confessions

goetica

- Yazar -

  1. toplam entry 15657
  2. takipçi 3
  3. puan 262702

şeytanin yattığı yer

goetica
atilla atalay hikayesidir..



bilir misiniz, üniversiteyi bitirdiğimiz zaman, hepimiz nasıl saçlı sakallı koca man bebeklerdik.
bilemezsiniz.
anlatınca olmaz.
yaşamak diye bir problem yoktu bizim için.
böyle bir problem çözmedi asistanlar tatbikatlarda.
sonunda hepimizi kurtlar kaptı tabii.
insan taklidi yap tığımız için, kurtlar bizi adam sandı..."

oğuz atay - tutunamayanlar.


ne fena.. kadir inanır olucam şimdi. filmlerdeki gibi; okulu asan toy delikanlıya, kaşlarımı çatıp, enn baba halimle bakarak: "layn!" diycem... "senin okumaktan başka şansın yok... aklını başına topla, hayat paralar adamı, vazgeç bu yollardan, dersine çalış!"

bu, taa uzaklardan, köyümden doğru bana biçilen tuhaf, acıklı bir rol. öys, her yıl bizim oralardan bi kaç kişiyi yollar buraya. gözlerinde taşranın sinikliği, oniki vesikalık fotoğrafları, sarı büyük zarfa konmuş lise diplomaları, zulalarında anacıklarının bi kavanoz kuşburnu marmeladı, fanilalarındaki yeşil pazen kaplı nazar muskalarıyla, götürüp onları üniversiteye kaydettiririm. defterleri, kitapları, yurtları... ilk vizeleri, ilk notları... sonra kaybolurlar...

kantin geyikleri, ortaköy çaybahçelerine sıçrar, ordan king partilerine, yamultulmuş bira kutularına, sarsıntılı aşklara kapılırlar. arada bi yerlerde karşılaşırız. ilk yıllarda benim için kullandıkları "abi" takısı, yerini direk adıma bırakır, gözlerindeki taşralılık kurnaz istanbullu pırıltısı ve biranın verdiği kızıl şehlâlıkla yer değişir. küpeleri gözüksün diye uzun saçlarını toplayanlar, manitasıyla sarmaşık, istiklal cadesi’ndeki resmi geçide katılanlar olur... içten içe severim onları ama karşılaştığımızda asla belli etmem. çünkü son perdedeki rol sıramın eninde onunda gelmesinden korkarım...

onların istanbul’daki beşinci yılında felan, köyden haber gelir: "mıstafa, okuyyon deye serseri oldu. okulu bu sene de bitiremeyamuş, garnesi bilmemnesi de yok, cahil aklımızla anleyemeyoz... parasına puluna, harcına kitabına gücümüz de yetmeya gaari. atila ağbiysi mıstafa’ya bi gozüküveesin, o’nu diğner..."

peki, niye ben? ben yırttım ya bikere. çalışa çalışa okudum, mühendis oldum.hem istanbul çocuğuyum, feleğin binbir çemberinden geçmişim, "şeytanın yattığı yeri bilirim" şu alemlerde. bizim köyün toy oğlanlarıyla kızları beni kandıramazlar. atıcağım fırça istikbal kurtarır. sevabı da büyüktür hani.

bu rolü üstümden alan olsun diye çok bakındım. bizim oralardan mehmet, ortaköy’de bar açtığında çok sevinmiştim. benden daha kadir inanır bi pozisyonu vardı. istanbul geyiğine kaptırıp okulu tepetaklak eden hemşehrilerim, ışığa giden pervaneler gibi mehmet’in mekânına gidicekler, "abi"lerinden gerekli fırçayı akabinde yiyeceklerdi. gerçekten de ööle oldu... mehmet en efe haliyle bir kaç tanesine "lan oğlum, sen bize emanetsin istanbul’da... önce okulunu oku, bu alemlerde fazla dolanma, kırarım bacaklarını" dedi... ama sonra iş tersine döndü. mehmet, onların yolsuz hallerine kıyamayıp ceplerine para koydu, kimilerine barında ufak tefek işler verdi... sonra birgün, sesine şivesini yapıştırıp, "sıçacın topunun ağzına, burası bizimköylüler kahvehanesine döndü." diyip, kapıdaki elemana " hiçbirini içeri guyma" talimatını verdi... yorulmuştu...

