş ama.. sayalım, o kadar sonra git..”
pazarlık ederdim. “fındık gün diilmiş, leblebi saat.. ona tamam.” “peki” derdi.
sonra aniden nereden bulduğunu bilmediğim tek şamfıstığını çıkarıp “peki bu yılmış, yıl olsun“ derdi.
“yüzyılmış tamam mı, ölüm gelinceye kadarmış..”
üzümleri, leblebileri falan sayardık sonra. tek şamfıstık, o yüzyıldı.. o ölümün geldiği zamandı. onu pek tartışmazdık.
onu açar, yarısını yer, yarısını bana yedirirdi. sonra, sonra o öpücük balığı ve ayrılık...
“ben gidiyim” dedim.. sesi boğuktu.. ”gitme” dedi.. ama söyledim. hep öyle derdi.. giderdim sonra.
döndüğümde oradaydı, bilirdim. yine “gitme” derdi..
“gitme” dedi.. gözlerinde yaş tomurcukları, birazdan duracak dünyalar, sanki hepimiz ölücez. “bu kez gitme”..
gitmesem olur sanki.. “ama bunun sonu yok ki” dedim.. “yok işte salak “dedi.. ”hep sonunu istiyorsun".
sonu, bittiği yer, tükendiğim zaman.. yerine yenisini tüketmeye başlayacağın zaman.. bu kez gitme işte.. gitme..”
karşısında bir çocuk gibi duruyorum.. içimden bir çocuk o duvarı tırmanıp aşmaya çalışıyor ama olmuyor...
birileri yıllarca ördü o duvarı.. annem koydu bir tuğla, sonra babam...
dayım, öğretmenim, komutanım, patronum, radyom, televizyonum.. gidicem ben, işim var işim...
çıkıp sokak kedilerini tekmeliycem, yalan söyliycem, rakı içicem... hasan’a borcum var..
tarık’la sözleştik, kaçıcaz hafta sonu, karı bulmuş.. ilknur iş arıyo sonra.. resmen iş istiyo işte, aramıştır..
onun yeri ayrı ama ilknur da fena değil şimdi... işim var... işim...
“gidiyim ben” dedim.. bu kez gözleriyle “gitme” dedi.. ben de ona “gözlerim sana mı kaldı” gibisinden baktım..
tek mi sana kısmet olacak sanıyorsun benim “çivileyen bakışlarım”..
işi var gözlerimin. kritik pozisyonlara bakıcam, topa konsantre olucam, top secret’ı izliycem, günlük kuru yakından takip edicem..
ilknur’un kalçalarına bakıcam.. mtv’nin klipleri, savaşlar, siyah-beyaz yerli filmler... işi var gözlerimin...
sonra yıldırımlar çaktı.. hiç susmadım.. “hayat masal mıydı yani?.. dışarıda millet birbirinin gözünü oyarken, biz burada yanak yanağa.
noolcaktı yani.. leblebiden saat olur mu.. “vakit” denen nanenin ne demeye geldiğini herkes biliyor artık..
iyi.. pıt pıt pıt öpüşelim, sen beni seviyormuşsun, ben seni çok...
ee, anangil “oturma odası takımını erkek tarafı alsın” dediğinde ne bok yiyecez peki? öpücük balığını mı satacağız..”
nefes nefese sustum...
“dışarıdakiler” dedi.. “dışarıdakiler, bunu beceremez işte.. öpücük balığını kimse alıp satamaz...
sen bile...
"diyelim ki öyküsünü yazdın, beş para etmez...”
bir varmıştı, şimdi bir yokmuş...
nevizade sokağı’ndayız, yol boyu meyhane..
masanın altından ilknur’un elini tutuyorum..
dördüncü kadehten sonra sayamaz oldum rakıları.
bir çingene, yanındaki masaya keman çalıp haykırıyor “dönülmeyyz akşamıyyn ufuğuğun daiiz, vakiyyt çook geyç artık...”
elini darbukaya röntgen filminde her patlattığında gözümün önünde bi dudağı gökte bi dudağı yerde masal devleri görüyorum..
gümm! dev.. güm! lamba cini.. güm! haramiler...
kocaman bir davulun üstünde küçük bir şey kırıntıları dökmüşler gibi, belki öpücük balığının yemleri onlar..
hani onun en yalın ve sevimli hali gibi.. gümm!..
zıplıyor hepsi, gümm zıplıyor her şey..
ilknur’un göğüsleri kliplerdeki gibi havalanıp zıplıyor..
uçuşup tekrar yerine düşüyor, tabaklar, yıldızlar, sigaram..
canım yanıyor..
