confessions

schumi

Yazar

  1. toplam entry 1335
  2. takipçi 0
  3. puan 1014

maliyeci

modluğu bıraktığı açıklanmış kaliteli insan kişisi. sadece modluğu değil, aynı zamanda sözlüğe dönmeyi de düşünmüyormuş. yıllardan beridir sözlük için bu kadar emek veren birisinin nedensiz yere böyle kırılması da biz yazarlar için kocaman bir soru işaretidir. neler döndü neler oldu bilemiyorum ama 1 yıla yakındır bulunduğum bu oluşumda ben bu kadar büyük bir kayıp görmedim bu kadar da açık ve net konuşuyorum.

sivil anayasa

başlangıç kısmı yine türkiye sınırlarını kapsamıyor, "türk milleti"ne atıfta bulunuyor, üstelik halen bir isme vurgu yapılması dikkatlerden kaçmıyor. ancak daha kısa, yalın bir başlangıç olduğu göze çarpıyor.

-2. maddede ise 82 anayasasında yer alan "insan haklarına saygılı" ibaresi yerine "insan haklarına dayanan" ibaresi getiriliyor ki bu sevindirici bir gelişme. demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti ibaresi aynen olduğu gibi kalıyor. dileriz daha öncekiler gibi sözde olmaz, özde demokratik özde laik özde sosyal özde bir hukuk devleti görürüz.

-1. ve 3. madde olduğu gibi korunuyor. devletin üniter yapısı vurgulanıyor.

-4. madde "değiştirilemeyecek hükümler" gibi saçmasapan ibareler değil, maddi ve manevi terakkiyi amaç olarak gösteren şekilde kaleme alınmış.

-kanun önünde eşitlik 82’deki gibi 10. maddede değil, 9. maddede aynıyla bulunuyor.

-"temel hak ve hürriyetlerin kötüye kullanılması" ara başlığında bulunan 13. madde için iki farklı alternatif göze çarpıyor. 2. alternatif daha açık, net olduğu için tercih edilebilitesi yüksektir.

-"temel hak ve hürriyetlerin kullanılmasının durdurulması" ara başlığı (yeni 14. madde) 82 anayasasında yer alan 15. madde ile aynı. bir farklılık yok.

-madde 24’e kadar çeşitlik özgürlüklere ilişkin hükümler yer alıyor, 82 anayasasına göre daha "liberal" bir bakış açısıyla kaleme alındığı her halinden belli oluyor.

-madde 24 (din ve vicdan hürriyeti)
1. fıkrası daha geniş ve daha açık yazılmış, 2. ve 3. fıkralar ise bireyin devlete hizmeti değil, devletin birey için varolduğu gerçeğini vurgulaması açısından önemli.
4. fıkrası ise yine 2 alternatifli şekilde hazırlanmış 1. alternatife göre din dersleri isteğe bağlıdır, din dersi almak isteyenler talebe göre değerlendirilir. 2. alternatifte ise din dersleri yine isteğe bağlıdır. ancak bu kez halihazırda varolacak din dersini almak istemeyenler, almak istemediklerini beyan edecekler. her iki alternatif de aynı kapıya çıkan farklı yollar ve hangisini seçerseniz seçin gerçek laiklik kavramına uygun şekilde hazırlanmıştır.
5. fıkra yine 3 alternatifli hazırlanmış ve üçü de "din istismarı" yapılmasına engel olmak amacının farklı şekillerde dile getirilmiş hali.
82 anayasasına göre çok daha laik bir anayasa taslağı olduğu nazarlarımıza sunuluyor.

-25. madde düşünce üzerinden kimseye baskı yapılamayacağını vadediyor. umarız bu madde olduğu gibi yazılır ve yazıldığı gibi uygulanır.

