confessions

peace4all

Yazar

  1. toplam entry 37
  2. takipçi 0
  3. puan 176

gaye su akyol

salon iksv'de izlemiştim. sanırım yılbaşından önce kasım falandı.bubituzak diye bir grupla çıkmıştı.oryantal ezgileri batı alyapısıyla jazz formuna taşıması güzeldi. ancak abladaki özgüven patlaması ile sahneyi paylaştığı grubun elemanlarının ezik ve titrek duruşu tam bir tezattı.özgüvenin vardır bunu duruşunla karşındakine geçirirsin ok. ama gaye su akyol bunu belediye hoparlöründen haykırmaya kalkınca insanın aklına "acaba kendini mi ikna etmeye çalışıyor?" sorusu geliyor.venedik karnaval maskeleri takmıştı grup üyeleri. ulan bu kadar mı emanet durur. belki de bu tezatı vurgulamak istemişler ama önce bi uyumlu halinizi gösterin de "hah! kasıtlı yapmışlar" diyebilelim. neyse yine zihnim bulandı. özetle, ısınamadım.

şişman mike'ın hikayesi

her sabah olduğu gibi, şişman mike, labrador cinsi köpeğini dolaştırmaya çıkmıştı. hava puslu, kaldırımdaki ıslaklık, doğan güneşle birlikte buharlaşmaya başlamış ve insanı boğan bir rutubete sebep oluyordu. “uff!” dedi tişörtünün yaka lastiğini esneterek “ne kadar da sıcak!”, ve soğuk hava deposundaki işi için tanrıya şükretti.
balık o gün boldu. kutulama ve bunları şok odasına taşıma işlemi bayağı zaman alacağa benziyordu. vakit hayli geç olmasına rağmen iki arkadaşıyla birlikte kutuları aralarında paylaşıp depoya yerleştirmeye başladılar.
mike, şişman, aynı zamanda kuvvetli biriydi. herbiri 50 poundluk 2 kutuyu rahatlıkla kucaklayıp 100 feet ilerideki deponun en dip raflarına götürürdü. zaten hep, en dipte ve en öndeki raflarda boşluklar kalırdı. tembel olanlar kutuları en öne özensizce istiflerler, bu kadar göze batmasını istemeyenler, orta bölümlere yerleştirirdi. mike'ın aksine, tembel ve özensiz arkadaşları çabucak kutuların taşınmasını bitirdiler ve en sevdikleri dizi “ trigger: suç dosyası” dizisini seyretmeye bir blok arkadaki güvenlik kulübesine gittiler.
işini bitirip bir an önce arkadaşlarının yanına gitmek ve onlarla 1-2 duble jack içtikten sonra evine dönmek isteyen mike, sona kalan 6 kutunun 3'ünü birden kucakladı. içinden “ eskisi gibi değilsin artık oğlum!” dedi. yüzüne yapışmış son kutu onu sol tarafa bakmaya zorluyordu. deponun girişindeki termometreye gayri ihtiyari gözü ilişti. dijital termometrede –37 f yanıyordu. arkadaşlarıyla buraya “soğuk cehennem” derlerdi. mike, son kalan 6 paketi taşımadan önce zaman kaybetmemek için, kutup montunu ve eldivenlerini çıkartmıştı. diğerleri de hep böyle yapardı. “ hadi mikey! koy şunları ve defol çık buradan yoksa .ıçın donacak” diye düşünürken, ihmalkar terry hodges'ın düşürdüğü bir koliden akmış kaygan sıvıya bastı. ve ayakları koca gövdesini yerle paralel hale getirecek şekilde havalandı.
ne kadar baygın kaldığını hatırlamıyordu. ama uzun olmasa gerekti. saçları arkadan bağlı ve gırtlağına kadar uzanan bıyıklarıyla bir harley sürücüsünü andıran şefi felix hetfield “burada yarım saat kalan öbür tarafın ışıklarını burnunun dibinde görür dostum!” demişti. eli, şu anda rock konserinin en hızlı davul solosunu yapan kafasına gitti. oradan yere doğru ilerlemiş ıslaklığın kan olduğuna hükmetti. bundan emin değildi, çünkü bu akan şey soğuktu. hatta yerle temas eden kısmındaki çıtırtıları duyduğunda, bunu, çocukken çok sevdiği “ıce-slush” a benzetti. kendini toparlayıp doğrulmak istediğinde, uzun süre kapının açık kalması neticesinde devreye giren otomatik kilit sisteminin ikaz sesleri ve pistonların kapıyı kapatışı beynindeki zonklamayı bastırdı. ve “klik!”. üşüdüğünü ve hatta soğuktan kollarının acıdığını ilk kez o anda hissetti. ayağa kalkmaktan çok uzanmak ve derin bir uyku çekmek istediğini sandı. göz kapakları üzerinde tonlarca ağırlık bu sanrıyı kuvvetlendiriyordu.
son bir hamleyle sabahki tişörtünün yaka lastiğini ağzına doğru çekti. cılız nefesindeki su buharıyla ısınmak ister gibiydi. ışıklar daha parlaklaşmıştı sanki, “ne kadar soğuk!” dedi. ve soğuk hava deposundaki işi için tanrıya lanet etti.

