confessions
  1. toplam entry 1188
  2. takipçi 0
  3. puan 5458

pelikan marka yeşil silgi

bir sabah kalktınız, biraz da geç uyanmışsınız, sınava gideceksiniz. apar topar giyindiniz, çıktınız, sınava gireceğiniz yere doğru yol almaya başladınız. tam toplu taşıma vasıtasına binerken, silginizi almayı unutmuşsunuz, farkına vardınız, "gittiğim yerde alırım" dediniz. bakın bu cümle çok önemli; "amaan, siktir et, orada alırım". bu cümle, hayatınız boyunca sizi etkileyecek mutsuzluğun temellerini hazırlamış olan bir karar cümlesidir. devam ediyorum, sınav olacağınız yere geldiniz, etrafta kırtasiye aramaya başladı gözleriniz, fakat o da ne? ama ama, nasıl olur, burda kırtasiye yok dediniz, sonra oradaki bir büfeye gittiniz, bir su bir de sosisli söylediniz, sonra aklınıza geldi; yoktur ama yine de bir sorayım dediniz, "silgi var mı" diye sordunuz, büfeci abi de "var" dedi, siz "ooo, bu iyi oldu" dediniz içinizden, hemen heyecanla parayı uzattınız, adam da silgiyi uzattı. bakın, bu sahne var ya bu sahne, o hani matrixte cereyan eden hap seçim sahnesinden daha vurucu daha bir zor olan seçimin yaşandığı sahnedir; o silgiyi aldığınız andan itibaren hayatınız asla aynı olmayacaktır. ama tabi siz "başka seçeneğim yok" diyerek o yeşil silgiyi aldınız, sınava girdiniz, başladınız soruları cevaplamaya. bir yerde yanlış yaptınız, silgiyi elinize aldınız, başladınız silmeye. "fakat? bu da ne?" dediniz; evet, bu noktadan sonrası, silginin size çirkef yüzünü göstermeye başladığı dakikalar olarak zihninizde yer alacak dakikalardır. siz sildikçe kağıdınız yeşeriyor, kağıdınız yeşerdikçe yazdıklarınız okunmuyor, daha çok siliyorsunuz ama nafile, en sonunda kağıdınız yırtılıyor, alnınızdan terler boşanıyor, zihniniz bulanıyor, ruh haliniz karmaşıklaşıyor, umutsuzluk üzerinize çöküyor ve, en nihayetinde sınavınız berbat geçiyor. sınavdan çıktığınızda elinizdeki o yeşil pelikan marka silgiyle göz göze geliyorsunuz, silginin size pis pis güldüğünü farkediyorsunuz, eve döndüğünüzde masanın üstünde öylece duran, sabah unuttuğunuz silginiz, bembeyaz gelin gibi silginiz, halinize üzülüyor, "keşke beni unutmasaydın" der gibi size bakıyor. gidin, sarılın silginize, "seni ortandan delicem ve boynuma asıcam bi daha unutmamak için" deyin. ve bu gün de sizin yaşamınızda bir dönüm noktası olsun; almayın o silgiden! o silgiye bir daha elinizi sürmemek üzere yemin edin! bilin ki, onu her kullandığınızda zararlı çıkacaksınız.

işte pelikan marka yeşil silginin gerçek yüzü budur, ortasında beyaz şeridi yeşil gövde rengiyle öyle masummuş gibi durur, ama ne hayatlar bitirir, ne intiharlara yol açmıştır şimdiye dek. yapmayın, kullanmayın, kullandırtmayın.

yeni neslin aşktan anladığı

eskiden aşıklar birbirlerini onlarca yıl beklermiş,
şimdi 5 dakika gecikmeye tahammülü yok kimsenin,
eskiden aşıklar kolay kolay haberleşemezmiş,
şimdi imkanlar bolluğunda anlaşmaya mecali yok hiçbirinin,
eskiden çok özel bir şeymiş kıymetliye dokunmak,
şimdi ise dokunmak, kıymetlinin kıymeti kalmayana dek,
eskiden birbirlerini incitecekler diye aklı çıkarmış aşıkların,
şimdi bir parçası da sevdiğine acı çektirmek oldu yaşamlarının,

yeni nesil...gerekir ki sevgiyi yeniden aşılamalı damarlarına,
ama korkarım ki fazla yozlaşmışız girmez o aşı artık bu vücutlara...