-gelelim 26. maddeye... yani ifade özgürlüğü...
1. fıkrası olduğu gibi duruyor. ancak ifade özgürlüğüne ilişkin anayasada belirtilen hükümlere tck’nın 301 gibi maddeleri bir nevi engel konumunda. bu sebepten anayasanın 26. maddesinin ayrıldığı "ifade özgürlüğü" başlığı tck ile birlikte düzenlenmelidir. tck’ya ilişkin değişiklik önerileri henüz gündeme gelmediğinden yorum yapmak yanlış olur.
2. fıkraya da 82 anayasasının 27. maddesi olan bilim ve sanat hürriyeti başlıklı bölüm taşınmış.
3. fıkrada ise bu özgürlüğün ne şekilde sınırlandırılabileceğine ilişkin açıklamalar bulunuyor. 82 anayasasının özellikle 2001’deki değişiklerinden sonra iyice sündürülmüş haline nazaran bu fıkra anayasanın bu maddesini oldukça rahatlatmış gözüküyor.

bu bölüme kadar 82 anayasasına nazaran daha "özgürlükçü" olduğu göze çarpıyor, bunun dışında "laiklik elden gitti, şeriat geliyor" gibi zırvalıkların yine güç kaybetmeye başlayan oligarşik kesimin tantanalarından başka bir şey olmadığı da ortaya çıkmış oluyor.

not: işbu entry nice ’edit’lere gebedir allah bilir. inceledikçe görüşlerimi ekleyeceğim.

edit: akp’ye zerre kadar güvenmiyorum, ergun özbudun ve zafer üskül gibi sağlam anayasa hukukçularına güveniyorum.

ahmet necdet sezer

hemen her kemalist gibi demokrasiden, hukukun üstünlüğünden, siyaset biliminden zerre anlamayan adamdır. ben bunu yıllardır söylüyordum da bazı yazarların yeni gözüne çarpıyor olmalı:

bugün yapılacak üçüncü tur oylamayla abdullah gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi bekleniyor. bu durumda gül yemin eder etmez cumhurbaşkanı olacak, ahmet necdet sezer de evine dönecek.
sezer’e yönelik son dönemdeki eleştirilerimi gören bazı okurlar, " keşke bunları daha önce de yapsaydınız " diye mesaj gönderiyor.
yaptım! yıllar önce " kamusal alan " kavramını ortaya attığı günden beri sezer’i eleştiriyorum.
bildiğiniz gibi sezer, 2002 seçimlerini akp kazanınca fanatik bir
chp’li gibi muhalefet yapmaya başlamış ve " kamusal alana türban giremez " diyerek eşi türbanlı milletvekillerini tek başlarına köşk’e davet eder olmuştu.
bu işe çok kızmıştım. benim açımdan " esas mesele " söz konusu milletvekillerine yapılan " resmi kabalık " değildi. o da yeterince olumsuz bir davranıştı elbette ama beni " asıl " ilgilendiren, olayın " entelektüel" boyutuydu.
" dini ve vicdani tercihler özel alana aittir ... dolayısıyla türbanlı kadın kamusal alana giremez " dediğiniz anda, ülkenin dört bir yanındaki
camilere de kadınların başı kapalı giremeyeceğini söylemiş olursunuz.
var mı böyle bir şey? yok! mümkün değil. o halde ortaya attığınız "kamusal alan" kavramı, " ne sihirdir, ne keramet; el çabukluğu marifet " bir uydurmaca oluverir. saçmadır. tutarsızdır. art niyet göstergesidir.
o kavramı ortaya attığı gün sezer’e notumu verdim. kamusal alan, " siyaset bilimine " ait bir kavram olduğuna göre, sezer o dersten sınıfta kaldı. ( entelektüel dürüstlük zafiyeti de cabası.)
yine entelektüel açıdan ikinci en büyük gafı " her yurttaşın kabul etmesi gereken " bir " devlet ideolojisi "nden söz etmesi oldu.
inanın o cümleyi ilk duyduğumda tüylerim diken diken olmuştu. öyle bir ideoloji, ancak otoriter ve totaliter rejimlere uygundur. demokrasilerde " herkesin kabul etmesi gereken bir devlet ideolojisi " olamaz. böyle bir talepte dahi bulunulamaz.
kendinden menkul "kamusal alan" tanımıyla siyaset bilimi dersinden kalan sezer, "devlet ideolojisi" kavramıyla da demokrasiden kalmıştı.
bitmedi! sezer en vahim tanımı, 367 tartışmaları sırasında, " anayasa mahkemesi’nin iktidar karşısında ’ denge rolü ’ oynaması gerekir " diyerek yaptı.
’ denge rolü ’ bir ’siyasi’ kavramdır ve anayasa mahkemesi’nin kararlarında bir " ölçüt " olarak yeri yoktur. çünkü bu mahkemenin görevi " siyasi " değil " tekniktir. " yani hangi parti iktidarda olursa olsun, kararını hukuksalmantıksal çerçevede vermelidir, siyasi kaygılarla değil.
halbuki sezer, anayasa mahkemesi’nden siyasi durumu gözeterek karar vermesini talep ediyordu. bu da anayasa’daki " hukuk devleti " kavramıyla çelişiyordu.
böylece sezer, anayasa mahkemesi başkanlığı’ndan çankaya’ya çıkmış olmasına rağmen, hukuk dersinden de sınıfta kaldı.
yukarıda andığım üç dersten... yani hem "siyaset biliminden", hem "demokrasi kuramından", hem de "hukuktan" sınıfta kalmış bir cumhurbaşkanı, türk düşünce hayatı için ciddi bir şanssızlıktır. olumsuz bir örnektir.
bir badireyi atlatan insanın, ’ çok şükür geçti’ derken yaşadığı ferahlamayla kendisine güle güle diyorum.