a hbrin alman zdf haberi

bunları oraya haber yap diye gönderip ceplerine harcirah koyandan mı, bu kanala uyduda ayrılan frekans sarfiyatından mı, bunları izleyip inananlardan mı başlayacağıma karar veremeyip noktayı koyuyorum, ama üç noktayı... anladınız siz onu!

müdür olunca yaşanan süper duygular

dikkat bu bir erken uyarıdır!

süper duygu muygu yaratmaz. hükmetme ve yönetme egosal tatmin doğurur. bu tatmin duygusu bazı hormonların salgılanmasına yol açar. bu hormonlar size keyif verir. algısal keyif bu hormon düzeyini hep bu seviyede tutmanızı dürtüler. bunun için davranış geliştirirsiniz. hırs!

aslında mevcut sistemin şerefsizliği yüzünden, aynen payvona düşmüş gibi "zorla imzalattırılan senetle" rehne verdiğimiz hayatlarımızın bedeli ödenmektedir.
hırs ve tüketim uyuşturucu gibidir. o dozdan aldığın haz, bir sonrakinde seni kesmez. daha fazla istersin. 6s'in var 7 istersin. arabanı alırsın, beygiri yüksek istersin.dubleks'te oturursun, tripleks'lere gözün kayar.

oysa ki ben, daha dolu bir hayatı, daha az miktarda bir parayla, öyle güzel sürerdim ki aklınız çıkar.

sevgiler.