bilgi sözlük

tam bir ay önce düşüncelerim bu şekilde idi:

#901779

ama şimdi bunlara ek olarak eğlendiğimi de eklemek istiyorum, müsadenizle, kendi adıma. ben buradan bilgi de alıyorum, bazen karnıma ağrılar girecek kadar gülüyorum da, bazen de biri öyle bir entry giriyor ki; durup düşünüyorum, bazen duygu yüklü bir entry e rastlıyorum, bazen bir şarkıyı hatırlatıyor birileri bana; açıp hemen onu dinliyorum...kısacası, ben burada değişik insanların barındığını düşünüyorum; hayatın her kesiminden kendine bir dilim kapabilmiş, çok yönlü insanlar okuyorum ben bu sayfada, bundan ötürü de memnuniyetimi dile getirmek istiyorum, bu sayfayı bu hale getiren herkese de teşekkür ederim.

ne yapıyoruz biz burada

sözlük yazarlarının kendilerine ve hatta birbirlerine sorması gerektiğini düşündüğüm soru. daha da ileri gidilip "yaptığımız konuşmalardan somut elle tutulur bir şeyler yakalayabildik mi, var mı varabildiğimiz bir kanaat?" diye de sorulabilir. ama bazı şeyler vardır ki ne elle tutabilirsiniz, ne gözünüzle görebilirsiniz, ama; aklınızı kullanarak idrak edebilirsiniz. dünyada hayatın tesadüfen birkaç karbon atomu ve hidrojen atomunun yan yana kazara düşmesi sonucu ortaya çıktığını söyleyenler var; "çok saçma" diyerek sözü kesilmemeli, sadece dinlenmeli bu görüşler, her medeni insanın yapması gerektiği gibi. bu görüşün konuşulmasından dile getiriliyor olmasından yana taraftar, susturulmasına mani olunmasına da bir o kadar karşı olmak gerekir; bırakın söylesin adam, belki bir yere varılabilir diye düşünülmelidir. ama görüş bildirmenin masumiyeti aşılarak başka sınırların zorlanmaya çalışılması durumunda müdahale edilmelidir. herkes sınırlarını iyi bilmeli. yazdığınızın konuştuğunuzun size kaldığı ortamlarda bulunmuyorsanız eğer, o halde kelimelerinizi dikkatli seçeceksiniz demektir. dikkatli seçin ki, başkaları da sizin hassas olduğunuz konularda, ne kadar özenli biri olduğunuzu hatırlasın, aynı özeni size göstersin. aslında, eskiden çok daha sabırlı ve karşıdakinin görüşlerine saygılı olma erdemine sahip olan bir geçmişin yaşadığı topraklar üzerinde yaşamakta olmamıza rağmen, eski erdemlerin bir bir yok olduğunu görmek çok acı. bize bunu kimler yaptı hepimiz biliyoruz aslında ama, eskisi gibi olabilme ihtimalimizin bu değişimi farkedebilenlerin elinde olduğunu da bilmek gerekli. peki, ne yapıyoruz biz burada? fikirlerimize yeterince saygıyla yaklaşıyor muyuz? tartışılan olgular arasında -inanılmasa bile, tanınmasa bile- saygıda kusur edilmemesi gerekildiğini her zaman aklımızda tutabiliyor muyuz? bazen tutuyoruz, bazen tutmuyoruz; belki de sokaktan daha saygılı bir ortam burası, orada değerler iyice alaşağı edilmiş ayaklar altına alınmış durumda, ama burada daha da iyi olmalı. üyelerinin çoğunluğunun üniversite mezunu ya da öğrencisi olduğu bir "sözlük"te, bu esaslara daha da dikkat edilmesi gerekmez mi? ben böyle ciddi şeylerin internet üzerinden tartışıldığı bir ortamda daha önce hiç bulunmadım, dolayısıyla yorum da yapmadım. çok hoşuma gitti burada tartışanları fikir beyan edenleri okumak, ama; işte dozu olması gerektiğinin birazcık altında olduğunu düşündüğüm bir nokta var, o da herkes tarafından idrak edilip bu soru sorgulanırsa, sanıyorum her şey daha iyi daha güzel olacaktır.