aslında, ben de bu rolden çok yoruldum... öyle ki, artık repliklerimi bile karıştırıyorum. son kez, üç yıldır gemi inşaat’ın ikinci sınıfında okuyan uğur’a girişmiştim... "lan, sen bir garip çingenesin, elalemi üzüp, gurbette baba parasıyla ibibiklik etmeye ne hakkın var. baban 65 yaşında göt kadar bakkal dükkanında peynir tenekeleri sırtlarken hiç mi yüreğin sızlamıyo!" diye bağırdım...kısa bir sessizlik oldu. uğur, babasının on yıl önce öldüğünü ve hayatta bakkallık yapmadığını söyledi. bizim köyden bir başkasıyla karıştırmıştım. başıma boş peynir tenekesi geçirip, üstüne davul tokmağıyla vuruyolarmış gibi oldum... ama toparlanmam kısa sürdü. "daha fena ya" dedim, "hayatta tüm umudunu sana bağlamış, bi tek anan var. o’nun yüreğini incitmeyi nerene sığdırıyosun? geber! geber ama o okulu sadece anan için bitir!" o ağladı, ben, kadir inanır gibi tavizsiz, acımasız durup,dünyaları içtim.

şimdi... şimdi, mustafa... beşinci yıl... yurttan çıkarıldı... anketörlük, tencere pazarlamacılığı felan... ağzıyla, "uzatıcam" diyo zaten. "nereye kadar uzatıcaksın peki" diyip repliğime başlıycam... ama, başlıyamıyorum. dedim ya sıkıldım bu rolden. hem benim kerametim nereden geliyor? hayatı, neye göre mustafa’dan iyi biliyorum. niye mühendisim... kendimi gebertip o okulu bitirdim diye çok mu mutlu oldum? bitirip de bi bok olmayınca az mı acı çektim sanki. trenlerde uyuyakalıp, işyerinde patrondan gizli ders çalışırken, gözlerim pörtlemiş, bir tortu gibi işten okula sürüklenirken, en güzel yıllarımı doğramacı’ya armağan ederken, nooldu peki? uyukladığım trenler, hiç bir istasyonda durmayıp, otuz yaşıma nasıl da getirdi beni... elimde, konuşamadığımı, yaşayamadığımı, hayatın bir tarafını fena halde kaçırdığımı, açıkça, çoğu şeyi hiç bilmediğimi kanıtlayan bir kağıtla; henüz kendime sorduğum soruları yanıtlayamazken, şimdi, mustafa’ya, nasıl...

mustafa, kafasını "manitasının" uzun sarı saçlarına gömmüş öölece duruyor. ne kadar da sevimliler. kız, bıcır bıcır sinema günlerinden bir filmi anlatıyor... gülüşüyorlar, gülüyorum... dinlediğim söylenemez, ben görünmeyen trenlere bakıyorum. sonra, mustafa "sahi, sen ne sööliycektin bana abi" dedi. "hiç" dedim, "öölesine işte..."

34 tn 405

goetica
atilla atalay hikayesidir..


sağa çek... seni anlatıcam.

bir süre öylece durdu kapının önünde. yalnızca, babam iş dönüşü kapısını açıp şöför mahalline kuruluyor, babasının yeni arabasında vakit geçiren, çatal sesli, iri burunlu ergen çocuklar gibi, saatlerce içinde oturuyordu... naylon muhafazası henüz yırtılmamış koltuklardaki bu uzun oturma seansları boyunca arabanın "kitapçığını" okuyor, camına su fışkırtıp sileceklerini çalıştırıyor, hava kararınca da kısa ve uzun hüzmeli farlarla evin duvarında ışık gösterileri yapıyordu. annem, nuri dedem ve ben de camdan nöbetleşe arabanın içindeki babamı izliyorduk. şeytana uyup arabayı çalıştırması, sürmeye kalkışması; borcu bitmemiş kıymetli arabamızı bahçenin duvarına çakmasıyla sonuçlanabilirdi. çünkü onun arabası vardı ama henüz ehliyeti yoktu.

o sıralardaki bir çok asker ailesi gibi biz de oyak kredisiyle bir renault 12’ye "girmiştik". mahallede ardışık plakalı bir kaç reno daha vardı, onlar da babamın görev yaptığı filodan arkadaşlarına aitti. diğerleri yeni arabalarını vızır vızır sürüyorlardı, babam ise işin henüz teori kısmında, arabanın kitapçığını bir hafız edasıyla yutuyor, ehliyet sınavı için aldığı günün gelmesini bekliyordu. bu süre içerisinde, yani babam arabayı henüz kullanamıyorken, "arabanın aküsü boşalmasın, motoru devir daim etsin" diye arada bir mahallenin kasabı, çalıştırıp bulunduğu yerde ileri geri yapıyordu. kasap, bizim araba için, kaza belaya karşı, tampon önünde horoz boğazladığı günden beri; acemi babama şöförlük ve bakım bilgileri veriyor, hatta kendine iş edinip babam görevdeyken arabayı çıraklarıyla beraber bir temiz yıkıyordu.

