confessions

ronniefrown

Yazar

  1. toplam entry 370
  2. takipçi 0
  3. puan 1073

terry eagleton

şu anda lancaster üniversitesi english & creative writing bölümündedir. geçtiğimiz hafta, manisa, celal bayar üniversitesi, ingiliz dili ve edebiyatı bölümünün düzenlediği 4. uluslararası idea konferansına katılmış ve "death of criticism?" başlıklı bir bildiri sunmuştur.

fername

dün gece izmir’de ferhan şensoy’un muhteşem performansına şahit olduğumuz oyundur. son dönemde türkiye’nin siyasal çalkantılarına, teknolojinin toplumsal hayata fayda ve zararlarına, türk sinemasından türk tiyatrosuna kadar pek çok alana değinen usta yazar ve oyuncuyu yüzlerce seyirci ayakta alkışladı dakikalarca. özellikle son bölümde babaya yazılan mektup harikaydı.

shabani nonda

dün gece beşiktaşa çok estetik bir penaltı atan galatasarayın yeni gol silahı. evet, penaltı da estetik olabiliyormuş.

edit: kötüleyebilirsiniz ama hakan şükür den sonra estetik geliyor napalım, yiğidi öldür hakkını ver.

türk telekom

gün itibariyle 29 ağustos son ödeme tarihli faturasını bana ulaştıran, üstüne de utanmadan kocaman son ödeme tarihinde ödenmeyen faturalara günlük yüzde bir buçuk gecikme faizi uygulanır yazan güzide kuruluş.

samuel johnson

en önemli çalışmalarından biri, ingilizce yazım ve telaffuzda bir standart oluşturmayı amaçlayan bir sözlük çalışması olan a dictionary of the english language’dir.

ozymandias

1818 tarihli p.b. shelley şiiri.

i met a traveller from an antique land
who said: two vast and trunkless legs of stone
stand in the desert. near them on the sand,
half sunk, a shatter’d visage lies, whose frown
and wrinkled lip and sneer of cold command
tell that its sculptor well those passions read
which yet survive, stamp’d on these lifeless things,
the hand that mock’d them and the heart that fed.
and on the pedestal these words appear:
"my name is ozymandias, king of kings:
look on my works, ye mighty, and despair!"
nothing beside remains: round the decay
of that colossal wreck, boundless and bare,
the lone and level sands stretch far away.

lazerle goz ameliyatı

hastaneye vardıktan 4 saat sonra ameliyat olabiliyormuşsunuz. bu sürede ıvır zıvır bazı evrak işleri, son kontroller, ödeme yapılıyor ve kuzu kuzu sıranızı bekliyorsunuz. bekleme salonunda sizden önce ameliyathaneye girenlerin geçirdiği operasyonu an be an izlemenizi sağlayan bir kamera ve görüntü sistemi mevcut ( kaşkaloğlu göz hastanesi ). ameliyattan yaklaşık bir saat önce de sakinleştirici iki hap veriyorlar. benim olduğum ameliyat intralase lasik denilen türden.

sıranız geldiğinde hemşire sizi çağırıp ameliyathanenin önüne götürüyor ve size mavi bir hasta önlüğü ve galoş veriyor. daha sonra içeriden çıkan bir hemşire, doğru kişiyi içeriye aldıklarından emin olmak için sanırım, adınızı soyadınızı, doğum tarihi ve yerinizi sorduktan sonra sizi içeri alıyor. önce bir yatağa uzanıyorsunuz ve kafanızın üzerine garip ışıklar saçan bir makine getiriliyor. gözlerinizi kırpmanızı engellemek için metal bir alet takıyorlar önce bir gözünüze, diğeri bu esnada bez gibi birşeyle kapatılıyor. burada yapılan işlem kornea tabakasını kaldırma işlemiymiş. önce bir göze sonra diğerine uygulanan bu işlem sırasında görüntü beyazlaşıyor ve birşeylerin gözünüzün üzerinden kaydırıldığını hissediyorsunuz. hafif bir acı oluyor. bu işlem de bitince hemşireler yardımıyla başka bir odaya götürülüyorsunuz. görüntü oldukça sisli oluyor. burada yaklaşık 7-8 dakika bekliyorsunuz. daha sonra yine aynı düzende, bir makinanın altında gözlerinizi ve kafanızı sabitliyorlar. torba gibi birşeyleri gözünüzün çevresine geçirip küçük bir makasla kenarlarını kesiyorlar. gözünüz sanki vakumlanıyormuş gibi bir hisse kapılıyorsunuz. görüntüler açık, koyu, yeşil, kırmızı..değişip duruyor. arada biryerlerde gözünüze su gibi birşeyler sıkıp, pamuk gibi birşeylerle de ovalıyorlar ama sırasını hatırlamıyorum. ameliyattan sonra dışarı çıktığınızda hareli, puslu bir görüntü dışında birşey anlamıyorsunuz. sizi 10 dakika kadar bir dinlenme odasında tutuyorlar, bu sırada doktor gelip o gün gözlerinizi ovuşturmamanızı ve gerekli birkaç başka şeyi söylüyor. siz oh işte bitti diyerek hastaneden çıkmaya hazırlanırken gözünüze öyle ağrılar girmeye başlıyor ki, gözyaşı selini durdurmak mümkün değil, aynı şekilde gözlerinizi de hiç açamıyorsunuz, korkunç bir yanma ve batma oluyor. verilen reçetedeki göz damlalarını alıp söylendiği şekilde damlatıyorsunuz, iki asprin bir vermidon atıyorsunuz bana mısın demiyor. evinizde loş, hatta karanlık bir ortamda gözyaşlarıyla geçen uzun bir geceden sonra yatmadan önce içilen iki sakinleştirici hapla uykuya dalıyorsunuz. rüyanızda stevie wonder ve ray charles’ın şarkılarını dinleyip, john milton’ın paradise lost’u yazdığını görüyorsunuz.

sabah ise herşey görünüyor ve tarifsiz bir sevinç söz konusu. gözlük veya lens olmadığı halde bütün evi görebiliyorum. kontrole gidiliyor ve herşeyin normal olduğu söyleniyor. 15 gün sonraya ikinci bir kontrol için randevu alınıyor ve göz damlaları kullanılarak günlük işler gayet rahat yapılabiliyor. en azından şimdilik yaşadıklarım bunlar.


the canterbury tales

toplumsal sınıflarına göre sıraladığı karakterlerinin her birine bir hikaye anlattırır chaucer. bu hikayelerde de alttan alttan hiciv sanatını konuşturarak zamanının toplum yapısını eleştirir. türkçeye nazmi ağıl hocamız tarafından çevrilmiştir.
0 /