belgeseli canlı izlemek için afrika ya gitmek

iki kişilik zimbabve uçağına aldınız bileti, koyuldunuz yola, karınızın da gözünü bağlamışsınız önceden, uçakta açtınız gözlerini, böylece nereye gittiğinizi bilmiyor. indiniz zimbabve hava havaalanına, karınız; "necati noluyor, nereye geldik biz apar topar? ay ütünün fişini çekmiş miydim hatırlamıyorum necatii?!" diye mır mır ederken, bir yandan otelinize doğru yol almaktasınız. odanıza yerleştiniz, sonra hemen safari için uygun kıyafetlerinizi çıkardınız valizinizden, doğruca sizi otelin kapısı önünde bekleyen cipe atladınız; ve 1.5 saatlik yolculuğun sonunda, 45 santigrad derecenin altında bodur tek tük ağaçların bulunduğu sapsarı otlarla fundalıklarla bezenmiş coğrafyaya adımınızı attınız. tabii karınız şaşkın, halen seyahatin şokunu atlatamamış, daha ilk şoku atlatamamışken ardından hemen ikincisi geldi: fundalıklar arasında bir debelenme, o da ne, "bir kavga mı var yoksa orada?" diyorsunuz, şoför "hayır" diyor, "gergedanlar çiftleşiyor". siz hemen kamerayı çıkartıp "biraz daha yaklaş!" komutunu veriyorsunuz şoföre ve çekime başlıyorsunuz. siz tabi çekime odaklanmışken karınız da bir şeylere feci şekilde odaklanmış vaziyette. bakın, bu an, ikinci şokun yaşandığı andır; bilin ki kırk yıllık karınız o gördüğü şeyden itibaren eski karınız olmayacaktır artık. her birlikte olmanızdan sonra gergedanla ilgili sizi küçük düşürücü bir laf sokulmasına hazırlıklı olun derim ben. yapmayın, gitmeyin zimbabve lere botswana lara, alın cipsinizi kolanızı oturun, uzaktan televizyondan izleyin belgesellerinizi, yuvanız dağılmasın. orada göreceğiniz şeyler, karı-koca arasındaki beklentilerin artmasına sebep olabilir.

gençler masası

kalabalık birkaç aile bir evde toplanılır, maksat yemek yemek nasıl olsa, geleneksel türk sosyal yapısında türk ailelerin bir araya gelmelerinin temel sebebidir yemek yiyecek olmak. ama tabi masanın belli bir istihab haddi vardır, etrafına sandalyeler doluşturulur, herkes dirsek direseğe oturacak mesafede sandalyeler ayarlanır, çocuklara da evdeyse mutfaktaki küçük masa açılmıştır. evin çocuklarından biri mutfaktaki bu aktivitenin farkına varır varmaz yaygarayı basar, yardım çığlıklarını duyan çetenin diğer mensupları da soluğu olay mahallinde alır; olayın sebebi çocukların evdeki anneler tarafından antidemokratik yollarla alınan karar gereği mutfakta açılan ayrı masaya oturtulmak istenmesidir. işte tam bu sırada teyzelerden biri kolpalardan bir demet sunar çocuklara daha fazla itiraz etmesinler diye; "aaa ama size gençler masası yaptık işte bakın ne güzel, keşke biz de gelip sizinle oturabilsek." çocuklar bunu yese de yemese de her iki taraf da bilir ki o masaya o akşam oturulacaktır.