atatürk ilkelerinin eğitimden çıkarılması

yerinde bir hareket olacağı kanaatindeyim. zira bir ideolojiyi dayatan dogmatik bir eğitimden tc tarihi boyunca zerre kadar bir kâr elde edilmemiştir, edilemeyeceği de aşikardır. dini veya ideolojik her türlü dogmatik düşüncelerin eğitimden arındırılması gerekir. eğitim kurumları atatürkçü insan değil, donanımlı insan yetiştirmelidir.

edit: şimdi anladım, eğitim kurumları salak da olsa gerizekalı da olsa atatürkçü yetiştirmeliymiş şu ana kadar olduğu gibi. o yüzden salak dolu etrafımız demek ki...

edit2: hakkaten salak dolu lan çevremiz...

edit3: ne yani biz almanya’da olsaydık nazi eğitimi, sovyet rusya’da olsaydık devrimci diktatörlüğün eğitimini mi almak zorunda olacaktık? peki kemalist ideolojisiyle öğrenci yetiştirmek bunlardan çok mu farklı? siz türkiye’de öğrencilerin resmi ideolojiyle yetiştirilmesini savunurken aynı zamanda almanya veyahut sovyet rusya’daki faşist eğitimleri de savunuyor durumuna düşüyorsunuz. pardon savunmak için önce bilgiye, bilgileri mantıksal süzgeçten geçirerek yorumlamaya, yorumladıklarınızı da kurduğunuz anlamlı cümlelerle yazmanız gerekir. sizin yaptığınız sürekli eksi oy vermek ve başkalarına hakaret etmek. görüşlerinizi savunmaktan acizsiniz. bu kadar aciz ve basit varlıklarsınız...

bekir coşkun

tamam, lüzumu halinde hepimiz bekir coşkun’uz da, o kadar da değiliz...ben, şahsen, bekir coşkun olmak istemem.

maazallah.

doğrusu, bekir coşkun gibi, 30’lu yıllarda emekleyen, ama ‘30’lu yıllar konjonktürü’nden bihaber ümmi bir kalem olmak da istemem.

dünyanın dışında biri olmak hiç istemem.

bu bekir coşkun dedikleri adam (çok değerli biri olabilir, kendini okutma konusunda üstün meziyetlere sahip olabilir, mizah duygusu vasatın üstünde de benzersiz bir yazar olabilir) ama, bence, gelişmesini tamamlamamış bir arkadaşımız.

nereden de ‘aristokratmış gibi’ yapıyor bilmiyorum ama, yapıp ettikleri herhangi bir aristokratı bile çileden çıkaracak sığlıkta şeyler.

birincisi, ‘mevzu’dan haberdar değil.

ikincisi, ülkesini tanımıyor.