bir haftasonu "arabanın motoru açılsın" diye beraberce tekirdağa mandraya gidip; arabaya kasabın dükkanı için, henüz kesilmiş dört koyun gövdesi yükleyip geri döndüler. babam koltuk naylonlarını açmaya bile kıyamadığı arabasına kasabın ketenperesine gelip nasılda taze kesilmiş koyun doldurmuştu... bu işe en çok kapı komşumuz mahmut amca gülüyor, "kumandan, sat sen şu arabayı, kullanıp etmeyi bilmiyorsun, öölece naylonuyla duruyo kasaba mezbaha kamyonluğu da etmese evin önünde çürüyüp gidicek" diyerek dalga geçiyordu. babam bu işe ses etmese bile, ben için için mahmut amca’ya çok bozuluyordum. ne yani bizim arabamız olamaz mıydı? hem kendisi de bir senedir, almanya’dan getirttiği siyah beyaz televizyonunu ekranın üzerindeki fabrika ambalaj çıkartmasıyla izlemiyor muydu? onun yüzünden uzay yolu’nun, kaçak’ ın en heyecanlı bölümlerini, ekranın sağ üst köşesinde, "achtung" diye başlayıp süren bi takım almanca yazılarla birlikte izliyorduk. hal böyleyken, bizim arabanın koltuk naylonundan ona neydi, o kendi televizyonundan, kıyıp korkup sökemediği ambalaj çıkartmasına baksındı...

günler ara gaz vermeden dörde takmış ilerlerken, karlı bir kış sabahı babamı arabasının başında, gözlüğünü çıkarmış, kimselere göstermemeye çalışarak ağlarken buldum... kalkmış, arabanın üstündeki karları temizliyormuş, ilkten kılıfın üstündeki karları atmış süpürgeyle... bagaj kapağının orayı kılıfın üstünden doğru süpürürken, bir de bakmış süpürge içeri batıyor, altı boş. alçak hırsız arabanın bagaj kapağını söktükten sonra dikkat çekmesin diye bir de kılıfı üstüne örtüp, koca kapakla ortadan kaybolmuş. baktım, gerçekten çocuk gibi ağlıyordu. ben "büyük" oldum o zaman. "yaa noolucak boş ver, bunda üzülücek bişey yok baba be" gibisinden bişeyler söyledim... "altı üstü bi kapak"... kafasını kapaksız bagajın içine daldırıp, bişeyler arıyomuş gibi yaparak boğuk bir sesle, "sen hayatında kendi kazandığın parayla bişey al da o zaman konuş keranacı" dedi. kafasını bagajdan çıkarıp rahat rahat ağlasın diye, sırtımı dönüp kös kös okula gittim.

babam, ehliyetini alıp, ufak ufak arabayı kapının önünden kaçırmaya başladında, hem "iyi iyi, alışsın azcık" diye seviniyor, hem de başına bi iş açmasından korkup camın önünde saatlerce arabayla dönüşünü gözetliyorduk. bir keresinde tekerlerlekleri öttürerek tuhaf manevralarla geri geri evin önüne girdiğinde nuri dedem’den fırça yedi. böylelikle, kırk yaşlarındaki babam, arabayla evin önünde -belki de istemeden, acemiliğinden- tuhaf numaralar yaptığı için babasından azar işitmiş oluyordu. ilerleyen hastalığı nedeniyle istanbul’a gelip yanımızda kalan dedem, hastahaneye her gidişinde babamın "arabayla götürüveriyim istersen baba" teklifine, "soona binerin soona, hele sen bi adam gibi sürmeyi öğren" diyerek tersleniyordu. bi keresinde babam iyice içerleyip bize, kendisinin görev yaptığı füze üssünde bilmemkaç bin dolarlık elektronik cihazları ustalıkla kullanmayı bildiğini, hatta konuyla ilgili insanlar yetiştirdiğini, boktan bi arabayı herhalde sürebileceğini söyledi. hemen daha o gün, cennet mahallesi’ndeki tanzimsatış’ın önünde, park halinde duran bir başka renoya arkadan bindirdi...

