the fountain

lenix
darren aronofsky sinema anlayışını, anlatım tarzını beğendiğim ve anlatmak için cesaret ettiği şeyler hasebiyle kendisine hayran olduğum muhteşem bir yönetmendir. çektiği ilk filmle (pi ve bir rüya için ağıt) beni benden almış, sinemaya daha bir aşık olmamı sağlamıştır. elbetteki bu iki filmden etkilenen tek kişi ben değildim. böyle bir yönetmenlik becerisinden sonra büyük stüdyoların ilgisini çekmesi uzun sürmedi ve pek çok bağımsız sinema yönetmenin kaderi olarak kendini yüksek bütçeli bir filmi çekerken buldu, ve bu filmde kaynak oldu.

kaynak her ne kadar fikirsel açıdan aronofsky’nin anlatmak istediği derin konulardan birine sahip olduğu anlaşılsada tarz olarak bana pekte bir aronofsky filmini anımsatmadı. sanki karşımda kırk yıldır hollywood filmi çeken bir yönetmenin filmini izliyor gibiydim. filmi izlerken ’’bu bir aronofsky filmi değil!’’ diye mırıldanmaktan kendimi alamadım. çünkü benim bildiğim aronofsky düzgün kadrajların değil durmaksızın dönen ve mide bulandıran kameraların yönetmenidir. çarpıcı ve tuhaf kurguların ve bir o kadar da çarpıcı müziklerin yönetmenidir o. açıkçası aronofsky’nin kendini bu denli çabuk stüdyo mantığına teslim etmesine üzüldüm. ben az da olsa, bir kaç kısımda kendi imzası niteliğinde olan anlatım tekniklerini kullanmasını dilerdim.

şunu belitmem gerekir ki kaynak zor bir film. kolay anlaşılabilecek, özümsenebilecek bir film değil. ayrıca herkesin izlemek isteyebileceği, izlemekten de zevk alabileceği bir film değil. ağır bir film kaynak. sadece 1.5 saat sürmesine rağmen çabuk bitmeyen bir film. bazı filmler vardır ki sizden soft bir şekilde kendisini anlamanızı beklemez. hissetmenizi ve hislerinizle algılamanızı ister. galiba kaynak’ta öyle bir film.

hikayesi üç farklı zaman diliminde geçiyor. birincisi 16. yy. ispanya’sında, ikincisi günümüzde, üçüncüsü ise 26. yy’da geçiyor. bu zaman dilimindeki olaylar filmde paralel bir kurguyla veriliyor, yani film üç kısma ayrılmış değil. bir sahnede 16 yy.dayken, diğer bir sahnede kendimizi gelecekte buluveriyoruz. ayrıca filmde çok ilginç bir gelecek tasviri bulunduğunuda belirtmeliyim. ben başta bir balon içersinde uzay boşluğunda uçarken adamın 4. boyutta falan olduğunu zannetmiştim. gerçekten çok ilginç bir gelecek tasviri...

filmin en ilginç yanı ise ölümü bir hastalık olarak görmesi... hugh jackman’ın canlandırdığı tom’un lilian’a ’’ölüm bir hastalıktır, tıpkı diğer her şey gibi!’’ diye haykırması ve filminde bu düşünceyi destekler şekildeki yapısı bunun en önemli göstergesi... bir doktorun bu şekilde düşünmesi tuhaf.

bu arada filmin en beğendiğim sahnesi tom’un hayat ağacının suyunu içtikten sonra aldığı hali gördüğüm sahneydi diyebilirim. gerçektende çarpıcı ve ilginç bir durumdu.

son olarak farklı filmleri seviyorsanız kaynak’a bir şans verin derim ben ama hayatın anlamını bu filmde aramayın. çünkü her ne kadar öyle görünsede o kadar da derin bir film değil.
bu başlıktaki tüm girileri gör

neden bekliyorsun?


bu sözlük, duygu ve düşüncelerini özgürce paylaştığın bir platform, hislerini tercüme eden özgür bilgi kaynağıdır.
katkıda bulunmak istemez misin?

üye ol