üçüncüsü, insanı sevmiyor.

kediyi seviyor, kuşu seviyor, kirpiyi seviyor, ördeği seviyor, börtü böceği seviyor ama insanı sevmiyor. kendisine buradan şifa niyetine, sait faik’in ‘bir insanı sevmekle başlar her şey’ sözünü gönderiyorum.

bekir coşkun, insanlara kategorik yaklaşan bir arkadaşımız.

iki tür insan var ona göre:

sevilecek insan.

sevilmeyecek, hatta nefret edilecek, her fırsatta aşağılanacak, ayıya, öküze, mahlukata, şuna buna benzetilecek insan.

sevilecek insan bozkırlı olmalı, ‘maazallah’ ve ‘ümmi’ gibi dinsel çağrışımları olabilecek sözcükler kullanmamalı, chp’ye oy vermeli, kendisine benzemeyenin özgürlüğü konusunda kılını dahi kıpırdatmamalı, ‘10. yıl marşı’ dinleyip ağlamalı, dünyayı ankara’dan ibaret görmeli, belli alışkanlıkların dışına çıkmamalı, bir ‘doktrin’ dahilinde üretmeli, bir ‘doktrin’ dahilinde tüketmeli, hatta mümkünse hiç tüketmemeli, klasik müzik dinlemeli, lastikli boyunbağı kullanmalı, emin çölaşan gibilerle arkadaşlık etmeli, arada sırada anadolu kulübü’nde kafayı çekip ‘ah o 30’lu yıllar’ diye ağlamalı...

sevilmeyecek insan, adı üstünde, sevilmiyor.

ne yapsa bekir coşkun gibilere yaranamıyor.

bir defa, hakkını arıyor, kamusal alanda varolmak istiyor, üretiyor, tüketiyor, dünyanın ankara’dan ibaret olmadığını görüyor... sonra tutup, hiç de hesapta olmayan birilerini, ‘göbeğini kaşıyan adamların partisini’ iktidara taşıyor.

bekir de buna bozuluyor işte.

fakat, ben hálá aynı sorudayım:

şirin ilimiz şanlıurfa’nın bağrından kopup gelmiş sevgili bekir’imiz nereden de ‘aristokratmış gibi’ yapıyor.

iki tavır, bidayetinden beri çatışır durur.

sahih aristokrat tavır, kendisini ‘mış gibi’ kategorisinden kurtarmaya çalışan elitist tavrı sürekli dışarıda bırakır.

çünkü, hak edilmemiş ‘elitist tavır’ hastalıktır.

bir tür sapkınlıktır.

bekir coşkun’umuz da böyledir demek istemiyorum ama, sevgili bekir’imiz kendisini ait hissettiği ‘sınıfı’ hak etmek için bugüne kadar ne yaptı?

hangi filmleri izledi?

hangi kitapları okudu?

kaç ‘aydınlanma önderi’ tanıyor?

kaç ülke gördü?

kaç adet şarap yazısı yazdı?

bizi hangi dinletiden, konserden, operadan, tiyatrodan, bale gösterisinden haberdar etti? bugüne kadar bizi eğitip adam edecek, ‘sevilen’ insanlar kategorisine sokacak hangi önermelerde bulundu?

bulunduysa, biz niçin görmedik?

daha da acıklısı şu:

bekir coşkun’umuz kendi çapından, kendi müktesebatından haberdar mı?

schumi

bir kaç gündür sözlükten uzak, huzurlu bir tatil geçirmek üzereyken bir hata yaparak sözlüğü açmış, başlığına yazılanları görmüş, yine gülmekten altına sıçmış yazar kişisidir.

birileri, yazdığı entryler üzerine zerre kadar düşünmeden "oha, çüş, bu ne lan, vay hain vay" şeklinde embesilce tepkiler verirken birileri de soy ağacını çıkararak çok mühim bir bok yediğini zannetmektedir. ancak asıl önemli olan benim saçmaladığımı iddia ettikleri, "oha lan bu ne" şeklinde tepki verdikleri entrylerim üzerine bir karşı tezde bulunamayıp bok atma çabası içerisinde bulunmaları...