her acemi sürücüde olduğu gibi ilk kazasından sonra arabasından soğuyan babam, bir süre direksiyona elini sürmedi. anca karşı tarafın arabasını yaptırabilecek parası olduğundan, bizim araba çarpık haliyle uzun süre kapının önünde "yattı"... arabanın kaputunun üstüne mahalleli haylaz çocukların çiviyle iki harfli ayıpçı bir sözcük yazmaları o günlere rastlar. babama kalsa, araba kaputunda o lafla ve çarpık haliyle öylece durabilirdi. ama annem konu komşuya karşı ayıp olduğunu ve arabanın artık toplanması gerektiğini söylerken, pedagojik ve sosyolojik açıdan son derece bilimsel bir saptamayla babamı ikna etti. "duvarda araba üstünde her nerede olursa olsun, o iki harfli ayıpçı laf bir kere yazıldı mı, bir süre sonra bir başka çocuk cevaben üç harfli diğer ayıpçı lafı yazmadan duramaz"... öğretmenlik yaptığı okullardaki hela duvarları ve sıra üstleri nedeniyle derin bir deneyime sahip eşine kulak vermek zorunda kalan babam, arabasını ilk günkü gibi gıcır gıcır boyatıp yine kapının önüne koydu. tamamdı işte... oysa boyayı izleyen bir kaç haftadan sonra, fırtınalı bir gecede öndeki apartmanın terasındaki su deposunun demir doğrama kapağı yedi kat yükseklikten uçup arabamıza baklava biçiminde saplanacaktı...

ardından, benim arabanın içinde oturup uzun uzun teyp dinleme, yerli yersiz kaporta yıkama, dikiz aynasında yeni çıkan bıyıklarıma ve sivilcelerime bakma yaşım geldi. 34 tn 405, bir çok kez darmadağın oldu evin içinde defalarca "cana geliceene mala gelsin" geyikleri döndü. ama emektar, "tık bile demeden" beni de büyüttü. aradan geçen yıllar içinde,34 tn 405’ in en hüzünlü yolcusu nuri dedem olmuştu. sağlığında binemediği araba, istanbul’daki hastanenin morgundan aldığı kurşun tabutunu üstüne yerleşterilen bir bagajla karabük’e, köyün mezarlığına taşıdı.

bu sabah baktım, yine cillop gibi yıkanıp cilalanmış kapının önünde duruyor. babam da içinde, torpidoyu siliyor. geçirdiği kalp krizinden sonra, doktor bir süre araba kullanmasını yasakladı. ama o hergün arabasını özenle silip durduğu yerde çalıştırıyor... yanından geçip kendi arabama doğru ilerlerken, kaputa bi yumruk indirip babama" kaya gibisiniz maşallah" dedim. sesim çatallandı galiba, yada gözlerimden okudu... camını açtı, gözlüklerini eliyle iterek alnına otturdu. "ohoo" dedi, "merak etme sen" sonra camdan uzattığı eliyle arabanın tavan bagajını işaret ederek "benim arabanın burasına binmeme daha çook var" dedi. sırtımı dönüp yürürken "helal sanaaa!" diye bağırdım. bir süre, kafamı kendi arabamın bagajına daldırıp bişeyler arıyomuş gibi yaptım. kapının önünden yola doğru çıkarken kornalarla vedalaştık...

0 75

goetica
atilla atalay hikayesidir..



dışarıda bahar, sınıfın camlarını tırmalıyor... hoca, bir çelik çatı detayının en acıklı yerinde. bunların "acıklı hesaplar" olduğunu düşünüyorum. çünkü bin tane filan işlem var, sınavda kesin hata yapar insan. hele ben... hele baharda... tahtaya hocanın yazdığı o epsilonlar, deltalar, iksler, sınav kağıdında akla gelmedik tuzaklar kurar adama. bir an boş bulunursun, yaşamından yılları çalıverirler. korkmuyorum ama onlardan, o yüzden derse asla dikkatimi vermiyorum. "çatı detayına" tavır koydum.

handan, tahtayı işaret ederek; kulağıma "nerden geldi o sıfıryetmeşbeş, nası buldu hoca?" diye sordu. "tam da adamına sordun" gibisinden baktım. bakışlarımın boşluğuna gülüp tahtayı izlemeyi sürdürdü...

handan... inşaat fakültesi’nin sınırlı sayıdaki kızlarından biri. çelik dersini ikinci kez alıyor ve yanyana oturuyoruz. çünkü bu adettir bilirsiniz; ilkokuldan beri "tembeller sırası" arkadadır ve onlar yanyana oturur.

tembeller sırasındakilerin birbirine benzeyen başarısızlık öyküleri vardır hep... taşradan "tutturup gelenler" sonraları "yurttan eve çıkanlar"... onları, kısa tatillerden önce ellerindeki "kirli çamaşır torbalarından" tanırsınız... memlekete giderken gözleri hep ışıl ışıl olur, döndüklerinde "gurbetin isi" yüzlerini karartır. benim gibi çalışarak okuyanlar... onlar her yerde uyur. otobüslerde, minibüslerde tanımadıkları insanların omzuna sızarlar, kırmızı gözlerle kuytularda oturup, kantinin bütün çayını içerler...