masayla seks

kıymık diyorum, başka da bir şey demiyorum. tüylerim diken diken oldu. insan olan yapmaz, yani insansa eğer bir kişi, yapmaz. insan olan bunu... neyse, sakin olmalıyım, sakin, derin nefes, hepsi geçti, derin nefes, tamam, sakinim. bana noluyorsa.

zeki müren in adnan şenses e tecavüz ettirmesi

bu adnan şenses tarafından, rahmetli olmuş olan sanat güneşi mizin arkasından, ortaya atılan iddiadır. ne kadar doğru olduğunu nasıl olsa asla öğrenemeyeceğiz, konuş adnan baba. kendi iddiası, zeki müren sahne almasına engel olmak için türlü insanları alet ederek adnan şenses i sarhoş edip uygunsuz pozlarını basına yayarak şöhretini lekelemek istiyormuş. fakat olay gerçekleşmemiş; yine iddiası üzere, ateşböceği ercan ın kendisini uyarmasıyla, zeki müren in gönderdiği "tecavüz timi"ni etkisiz hale getirmiş. e yani, şimdi koskoca adnan şenses, etkisiz hale getiremedim, malesef başarılı oldular mı deseydi, kaldı ki der mi; bu yaşına gelmiş adam erkekliğe leke sürdürür mü? lütfen, türk basınını aklı selime davet ediyorum. böyle karalama kampanyalarına çanak tutmayınız, çaptan düşenlerin, asla ulaşamayacakları insanlara, özellikle de türkiye nin sanat güneşi ne böylesine ahlaksızca saldırmasına imkan vermeyiniz.

28 yıl almanya da yasayıp almanca öğrenmemiş insan

bu adam var ya bu adam, bakın, bu adamı iyi analiz edin. bu adam kendine güvenmenin timsalidir. cesurca atılmış bir adımın yegane sahibidir bu yüksek karakter sahibi şahıs. işte bu adam tüm övgüleri hakediyor...

bu zavallı insanın maymun kadar kıymeti yok benim gözümde. maymunu bile koysanız insanların arasına 28 yıl yaşasa, insan olur. "ulan yuh, ayıp bana, onca yıldır insanlarla yaşıyorum bari onlar gibi davranayım." der hiç olmazsa. "hiç olmazsa köye döndüğümde havam olur; filtre kahvemi yudumlarken günlük gazetemi okuyup sigaramı tüttürürken hava atarım bizimkilere." diye düşünür, insan olamıyorsa bile öyleymiş gibi davranır. bu öküz şahsiyet, bakkala bile elinde yazılı olanları gösteriyormuş alışverişini bu şekilde yapıyormuş. yani, adamın başına bir şey gelse, polise, itfaiyeciye, doktora derdini anlatamaz, acil bir durumda muhtemelen bir zarar görür ya da en kötü ihtimalle ölür.

bu ironik olayın iç yüzünde zavallı bir adamın dramı var işte...komik geliyor ya hani, gülüyoruz, "ulan adama bak yahu" diyoruz, aslında acımalı o insana. "insanlıktan bu kadar mı uzaklaştın" denmeli. kendisine saygısı olan insan hiç değilse bakkalda kullanacağı kadar yabancı dil öğrenir ya da acil bir durumda halini izah edebilecek kadar bilir de öyle çıkar sokağa. şimdi sorarım sizlere; avrupalıların avrupada yaşayan türk insanından ve onun gibi davranan diğer doğu kökenli ulusların vatandaşlarından nefret etmeye hakları var mı, yok mu? bana sorarsanız, ben avrupalı olsam, ülkemde böyle insanların barınmasını istemem. ama gelin görün ki kendi ülkemde onlar çoğunlukta, ben onların arasında yaşıyorum gibi hissediyorum kendimi, hatta belki onlar beni istemiyor bu ülkede. ben bu ülkeyi terketmeyeceğime göre; o develere bu hendeği atlatacağım arkadaş! ve benim gibi düşünenlerle birlikte yapacağım bunu. başka yolu yok.

bu adama ayrıca bir tazminat davası açmak vardı ya, türk sıfatını yerin dibine soktuğu için, ama neyse; şimdi gönderilen tebligatı bile okuyup idrak edemeyecek kadar zavallı birine dava açsan ne yazar o davadan bir ders çıkarmayacaksa eğer.

telsiz arkadaşı

ağırlık çalışmaya ara veren bilgiçtir o artık. lakin kadınların pazulara bakmadığını öğrenmiştir, kahrolmuştur, gidecektir bu diyarlardan.