tamam kabul ben malım, herhangi bir şey bilmiyorum, sürekli bok atıp duruyorum. ulan o zaman sizin işiniz çok kolay! ben mal olduğum ve malca yorumlarda bulunduğum ve siz de süper zeki, süper bilgili olduğunuz için benim malca önermelerime/saçmalamalarıma karşı adam gibi iki, üç bişeyler yazın; dışarıdan hiç bir şey bilmeyip bu tartışmaları uzaktan izleyen bilgisiz, ancak zeki sözlük ahalisi veya başka bunları okuyan herhangi kimseler şöyle bir tablo görecektir: aptal ve embesil biri saçma sapan iddialarda bulunuyor; süper zeki, süper bilgili kemalistler de o aptal ve embesil olan şahsa kanıtlarıyla ve mantıklı izahlarıyla ayar veriyor. yani ortada iki farklı iddia var biri kötü, saçma sapan (benimkiler); biri kemalistlerin (yok şu şöyledir, bu böyledir gibi mantıklı izahatlar)... şimdi, birileri bunları okuyacak ve "hah tamam kemalistlerin izahatları benim aklıma yattı, öteki saçmalıyo" diyecek ve kemalizm’i gerçekten iyi bir şey belleyip yoluna devam edecektir. ve siz kemalistler de amacınıza bir nebze ulaşmış olacaksınız. yani ne mutlu size ki benim gibi aptalca iddialarda bulunan insanlar mevcut ve benim aptalca iddialarımı eritmek son derece basit.

yani demem o ki, madem bir şeyin güzel olduğunu iddia ediyorsunuz, o halde güzel olduğunu gösterin, "şu yüzden şöyledir, bu yüzden böyledir" şeklinde güzel olduğunu ortaya koyun ki hem bu tartışmada herhangi bir taraf olmayanlar "hah bu kemalistler süper" desin, hem ben embesil ve cahil bir insan olarak "he lan bu adamların dediği doğru" diyebileyim.

eee peki hani nerde ulan bunlar? hiç birisi yok! ben diyorum "bu, bu yüzden böyledir"; siz diyorsunuz ki "hayır hayır değildir, bu zırtapoz gene zırvalıyor" eee doğrusu nerde bunun ya, allah aşkına bunun doğrusunu gösterin de "ulan süpersiniz lan siz, ben ne salak bi insanmışım be" diyeyim.

lisede okuduğu tarih kitabından duyduğu yalanları tekrarlamaktan başka bir şey yapmayan sözlük ahalisi biraz gözlerini monitörden ayırsınlar da okudukları, duydukları şeyleri yorumlama imkanına sahip olsunlar. ilim, öğrenilen bilginin mantıksal süzgeçten geçirildikten sonra ortaya çıkmış şeklidir. yoksa saf saf her görülen şeyi ezberlemekle elde edilen boş bilgi topluluğuna ilim denmez. bu boş bilgi topluluğuna sahip olan insana da bilgili denmez. neyse geçelim...

bir kaç soru geldi aklıma, ben çözemedim ama muhtemelen bu yüksek ilim irfan sahibi şahıslar bu soruların cevabını verecektir. bi zahmet cevapları bana da iletirlerse çok çok memnun olur, hayır duada bulunurum.

-serbest fırka irticai faaliyetlerde bulunduğu için mi, yoksa kemalist diktasına karşı liberal söylemlerde bulunduğundan halktan yoğun ilgi gördüğü için mi kapatıldı?

-şapka kanununa muhalefet ettiği gerekçesiyle rize bombalanmadı mı? tunceli niçin/kim tarafından bombalandı?

-milli mücadele için her şeyini vermiş, dünyayı titretecek bir marş yazmış olan büyük üstadımız mehmet akif, neden uğruna gözünü kırpmadan canını vereceği bu vatan topraklarını bırakıp mısır’a gitmek zorunda kaldı?

-milli mücadeleye büyük emek vermiş kazım karabekir ve diğer bazı paşalar neden önce kahraman, sonra hain damgası yedi?

-çok partili hayata ismet inönü sayesinde mi, yoksa dünyada faşizm’in yıkılması ve demokrasinin galip gelmesi sonucu batılı devletlerin türkiye’yi zorlaması sonucu mu geçtik?

-adnan menderes’in liberal söylem ve politikaları neden vatan satma olarak algılandı ve dahi şimdi bile aynı garip zihniyeti taşıyan cahiller tarafından vatan satma olarak algılanıyor? bu insanlar 60 yıldır bir milim ilerleyemedi mi?

-60 darbesinden sonra neden dp vekillerinin alayı tutuklandı, bir çoğu işkence ve idam oldu da 1 chp vekili tutuklanmadı? iki taraf ortam geriyorsa biri suçlu diğeri tamamen suçsuz mudur? ve neden yeni kurucu mecliste sadece chp vekillerine yer verildi?