handan’ın öyküsü hangisinden bilmiyorum. zaten kendi başarısızlık öykümden başımı kaldıracak vaktim de yok ki... yalnız, tatil öncesi derslerde "kirli çamaşır torbasıyla" gördüm o’nu bir kaç kez... ha, bir keresinde de çantasında beşyüz tane filan tükenmez kalem vardı. gördüğümü anlayınca söyledi: "fason iş, eve götürüp montajını yapıyoruz. tayvan’dan içi boş geliyomuş bunların, içine ucunu koyup, yayını ittiriyoruz... ööle işte, parça başı. yayıyoruz evde bunları, bütün kızlar girişiyoruz, bakla ayıklar gibi..." sessizce güldü. daha sonra "mevzuuyu daha iyi anlayabilmem için" kalemlerden birini söküp, içini göstermişti. ardından, parçaladığı kalemi, binlercesini söküp takmanın verdiği hızla, bi çırpıda toplayıp, sihirbaz edasıyla "tırınıım" dedi: "al, bu senin olsun."

şimdi, yine o kalemlerden biriyle tahtadakileri aynen defterine geçiriyor. nerden geldiğini anlayamadığı 0.75’i daire içine alıp, yanına soru işareti koydu...

ertesi haftalarda yanyana oturduğumuz çelik yapı derslerinde, handan’a hep takıldım: "nerden geliyo kız bu sıfıryetmişbeş... nedir, kimdir?" bi keresinde çok kızıp, bana "eşşoğleşşeklik katsayısı ordan geliyo" diye yanıt verdi... aslında çoktan çözmüştü... yüreğini saran atılma korkusuyla, ders notlarını sular seller gibi yutuyordu... yarı deli bir hal gelmişti üstüne... eski çelik sınav sorularını, kimsenin adını bile bilmediği kitapları topluyor, derslerde hocaya soru üstüne soru soruyordu... açıkçası o’nun bu paniğinden korkuyordum.

sınavdan bir kaç hafta öncesinde, ders notu ve bir kaç soru için biyerde buluştuğumuzda, "kafayı yiyicen kızım, yeter artık, çelik bilek mi olucan başımıza" dedim. "anlamıyorsun" dedi... "ben atılamam, artvin’e geri dönemem..." avcundaki fotokopi rulosuna sımsıkı yapışmış, öyle bakakaldı. "yani ailen, onların umutları, masrafları falan... tüm bunlar hepimizin başında" dedim. konuşup rahatlasın istiyordum...sustu... gazete kağıdının üstüne yüzlerce tükenmez boşalttı sonra... "bakla ayıklar gibi" tek tek onları yaptık... konuşmadı...

bitti... üç soruyu tam yaptım, birine hiç dokunmadım... sınav çıkışı, kontrol geyikleri. bir’in a şıkkı, 8.75 ton, tamam... b şıkkı 18 metre... o da doğru... ikinci soruda, işlem sonucu, takviyeli kirişte 20.2 ton metrelik moment var. üçüncü zaten keklik soru... herkes aynı sonucu bulmuş, kesin geçerim... heyoo... handan... handan? o nerde peki?
sınavdan sonra kimseler görmedi o’nu... kirli çamaşır torbasını alıp daha o gün geri dönmüş... ağlıyor muymuş, üzüntülü müymüş bilen yoktu.

tanıdığım ilk "atılan" dı handan...

12 eylül yök’ü bir çok "tembel talebeyi" ardı arkasına atıp, onlarca af çıkardı sonra. handan’ın bir yıl ardından ben de atılıp aynı gün "af" la geri döndüm... tembel sıralarında tek başıma oturup, ders aralarında iş yorgunu uyuklarken, rüyamda handan’ı dönmüş gördüm hep, bana tükenmez kalem verdi... yök, "tembel talebelerini" her "affettiğinde" arka sıralarda, kantin kuşlarının arasında, camı gazete kaplı soğuk öğrenci evlerinde hep handan’ı aradı gözlerim. ama handan onları hiç affetmedi..

yatik sekiz

goetica
sonsuzluk i$aretidir..

ayrıca atilla atalay’ın hayaller kahyası kitabında yer alan mükemmel öyküsüdür..

bitti mi? yok hayır, aksi gibi yeni başlıyor...
öyle lokanta felan gibi bi yerden dönüyorduk galiba. o zamanlar çalıştığımız gazetenin verdiği bir yemek filan olabilir. ama gerçekten, oraya niye gitmiştik, ne vesileyle masamızda ünlü bir sinema artisti vardı, yasemin’le neden tartışıp küsmüştük, hiç mi hiçbirini hatırlamıyorum. sonradan öyle utandım ki, beynim önemli bir kısmını silmiş.