sekiz bahar önceydi

sekiz bahar önceydi, hafızasını yokladı. herşey ne kadar da güzel başlamıştı oysa ki. tünel'e çıktığınızda hemen sağda, daha çok alman lisesi öğrencilerinin uğradığı bir pastanenin asma katında tek başına oturuyordu. önündeki tabakta kalan son kırıntıları parmağına yapıştırıp keyifle yedi. sol kroşe çıkartan boksör edasıyla saatine baktı, 8:45'i gösteriyordu. “daha zamanım bol” dedi içinden. bir limonata daha almak için, aşağıya inmek üzere yerinden doğruldu. tam o anda göğüs kafesinde şiddetli bir yanma hissetti. yanma dalga dalga bütün göğsünü kaplıyor, kalbinin kulaklarında atmasına neden oluyordu. refleksle pençe şekline soktuğu elini kalbinin üzerine bastırdı. sesi çıkmıyor, gittikçe anlamsızlaşan bakışları parlaklığını yitiriyordu. görüntüler tam anlamıyla kaybolmadan, pastanenin karşı duvarındaki aynada yüzünü gördü. boynundaki ve kafasındaki tüm damarlar fırlamış, gözleri yuvarlarından çıkacakmışçasına büyümüş, ağzı bir opera sanatçısının aryasını söylemesi gibi açılmıştı. sonra her şey karardı.............
çok garipti, parmağındaki kırıntıları ağzına götürmek üzereydi. sanki bunu daha önce yapmıştı. deja vu'lere inanırdı. ama bu kadar gerçek olabilecekleri konusunda yaşanmış bir tecrübesi yoktu. o anda deja vu sünü hatırladı, saatine baktı 8:45'i gösteriyordu. kalbi heyecanla hızlanmaya başladı, biraz önce yaşadıkları (!) ya da yaşadığını sandıkları en az 5 dakika sürmüş olmaydı. saatini kulağına götürmedi, bir şok geçiriyordu, ancak bu şok dijital saatini kulağına götürtecek kadar şiddetli değildi. “ ben... ben” dedi. “ eğer ben bir kalp krizi geçirdiysem, şimdi ölmüş olmalı veya en azından gözlerimi ambulansta falan açmalıydım.” çektiği acıyı anımsadı, hala tazeydi. gömleğinin düğmelerini alelacele açtı. göğsüne baktı, elleriyle yokladı, hiçbir şeyi yoktu. herşeyi mantık ve bilim süzgeciyle değerlendiren biri olması aynı zamanda yaşadıklarının heyecanının soğumasıyla olayı en baştan sorgulamaya başladı. “bak oğlum, dün akşam sabaha kadar ders çalıştın, ve uykusuz kaldın. herşey saatine bakmanla başladı. limonata almayı düşünürken uykuya daldın. yediğin poğaçalar seni sıkıştırdı ve bu kısa süreli kabusa yol açtı. mantıklı mı? evet mantıklı.” dedi. beynin rüya esnasında saniyede, gözün algıladığından daha fazla görüntü karesi üretebildiğini okumuştu. bu, 5 dakika süren yaşadıklarını, beyninin 10 saniye içerisinde özetlemesinin açıklaması olabilirdi. derin bir nefes aldı. o sırada bir koku duydu. pastanelerin kendine has tereyağı, taze çıkmış ayçöreği yada bir tahinli çörek kokusu gibi değildi bu. daha kesif bir kokuydu. önemsemedi. dörde katlanmış gazetesinin manşetlerine göz atarken sigara paketine uzandı. bir tane çıkarttı ve gazeteden gözünü kaldırmadan ağzına götürdü. çakmağını aradı, tam yakarken bir ağrının da göğsünü yaktığını hissetti. ne olduğunu anlamadan, kendisini olmadığına inandırdığı, ilk seferkinden daha şiddetli bir sancı, anne karnındaki halini almasına yol açtı. ağrının şiddeti dayanılacak gibi değildi. kalbinin üzerine yüzlerce jiletle yarıklar açılıyor gibiydi. nefes dahi alamadan, bir kez daha karanlık çöktü..........
gördüğü ışığın, cehennem ateşi olmadığını ama yaşadıklarının cehennemden farksız olduğunu anlaması uzun sürmedi. pastanenin üst katında aynı masadaydı. sağ elinin işaret parmağının üzerine yapışmış kırıntıları görünce titremeye başladı. kafasından binlerce düşünce geçiyor fakat hiçbir şeye odaklanamıyordu. zangırdayan sol kolunu sıyırdı. sanki kabusuyla yüzleşecekmiş gibi korku dolu gözlerini kısarak saatine baktı ve kaskatı oldu. 8:45. delirdiğini düşünmeye başladı. amaçsızca ayağa kalktı. tek aklına gelen hava almak, en azından dışarıda ölmek (tabi ölebilirse) oldu. masadaki gazetesini aldı. koşar adımlarla kasaya yöneldi. cebinden, eline ne geldiyse tablaya bırakarak dışarı çıktı. kasiyerin “beyefendiii! paranızın üstü!” bağırtısı beynindeki seslere karışıp belirsizleşti. son bir hareketle içeriye, gülüşen öğrenci yüzlerine baktı. sigarasını yakmadan önce duyduğu kokuyu aldı. şuursuzca koşar adım 20 metre öteye gitmemişti ki, kuvvetli bir patlama sesiyle kendini yerde buldu. herşey, asla uyanılmayan bir karabasan gibi ardarda gelişiyordu. çığlıklar, toza ve cam kırıklarının çıkarttığı çıtırtıya karışıyordu. yoğun duman biraz sonra yatışmaya, genç adamın bulanık görüşü ise netleşmeye başlamıştı. başını ellerinin korumasından kurtarıp arkaya çevirmesi, olayların kurgusunu daha da karmaşıklaştırdı. pastane havaya uçmuştu....
evet, tam sekiz bahar önceydi. kaderin gizemi, bilinmezliğindedir. biri ya da her neyse, genç adamın hayatını kurgulamıştı. sonu okunmuş bir kitap gibi, birkezlik yaşamın tüm heyecanını ondan aldılar. orada hayatta kalması gerekiyordu. yazgı buydu. pekala sekiz senedir aynı pencereden diğer polikliniğin bahçesindeki ağaçlara anlamsızca bakan bir çift soluk göz? sadece bir planlama hatası olarak mı kayıtlara geçecekti? veya yapılan ilahi hatayı diğer insanlara aktarmaması için yapılmış, başka bir planın parçası olarak mı?