-60 darbesi tam parlamenter sistemin iktidarın diktaya kaymasına neden olduğu gerekçesiyle mi yapıldı; yoksa ellerindeki gücü 10 yılda kaybettiğini gören bürokratik elit, asker ve onların siyasetteki uzantıları tarafından eski güçlerine, imkanlarına, astığı astık kestiği kestik dönemlerine geri dönme arzusu içinde olduğu için mi yapıldı?

-71 muhtırasına 61 anayasasında verilen özgürlüklerin fazla olduğu düşüncesi mi neden oldu? bu özgürlükler vatanın bölünmesine mi yol açtı? 71 muhtırasıyla anayasada özgürlüğün teminatı olarak görülen 13 maddenin (yanılmıyorsam 13 maddeydi) değiştirilmesi vatanın kurtulduğu anlamına mı geldi? kurtulduysa neden 12 eylül gerçekleşti?

-80 darbesi kemalistlerin komünistlere karşı yaptığı bir darbe değil miydi? bu darbeyle birlikte çatışmalar bir anda durmadı mı? ve bu darbe sonrasında cuntaya muhalefet edenler sadece komünistler ve nurcular değil miydi? nurcuların yeni asya gazetesi aylarca bu muhalefet yüzünden kapatılmadı mı, yazarlara türlü işkenceler yapılmadı mı? ya komünist olduğu bilinen aydınlara yapılan işkenceler neyin nesiydi, kimin halt karıştırmasıydı?

-60 darbesi demokratlara, 71 muhtırası özgürlüğe, 80 muhtırası komünistlere, 28 şubat nurculara yapılmadı mı? ve o darbeler öncesi tüm bu grupların güç kazandığı dönemler değil miydi? bu müdahaleler sonucu 60’da demokrasinin, 71’de özgürlüğün, 80’de komünistlerin, 28 şubat’ta nurcuların analarını ağlatmadılar mı? kemalistler her dönemde rakibi oldukları bu grupları saf dışı bırakmak, güçlerini korumak amacında değiller miydi? 80’den sonra atatürk kutsallaştırılmadı mı?

ya bu daha gider ben ne yazıyorum ki boşuna... demem o ki bok atacaksanız bi durun düşünün de atın. ya da bok attıysanız, hata bulduysanız doğrusunu yazın. "oha, çüş, bu ne lan" gibi aptalca tepkilerle seviyenizi belli etmeyin.

edit: yapabileceğiniz tek şey eksi vermek zaten. vermeyin demiyorum, vermenizi istiyorum. tüm zamanların en kötü entrysi olsun hatta bu. -1000 puan olsun. valla billa. reklam olur, okur da bir kaç soru işareti oluşur insanların kafasında en azından...

laiklik

dinin, devlet tahakkümünden kurtulması ve devletin din kurallarıyla yönetilmemesi demektir. dinlerden özgürlük değil, dinlere özgürlüktür.

kemalizmin laikliği ise her türlü dine karşı cephe almıştır. her dini kendi lehinde, kendi arzuları doğrultusunda kullanmıştır kemalizm. halkı kontrol etme amacı gütmüş, tabiri yerindeyse halkın anasını ağlatmışlardır. faşistlik özlemiyle, kemalist laiklik bir bütünleşme içine girip, meczolma durumu yaşamış olmasındandır ki ezanın türkçeleştirilmesi, kuran’ın aslının yasaklanıp türkçesinin ikame edilme çabası gibi aptalca işlere başvurulmuştur.

türkiye’de laiklik asla varolmamıştır. evet, laiklik belki adam olmaktır; ancak gerçek laikliğin yerine ikame edilerek kullanılan saçma sapan laikliğimiz adamlık değildir. istediğiniz sıfatı takabilirsiniz...

edit: sittirin gidin öğrenin de gelin aq

12 mart 1971

ülkede eski güçlerinin kaybolmaya başladığını gören kemalistlerin diktalarını sürdürebilmek uğruna gerçekleştirdikleri askeri muhtıranın tarihidir. 61 anayasasında önemli değişiklikler yapılmış, önemli özgürlükler kısıtlanmıştır.
0 /