+ tanrım bana yardım et! nereye bakıyor bu kadınlar?!
+ hadi be? ulan, yıllarca kandırılmışım iyi mi?!
+ cevap 20 yıldır tam önümde duruyormuş ya?!

köy enstitüleri

kapatılması amerikan dış politikası gereği uygulanmıştır. eğer bugün doğu bölgelerimizde sorun olduğunu düşünüyorsak bunun tek sebebi o öğretmen okullarının geçmişte kapatılmasıdır.

alternatif müslüman ateist diyalogları

m: ya bari git scientology e katıl, ama katıl mübarek, bişeye inan yahu?!
a: olum amma müdahil oldun, sana ne ya? bırak karışma işime benim.
m: ya kanka ben senin için söylüyorum, yoksa bana göre hava hoş yani.
a: nasıl hava sana göre hoş lan?! olum sen karını aldatmıyor musun?
m: yaa abi o başka mevzu ama şimd...
a: e ticaretle uğraşıp hile hurda yapmıyor musun?
m: o bambaşka mevzu ama bak bi d...
a: nasıl başka mevzu olum?! adamı deli etme. nasıl müslümansın sen? ben en azından kimseyi aldatmıyorum, işine bak sen hadi işine. hadi bana müsaade.
m: ya bak şimdi içime kurt düşürdün gidiyosun, ipneye bak! yanıcaksın olum işte yanıcaksın!
a: iyi, hadi orda görüşürüz o zaman.