dönüş yolunu aynen hatırlıyorum ama. arabayı hasan abi kullanıyordu, yine, niyeyse o artist bizim arabada önde oturuyor, arkada da yasemin’le ben...
içtiklerimin etkisiyle anlatılmaz şekilde çişim gelmiş. kimseden değil ama arabadaki o çok ünlü kadından utandığım için, "şöyle bir kenarda dursak abi" diyemiyorum... o kadın arada bir şevkatle bana bakıp gülüyor. çişimin geldiğini mi anlıyor, yoksa sarhoşluğuma mı gülüyor bilmiyorum... ve tabii ara sıra yasemin’le gözgöze geliyoruz. pis bir kırgınlığa, kedere kapılıyorum, biri ölüp gitmiş sanki. çok derin bir nefes almak istiyorum, yani olsa, atmosferi hidrosferle beraber yutucam...

çatlıyodum heralde. bi laflar geveleyip arabayı yol kenarında durdurdum.

nasıl güzel bir yaz gecesi. artistin parfümü mü öyle çiçek kokuyor, yoksa havadan mı? otoyolun hemen kenarındaki az eğimli bir tepeye yürüyüp rahatladım. sonra demin sözünü ettiğim nefesten aldım bi tane... verdim... oraya çimenlerin üstüne oturdum kaldım. arabadakileri unuttum heralde. yani, her şeyi unuttum. sadece o nefesten bir tane daha almak istiyordum, o kadar. neden sonra hasan abi’nin sesi duydum "iyi misin baba, geliyim mi?" diye sordu. "geliyorum" filan dedim galiba. sonra onu da unuttum. yasemin seslendi bi ara. aslında kalkıp gidicem, hani öyle ayakta duramayacak kadar değilim, ama unutuyorum...

yani... herneyse, az sonra zıpkın gibi ayağa fırladım, nerdeyse arabaya doğru koşucaktım. çünkü artist arabadan inmiş bana doğru geliyordu. çok ayıptı lan, kadıncağızı tamamen unutmuştum. "yok yok gelme otur orda bi sigara içelim" dedi.

bundan sonrasını harfiyen hatırlıyorum. rezalete bak yaa, koca artist beni avutmaya geliyo. köprüye çıkmış gibi lan ne fena. oysa valla önemli bi derdim yok, o kadar sarhoş da değilim. sadece o an için arabadakileri unuttum işte. yanıma oturdu sigara içiyoruz. çok utandım ya, kafam cin gibi çalışıyo artık.

"yaa çok özür dilerim sizden. hafif başım döndü oturup kaldım buraya. sizi de geç bıraktım" filan dedim.

o hiç bişey söylemedi ama. susmuş, anne şefkatiyle öylece bana bakıp gülüyor. bir ara sigara içerken, oynadığı bir filmdeki haline benzedi. ben hala durumu açıklıyorum. muhtemelen aynı şeyleri tekrar ediyorum. yasemin’le hasan abi de aşağıda araba başında sigara içiyolar... oh ne güzel, herkese rezil olduk. diğerleri neyse de... sonra, artist beni susturup saçlarıma şakadan vurarak "ne güzelsin yaa" dedi.
"ehe, yalan değil içince kafam güzelleşti biraz" dedim utanarak.
ardından hiç bir fiminde görülmeyen, dingin, tuhaf bir yüzle otoyolda hızla giden arabalara daldı... gözleri daha çok yolda, bazen dönüp bana gülerek konuştu:

"herkes bu kadar sarhoş olup kaybolamaz. ne şimdi, ne de yarın ayıldığında, pişman olma e mi. hem seninki içkiden değil çok belli ki yasemin’den... o da ne hoş yaa. ne kadar güzelsiniz. ne kadar güzelsiniz... bak bi daha söylüyorum, utanılacak bişey yok. aşkı başka bişey sanan, içki içip kaybolmaktan sadece kusup devrilmeyi anlayan o kadar çok insan var ki..."

bu şimdi oynuyo mudur? artist kısmısı istediği vakit oynar mı hakkaten. artık orta yaşta zaten. belki, benim görmediğim bir filminde sarhoş kardeşini avutan bir abla rolü filan vardır, bunlar o filmin laflarıdır. yok ama ciddi sanki. ya, ama ciddi olsa ne olur, söyledikleri doğru değil ki. neremiz güzel lan. bitti işte. hem mutlu olsa, kim kaybolmak ister. sürseydi tamamdı, güzel olurduk gerçekten. ama şimdi bu ne ki. böyle olamayanlar, bunu bilemeyenler varmış. ne mutlu onlara. tamam üç beş fazladan mutluluğumuz, havalara uçtuğumuz vardır. ama bir o kadar da fazladan hüznümüz oluyo be güzelim.