çabuk değişebilen ruh hali

cuma günü öğleden sonra "haftasonu geldi.oleeey!" diye enerjik bir zirveden, pazar günü öğleden sonra "hay mnk! yarın yine iş var" diyip miskinlik çukuruna düşmektir. bunun ardından "binlercesi işsiz gezerken, senin güzel bir işin var" denmesiyle hafiften tırmanışa geçen moral, "işi gücü bırakıp ege'de organik tarıma yönelen ailenin mutlu fotolarını" görüp tekrar dip yapar. bu yaşantıyı emeklilik hayallerine öteleyip nispeten mutlu olmayı başarabilsen de, ilk işe başladığında yaşadığın bir anın aklına gelir. bankada üst düzey yönetici olan biriyle yediğin öğle yemeğinde, bu kişinin:

- tam 1 ay sonra emekli olacağım derken hastalığımı öğrendim. moralimi yüksek tutmak için çalışmaya devam ediyorum.demesinden 3 ay sonra ilanını gazetede görmek. yine dip!!!

amaaaan neyse! bugün cuma oleeeey!

madem çamaşır makinesiyim neden yürümüyorum

ankara'da oturuyoruz. ilkokul 1 veya 2 ye gidiyorum. en büyük eğlencem, pazar günleri çamaşır yıkama ritüelimizdi. hoover çamaşır makinemiz vardı. hani şu 2 düğmeli olanlardan yeşil ve kırmızı. başlat- durdur. çamaşırı doldur, deterjanı dök, fişe tak ve yeşile bas. ve oyunlar başlasın.
oyun 1:
kaygan banyoda buz pateni. arkasındaki tahliye borusunu banyonun pis su giderine doğru eğersin, köpüklü su, banyonun her yerine dağılır. kaygan banyoda ayakta kalma savaşı verirsiniz.
oyun 2:
ara da bul. bu oyunda çamaşır makinesi çalıştırılır ve banyo ışığı kapatılır. süre bitip ışık yandığında çamaşır makinenizi nerede bulacağınızı tahmin edersiniz. uzatma kablosu oyun zevkinizi arttıracaktır.
oyun 3:
çıkart pestili. bu oyun kol gücüne dayanır. merdane çevirme hızında babayla yarışılır.(sıkma işi babama kalırdı hep)

elektrik kaçağı, ıslakta kayıp beyni patlatma, merdaneye organ kaptırma. bazen söylerim de ulan resmen şansa pansa hayatta kalmışız ya! yukarıda yazdığım tüm oyunlarda yüksek ölüm riski var.