sonra pıt pıt pıt...
darbukaya üç parmak darbesi vuruyor çingene..
masalların sonunda gökten teklifsizce düşen üç elma bunlar..
ben görüyorum, ilknur görmüyor, kimse görmüyor...
müzik bitti.. ilknur bir şeye gülüyor.. masanın yanı başında, tuhaf, simsiyah gözlüklü, başı sımsıkı bağlı bir kadın var..
o hep var nevizade sokağında..
elinde kocaman bir çerez kavanozu, sormadan, avucundaki çay bardağını kavanoza daldırıp, bardak dolusu kuruyemişi masamıza boşaltıyor..
cebimden para bulup kadına uzatıyorum.. aklımda zamanın en acı tadı..
”peki kaç leblebi var bunun içinde teyze” diye soruyorum..
kadının suratını yıllar bıçaklamış, sesinde hırıl hırıl alaycı bir öfke; “manyak mısın sen koçum?” diyor..
ilknur gülüyor, benim gözüme üç elma kaçtı, masalların kötü kalpli cadısı avucumdaki parayı yolarcasına kapıp yan masaya seğirtiyor...
az önce bir masal bitti,kimse bilmiyor..
öpücük balığı bir iskelede, güneş altında çırpınıyor..
ilknur’un gözlerinin işi var, benim yüreğim kovulmayı çoktan hak etmiş, boşta gezer..
uzaklarda bir çocuk, uyuyakalmış ninesini sarsıp “bana masal anlat” diye ağlıyor..
diyelim ki öyküsünü yazdım,beş para etmiyor..
atilla atalayın bir kitabıdır.bir de sıdıka saka vardır bol bol bu kitapta ilk önce başlarsınız sıdıkadan okumaya gülersiniz eğlenirsiniz..sonra kitapla aynı isimde bir hikaye vardır insanın canını acıtır yüzünüzde gülümseme allak bullak eder.okumak lazım derim.
pıt pıt pıt..
pıt pıt pıt..
saçı tepeden topuz ne renk kuşak sahibi olduğu belirsiz karate hocası,apartman yengesi olan kişi ile bir alakası olduğunu düşündüğüm kavanoz kapağını meditasyonla açmaya çalışan karakter.
(bkz: ayrılık)
anket lan bu ltd şti.
çok ince bir çizgi var
dudaklarının arasında
açılıp kapandıkça
gidip geliniyor
ölümle
yaşam
arasında.
öncel ipekçi
dudaklarının arasında
açılıp kapandıkça
gidip geliniyor
ölümle
yaşam
arasında.
öncel ipekçi
bir veronica a.shoffstall şiiridir.
bir süre sonra,
bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasindaki
ince farki ögrenirsin,
ve askin yaslanmak,
birlikte olmanin da güvende olmak
anlamina gelmedigini ögrenirsin,
ve öpücüklerin sözlesme
ve hediyelerin de vaat olmadigini
ögrenmeye baslarsin,
ve yenilgileri
basin dik ve gözlerin açik karsilamaya
baslarsin,
bir çocugun üzüntüsü ile degil,
bir yetiskinin zerafeti ile
ve her seyi bugünü düsünerek yapmayi da
ögrenirsin
çünkü yarin ile ilgili her sey belirsizdir.
bir süre sonra günes isiginin
yakici oldugunu ögrenirsin
eger fazla maruz kalirsan
bu yüzden,
baska birisinin sana çiçek getirmesini
beklemeden
kendi bahçeni yarat
ve kendi ruhunu kendin süsle.
ve göreceksin ki dayaniklisin...
ve kuvvetlisin,
ve degerlisin.
bir süre sonra,
bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasindaki
ince farki ögrenirsin,
ve askin yaslanmak,
birlikte olmanin da güvende olmak
anlamina gelmedigini ögrenirsin,
ve öpücüklerin sözlesme
ve hediyelerin de vaat olmadigini
ögrenmeye baslarsin,
ve yenilgileri
basin dik ve gözlerin açik karsilamaya
baslarsin,
bir çocugun üzüntüsü ile degil,
bir yetiskinin zerafeti ile
ve her seyi bugünü düsünerek yapmayi da
ögrenirsin
çünkü yarin ile ilgili her sey belirsizdir.
bir süre sonra günes isiginin
yakici oldugunu ögrenirsin
eger fazla maruz kalirsan
bu yüzden,
baska birisinin sana çiçek getirmesini
beklemeden
kendi bahçeni yarat
ve kendi ruhunu kendin süsle.
ve göreceksin ki dayaniklisin...
ve kuvvetlisin,
ve degerlisin.
neden bekliyorsun?
bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?