"ben bu hallere ’şahane arızalar’ diyorum. tamam bişeyler bozuluyo ama güzel bozuluyo" dedi artist.
"sonuç olarak ortada bi arıza var" dedi kalan aklım, otoyol temalı arıza resmine, kadrın sağ alt köşesinden giren artiste bakarak.
"dedim ya şahane bi arıza" dedi. anne gibi saçlarımla oynadı.

bu bir film olsaydı. yönetmen "kamyon geçti bi daha çekicez" deseydi, artist abla hareketini tekrarlarken yasemin bu tarafa bakıyor olsaydı, kamera yakın girip çatlayan yasemin’’i görseydi.

artist abla sigarasını bitirdi, binip gittik ... gerçi söylediklerine aklım yatmadı ama yine de kral bir insan. hatta ne kadar güzel... ben de o’na söyleyebilmek isterdim:
"ne kadar güzelsiniz."

sonra bi kaç kez daha oldu bunlardan. başlarken, yürek pıtırtılarına kapılmış, zıplayıp gezegenlere kafa çakıcak gibi hissettiğimde ya da bitiyorken bıçaklayan sözler havada uçuştuğunda, kaybolmalara gittiğimde... birileri çıkıp "ne güzel" dedi... "bok güzel" diyebildiklerim oldu, gerçekten öküz olduklarını ve hayatta böyle bir şey yaşayamıycaklarını düşünüp üzüldüklerim de.

kimi zaman, durulur artık belki dedim. olmazmış ama öyle... asla olmazmış... ölünceye kadar...
70li yaşlarında bir şair "babanız yine aşık çocuklar" şiirini okuttu bana. o yaşta gülen gözlerinden anladım, torunu bile anlardı, yine aşıktı. tuhaf bir biçimde adamın o arıza hali hoşuma gitti ama. az kaldı ben de geyikleşip "artizlik" yapıcaktım amcaya "ne kadar hoşsunuz, ne mutlu size" diycektim...

ne peki? çok açık. herkes kendinde olmayanı ister. onlar sana "serseri" sen onlara "öküz" dersin ama birbirinize imrenirsiniz. onlar hep birbirleriyle yaşamaktan, sen o birini ararken başlayıp bitenlerden yorgunsundur. öyle mi, evet. peki mutlu aşk var mıdır? çocuklar bile biliyo ki yoktur. e, tamam o zaman, sorusu olan yoksa dağılalım.

yaa, kolay mı öyle. var sayalım ki biri gelip hayatın böyle bir sırrını kulağınıza fısıldadı. bu ne işinize yarar ki?

aksi gibi yeni başlıyo şimdi.
nasıl olduğunu tam anlatamıycam. yok o laflardan...

bitince bitmiş oluyo, ilk başta en derin kesik sanıyorsun, sonra en azından görünüşte kapanıyor. ama başlarken. o nasıl bir kavga allahım. biri gelip olan gücüyle duvarlarınıza sarmaşık oluyor. "git işine" diyosunuz, "bi daha kaybolamam ben, daha yeni döndüm buralara." dinlemiyor ama usul usul sarıyor duvarları "ya bensem" diyor. eh be güzelim, ya yine sen değilsen ama...

uzanmış birbirimize şirinlik yapıyoruz.
"hiç kimse için tam öyle biri yoktur ki" dedi.
"oturup imal etmek lazım onu. sen yapabilir misin?"
başını göğsümden kaldırıp gözlerini gözlerime dikti.
"yapabilsem senden yapardım bi tane daha" dedim. "bu burundan, bu dudaklardan, zor ama, şu gözlerden."
utanıp başını indirdi, yine göğsümde kayboldu.

iyi de, başlarken söylüyo işte insan bu laflardan, noolucak ki... aynı zihniyet, aşka final cümleleri de benzer incelikte kuruveriyor.
kafasını kaldırmadan konuşuyor şimdi :

"ben seni kaç tane seviyorum biliyo musun? üç tane, beş tane filan değil, sekiz tane... ama yatık sekiz."

doğruldu.

"biliyorsun di mi yatık sekizi?"
parmağıyla havaya sonsuzluk işareti çiziyor.

"yatık sekiz...yani sonsuzluk demek"
demesin ama böyle ...