oysa son anda yapılan odevler gibi midir hayat

ilkokuldayken yüzlerce kez şahit olunmuş bir sahnedir; yumurta kapıya dayandığı vakit kafalara dank etmiş ve herkes harıl harıl soruların cevaplarını aramaya koyulmuştur. "oğlum sen git dilbilgisi sorularını bul birinden! ben okuduğumuzu anlayalım kısmını yaparım.", "of yaa, kimse yapmamış dilbilgisini yaa!", "oğlum napıcaz ya, defteri kaybettim mi desem?", "onu ben diycem oğlum lan?!" gibi cümleler havalarda uçuşurken gelir öğretmen. defter kontrolü vardır o gün. sonra zaman geçer, biraz daha büyürsünüz, liseye gelmişsinizdir. çoğunuzu değiştirmiştir lise yılları; bir kısmınız artık eskisi gibi ödevlerini okula gelmeden yapan, kaleminin ucunu açmış sırasına oturmuş hazır ve nazır öğretmeninin gelmesini bekleyen uslu çocuk değildir. soruların cevaplarını aramak da artık geride kalmıştır; hayata dair bütün kitapları yalayıp yutmuşsunuz gibi hissedersiniz; büyüksünüz artık siz, lisedesiniz, ne sorusu ne cevabı! size kim soru sorabilir?! ama, derste görürsünüz ki aslında işin aslı düşündüğünüz gibi değildir, öğretmen o sınıfın hala tek hakimi ve söz söyleyenidir. çok önemli değil, alırsınız sıfırınızı paşa paşa oturusunuz. aklınızda "yattı balık yan gider" figürlerinin, cümle kırıntılarının dolaşmaya başladığı anlardır. hele bir de aşıksanız, artık siz kralını tanımıyorsunuzdur. dersaneye diye çıkarsınız evden, halbuki hatun kişi çağırmıştır onun yanında alırsınız soluğu. (genelde bu kısmı kızlar için çağıran, erkekler için gelen olarak nakletmek durumundayım çünkü gerçek budur; kız çağırır, erkek gider.) öylece geçmiştir zaman, kimisi için haylazlıkla kimisi için haylaz görünüp çalışkan olan öğrencilikle.(bu sonuncusu da en hazzetmediğim durumdur, ulan madem çalışkansın niye takılmaya çalışırsın o ipsizlerle.) ama hiç haylaz olup çalışkan görünmeye çalışanına rastlamadım, değişik olurdu öylesi de. neyse, öyle ya da böyle girmişsinizdir lisenin sonunda o sınava, iyi kötü bir netice almışsınızdır, olduysa gidip yerleşmişsinizdir üniversitenize, olmadıysa bir dahaki seneye saklamışsınızdır umutlarınızı. fakülte eğitimi yıllarında da vardır bu ödev tufanı. yalnız onun yanına bir de ders notları alma furyası eklenmiştir. vizelerden evvel herkes "çalışkan kız" ya da örneğine az da rastlansa da "iyi not tutan erkek" arkadaşlar arayışına başlar. bu arayış sahneleri, fotokopicinin önünde kuyruk olmalar falan, aslında ilkokuldakinden farksızdır; hepsine birer önlük giydirseniz uzaktan oturup seyretseniz ayırt edemezsiniz ilkokul çocuklarından. fotokopiler çekilir, birlikte ders çalışma seansları başlar, kütüphanede sabahlamalar, birbirinin evinde kalmalar, derken bir de bakmışsınız yine zaman oyununu oynamış ve vizeler, finaller, birinci sınıf, ikinci, üçüncü derken mezun olmuşsunuzdur. kiminiz askerliği aradan çıkarma arzusuyla askere gitmiştir, kiminiz geri dönmüş kiminiz dönememiştir, geri dönen ya yüksek eğitimine devam etmiştir ya da işine gücüne koşturmaca serüvenine başlamıştır ki, geride bıraktığınızın aslında hiçbir şey olmadığını idrak edersiniz, bir an arkadaşlarla paranın dibine vurduğunuz "cep delik cepken delik" anlarının eğlencesi aklınıza gelir, bir an tebessüm edersiniz, öğrenciyken olağan karşıladığınız bu durum artık sizi çok korkutmaya başlar. ama unutmayın ki, ne olursa olsun, yaşadığınız sürece seçme hakkınız hep elinizdedir. hayata son anda yapılan bir ödev gibi bakmayı seçmek; onu, yapmanız için birileri tarafından zorlandığınız ödevleri bir yerden alıp bir yere kopya etmek gibi görmek, ya da, severek yapmayı seçmek o ödevi; her bir cümlesini özenerek yazmak, sanki çocuklarınıza saklayacakmışsınız gibi özenle kaplamak o ödev defterini...ikisinden birini seçeceksiniz işte bu hayatta, ama sevseniz de sevmeseniz de, yapacaksınız bu ödevi; ama bir yerden kopya çekerek, ama kendi çabalarınızla imar ederek...

haftada bir kere çorap değiştirmek

çorabı haftabaşında giyersiniz, tamam, orada sorun yok da, haftasonuna kadar çıkarmadıysanız ayağınızdan bir daha hiç çıkaramama ihtimaliniz yüksektir; çünkü çorapla ayağınız bütünleşir bir yerden sonra. kötü bir şeydir, ancak mecbur kalındığında yapılması gerekir, askerde mesela.

sipsi

masamı şereflendirmişlerdir efenim kendileri,
teşekkürlerimi sunuyorum en kabulünden,
birkaç kuplecik mırıldanırdım ama zeki müren’den,
affına sığınıyorum; yaralıyım pek bir derinden..

uzaktan kumandanın pilinin bitmesi

kaba götlerimizi kaldırıp 100 metre ötedeki bakkala gitmek yerine; uzaktan kumanda pillerinin limonlu suda bekletilip tekrar kullanılması, buzluğa konup bekletilmesi, kaloriferin üstüne konması gibi türlü fikirlerin çıkışına ön ayak olan doğa olayıdır. halbuki, bütün mesele götümüzde bitmektedir; o ne derse o olur. bu da götümüzün, vücudumuzun gerçek müdürü olduğu tezini bir kez daha ispatlar.

bunu yapsa yapsa ancak bir türk yapar

ceketi ilk kez giyen, avrupalılara giymesini öğreten, tıbbı matematiği geometriyi astronomiyi iyi bilen, avrupa kavimlerini göç ettiren, avrupanın geleceğiyle ilgili papayla pazarlık yapan, çin seddinin yapılmasına sebep olan, böbrek denizi coğrafyasından çıkıp kendine dünyanın en güzel yarımadasını yurt seçip canı pahasına oraya ulaşan, bir şehir alırken çağ kapayıp çağ açan, yeni yurtlarında kendi yağlarında kavrulup sekiz yöne yayılan, viyana kapılarını titreten, cebelitarıktan kızıldenize kırımdan sahra çölüne at koşturan gemi yüzdüren, yıldızların gökteki yerini tayin eden, sayısız bilim adamı mimar şair düşünür devlet adamı yetiştiren, sekiz yöne yayıldığı gibi aynı hızla büzüşüp patlama yaptığı noktaya geri dönen, geri döndüğü öz vatanında hayatının en önemli mücadelesini tüm dünyanın gözü önünde sergileyen, dünya tarih sahnesinde gelecekte söz sahibi olduğunu tüm milletlere kabul ettiren -lozan ı kabul etmeyen amerika hariç-, hayatta kalmayı başarır başarmaz yönetim şeklini değiştiren, kendi egemenliğini ilan eden...bunları yapsa yapsa bir türk yapar, bunların üstesinden gelse gelse bir türk gelir. hatta bunları bir daha yapmak isterse bir daha yapar. yeter ki o türk ne olduğunu unutmasın.

kutu kolayla maç yapmak

tenefüslerde sucuk gibi olana kadar oynanır, sonra okul bitiminde servisler kalkana kadar bi 20 dakikalık ekstra maç yapılır, sonra ağzına sıçılan ayakkabılar anneden gizlenir. kutu kolayla maç yapmanın esasları budur. ayakkabının içine edilir fakat o maçı yapmış olmanın verdiği keyif, paha biçilemezdir.

mehmet ali erbil

kızağa alınmalı, emekli edilmeli, tatile çıkarılmalı vs. vs.. artık yaptığı iş her ne ise, o işi bırakmalı, gitmeli başka şeylerle ilgilenmeli; kumar oynayabilir mesela, oturtsunlar sabaha kadar kol çekip dursun ya da taş bir hatun versinler bu adamın eline onunla takılsın yeter ki eline mikrofon ya da ona benzer şeyler almasın..

yiğit bulut

çok üzülüyorum kendisine, inanın, bu adam böyle değildi; bu adamın cnnturkde sabah programlarını izleyenler bilir, parametreydi adı, nasıl konuşurdu ona verilen o bi saatlik zaman diliminde, ne kabiliyetliydi, enes berberoğlu ve bilal çetinle yaparlardı programı, üçü de çeşitli eleştiriler yöneltirlerdi ama yiğit üçü arasında -bana göre- en temkinsiz eleştiri yapandı, ileriye dönük hem siyasi hem finansal anlamda çok harika tespitler yapardı. ama gelin görün ki, şimdi sanki kafasına tuğla düşmüş gibi. ciddi bir çark ediş var; başına tuğla mı düşmüş bilinmez ama başbakan kıvrılmış gazeteyle vurmuş başına, orası kesin.

cuklu taşaklı gelin

shemalele evlendikten sonra zifaf gecesi anlaşılan durum:
+ bence eteği kaldırma samet.
- kızım olur mu ya, ben kaç gündür bu geceyi bekliyorum?!
+ sen bilirsin samet, bari kaynak gözlüğü falan tak da kör olma.
- neler söylüyorsun kızım sen? dur bi...ahanda!!!
+ dedik sana di mi hayvanoğlu hayvan, bi rahat dur işte!