"arıza" başgösterdi. durduk yere kafamda bir final cümlesi dönüyor. gidenlerden birine söylemek istemiştim... eyfel kulesi’nin oralara gidiyordu. son laflardan söyledi bi sürü.

"mamafih..." dedi.
"mamafih" diye başlamamıştır heralde. ama şahane arıza böyle bellek ve sözcük oyunları da yapar insana.
"mamafih. bu tam bir gidiş değil. geldiğimde gene gelirim..."

cümlenin diğer tarafları şahane arızanın oyunlarıyla dolu olabilir. ama "geldiğimde gene gelirim" bölümünü olan berraklığıyla hatırlıyorum.
tabi uzaktan bakılınca sabit gibi görünüyodum ben öyle. o duvarlarla kimse bi yere hareket edemezdi. ben gidene kal diyemezdim. o geldiğinde gene gelirdi.

arızanın en uç noktasında genel tuvalet talimatı beynimde olabildiği kadar zarif taklalar attı:
"nasıl bulmak istiyorsan öyle bırak" demek istedim.

finale en çok o cümle yakışırdı. söylemedim tabi. tren karşısında ikilemde kalmış, felsefi uçurumlara düşmüş bir öküz gibi baktım durdum. kimdi ulan o trendekiler? nerden gelip nereye gidiyorlardı? gitmeye mecburlar mıydı? beş n bir k... şimdi bir de yatık sekiz...

"ben seni kaç tane seviyorum biliyo musun? üç tane, beş tane filan değil, sekiz tane... ama yatık sekiz." doğruldu "biliyosun di mi yatık sekizi." parmağıyla havaya sonsuzluk işareti çiziyor. "yatık sekiz...yani sonsuzluk demek"

- deme ama böyle. bu çok ciddi ve bağlayıcı bir laf şimdi. böyle olmadığını biliyoruz.
- niye ki. şu an ben böyle hissediyorum.
- ama şu an.
- aslında saatler hep yatık sekizi gösterir.
- nasıl yani? neyse konuşmayalım. öyle olsun... ne güzelsin şimdik sen.
- hıı öyleyim, biliyom ben...
- ehehe... çok da alçak gönüllüsün.
- bi saniye çekelim elimizi. bilimsel bişey konuşuyoruz şurda. her zaman dilimi ve şu an sonsuzdur. kantor’un içiçe aralıklar dizisini biliyoruz...
- nerden biliyoruz?
- e, çok da kültürlüyüm bi taraftan. kantor dizisinde her bir aralık sonsuz küçük parçaya bölünebilir. dolayısıyla sonsuza ıraksar.
- bizim zamanımızda şairlerden filan alıntı yapılıyodu, matematikçilerden değil.
- bak hala "bizim zamanımız" diyo yaa. yok ööle bişeyy, yatık sekiz diyom ben sana.

evet yatık sekiz...
değil ama öyle olsun.
şu an için olsun peki. bitip kaybolmak isteyinceye kadar.
oturup günümüzün dolmasını bekleyelim.
hem belki o "şu an" lardan birinde takılı kalırız.
olamaz mı? şu an için o bile olucakmış gibi gözüküyor.

"üç değil, beş değil, sekiz tane... ama yatık sekiz.."

ben de tekrarladım. kendimi çok zorladım, biteceği zamana dair aklıma bir şey gelmedi. yine çok mu acı çekerdik... varsın olsundu. hem, şimdi böyle sarılıp uzanmışken, o "artizin" dediği gibi...
ne kadar güzeliz...
ne kadar güzeliz..

kişi başına bir yalnız

goetica
-

..kadın gider ve bunun bir $iir olduğu söylenir
kadın gider ve bşr $air doğar bundan
(ben hangi kadından $air olduğumu bilirim)
"yazın bittiği her yerde söylenir"se
kadının gittiği de her yerde söylenir
kadın gittiği her yerde $iir diye söylenir
kadının gittiği,yazın bittiğidir her yerde
yaz biter kadın giderse,bunun sonu $iirdir,
yazın sonu $iirdir,$iirdir a$kın sonu..
$ehir her semtiyle yazın pe$ine dü$se
yaz uzar bundan ve a$klar da nasiplenir
yazın pe$inde $ehir,kadının pe$inde $iir
eylülün semtine kadar böyle gidilir..
bir gecede gittimdi hazirandan eylüle
eykuk yazdan terkedilmi$ti,$iirse haziranda
kadın tarafından terkedildi o söylenceye
butun oğullar anneyi bir $iire terkeder!
o kadın beni terkederse $air olurum
oğul olduğum kadın sakın beni terketme..
$iirdir söylenir,yazdır biter,kadındır gider..

butun kadınlar $iiri bir kadına terkeder..

-
240 /

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol