confessions
  1. toplam entry 115613
  2. takipçi 62
  3. puan 280106

kara gözlerin

kara gözlerindeki umut
siyah saçları kadar karamsardı
ve kadere küsmüştü o, bir kere
sevgiyi öldürdü diye...
sanki ona uzanan ellerde
keskin bir bıçak
ha vurdu ha vuracak
bu, benim karanlıklarım,
bu benim sırlarım diyor hep
bir gün gelecek
şefkatle kollarına saracaklar...
asılsız sevgilerdi onu yıkan aslında
umutları umduğu gibi çıkmamaış
beklentileri hep korkuları olmuş
sanki bütün hayatı,
kupkuru bir odadaymış kopamadıklarıyla..
gülüşleri bir sigara içimi zamanı kadar az
her nefeste biraz daha kısalırken
bütün beklentileri
duman duman uçuyorlardı.
kurallar koymak isterken dostluklarına,
kuralları bozduğunun farkında değildi aslında...
şimdi o gözlerde,
vakitsiz yağan yağmurlar var,
hasat mevsimi bitmiş bahçelere
sağnak sağnak yağacaklar.,
belki gönlünde gökkuşağı açacak
ama, altından çocuklar geçmeyecekler.
su yerine zehir akacak ırmaklarından,
hiç kimse içmeyecek...
ya ben,
şimdilerde bir bağ bozumu hüznü var içimde,
üzümlerim gazap üzümü
şaraplarımsa gözyaşları...
sen güz güneşinde,sanki kanadı kırık bir kuş,
konmuştu bahçeme,
ona şefkatle eğilirken
pır diye uçtu birden
kırık sandığım kanatlarındaki sahtelik,
ve,inancımla birlikte.
.

ahmet muhip dranas

kar

kardır yağan üstümüze geceden,
yağmurlu, karanlık bir düşünceden,
ormanın uğultusuyla birlikte
ve dörtnala, dümdüz bir mavilikte

kar yağıyor üstümüze,inceden.
sesin nerde kaldı,her günkü sesin,
unutulmuş güzel şarkılar için
bu kar gecesinde uzaktan,yoldan,

rüzgâr gibi tâ eski anadolu’dan
sesin nerde kaldı? kar içindesin!
ne sabahtır bu mavilik,ne akşam!
uyandırmayın beni,uyanamam.

kaybolmuş sevdiklerimiz aşkına,
allah aşkına,gök,deniz aşkına
yağsın kar üstümüze buram buram...
buğulandıkça yüzü her aynanın

beyaz dokusunda bu saf rüyanın
göğe uzanır-tek,tenha- bir kamış
sırf unutmak için, unutmak ey kış!
büyük yalnızlığını dünyanın.
.

ahmet muhip dranas

her gunku şarkım

her gün ekmeğimi bölüşürsün
yalnızlığımın sofrasında,
yorganım altındaüşürsün
her güz ve bahar arasında.

bağlayansın her göz yaramı,
gülmek görevin ben gülünce;
yağmur senin gibi ağlar mı
gözlerimden yaş dökülünce?

her düşüncemin ıstıraplı
serüveni, hayırlı rüyam.
sen ey, günahlı ve sevaplı,
allahlı ve şeytanlı dünyam!

her günkü şarkısı dudağın,
havayı dolduran kokusu
yağmura kavuşmuş toprağın;
yediğim ekmek, içtiğim su.
.

ahmet muhip dranas

hatıra

dün, bir gölge gibi geçti yanımdan
oydu, bir bakışta tanıdım onu;
rüyalarıma tayf halinde konan,
peşime bir korku gibi düşen o.

bazı yapraktı, bazı bir rüzgâr.
dolardı aydınlık olup, odama.
bahçemde süzülür giderdi bahar
sabahının fecri vururken cama.

ayakları kumda bırakmadan iz
yanıma geldiği hep gecelerdi;
sanki bir lahitten kalkar ve sessiz
uzak bir maziye dönüp giderdi.

bir avuç ışıktı incecik yüzü,
gözleri geceler gibi derindi;
içine başımın her an düştüğü
avuçları sudan daha serindi.

geçerken dün yoldan, ruhumu saran
bir gölge halinde ve ağır ağır;
tanıdım; o, yâdı hoş zamanlardan
seven ve yaşayan bir hatıradır.
.

ahmet muhip dranas

gerçek

uyandığı zaman gökte yıldızlar
insan düşünür : belki de allah var!
tanrısal bir öpüştür soken şafak.

ne hoştur insanın bir gül açası,
koşan göklerde kuş gibi uçası,
bulutlarla yagmur olup ağlamak.

gitmek, sona ermeden… bir zamanda…
başıboş bir tekne gibi ummanda;
fırtınalarda ne yelken, ne bayrak.

fakat beni sen uyandir, ey zeka !
bak, işte önümde her günkü çorba,
ekmek, kaşık ve kasesiyle bu aşk.

sarhoş eden, davet eden bu olum
içinde ben salt bir ademoğluyum,
korkan, ölüsünü hatırlayarak.

ey, ışığin boşandığı gerçek düş !
bütün zamani kucaklayan öpüş ;
yaşamak… eken insan, veren toprak.
.

ahmet muhip dranas

gece

ah, sen ey, ölüm kadar sonsuz olan
ve dar bir tabut gibi rahat uyku!
islak geceyi örtün kalbim, uyu!
artık uykuyla tek başına kalan

ruhum gemiler uğramaz bir liman

bir tanrı gibi her tarafta korku;
işliyor bütün saatler kurmadan,
dışarda yağmur yağıyor durmadan,
görmüyor pencereler sonsuzluğu.

beni dibine çeker misin kuyu!

bitti gücüne güvendiğim zaman,
gökler yakın bir ayrılıkla dolu;
aynasında yüzüm dalgalanan su,
nağmesine vurgun olduğum umman.

al beni rüzgar! kül et beni volkan!

toprakta o baş döndürücü koku
ve ölüm, gece ucundaki çoban.
gel yetiş, ey pişmanlık! işte yaman
bir gecedir, yaman bir gecedir bu.

o derin gözlerin ne güzel, puhu!
.

ahmet muhip dranas

eşenlik bize

o gün bu gün size özendim
her yerde, hava, toprak, deniz
bir serüvendi, gökteyseniz
çıktım, yok, yerdeyseniz indim

ilkin, size içkiyi tattırdım
ömür boyunca sarhoşsunuz
ne açsınız artık ne susuz
sizsiz ben de susuz kalırdım

size geceyi de öğrettim
onda düşlerle çoğaldınız
yaşantıda yorgun ve yalnız
değilsiniz; sizi ürettim

biterdi belki bir uykuyla
her şey ve tadından ötürü
gördünüz ki bundan ileri
bir şey var çağıran tutkuyla

çağırdım, çağırdım, çağırdım
bir böcek gibi titreyerek
koştunuz tükeninceye dek
ha bir adım, daha bir adım

sizi ölümle perçinledim
bana... ve sımsıkı ve sıcak
üşürdünüz ah, çırılçıplak
ölüm döşeğinde; önledim

size yani günahı sundum
öptünüz ve güzelleştiniz
çirkindiniz ilkin, tek ve pis
irmak oldunuz, sizde yundum

şimdi olay, hep ya hiç gibi
vardan ve yoktan özge bir şey
sevgiden de öte bir düzey
olmak ya da olmamak belki
.

ahmet muhip dranas

darağacı

ve günlerden bir gün, bir sabah erken
kuşluk vaktinde, bülbüller öterken
kentin meydanında bir darağacı.
sallanıyor boşlukta bir yabancı.
geçiyor sabahın yolu alnından
ve yalın ayakları bir gecede...
(yeni yollarını mı düşünmede
bu ayaklar? .. son durağına kadar
ne uysal yürümüştür bu ayaklar!)

esintili alanda üç beş adam;
uykusuz yüzleri donuk birer cam,
bakadurmuşlar öyle... ve garibi,
hepsi ayrı ayrı asılmış gibi.
ben de aralarında üç beş adam;
uzatsam elimi, alnını tutsam,
“uyan, kardeşim! desem, bu uykudan”,
yüzünü kapardı hemen, korkudan.

çekilirken gece batıya doğru,
konmuş da bir çatıya karga ruhu
söylenip duruyordu: “gün doğmada
ben miyim bu? ben mi, bu baş bu eller,
bu ayaklar? .. ya hani nerde yollar? ”
(anlamamış ne olup bittiğini
zavallı karga; atın yittiğini.
sadece bir göğe, bir yere bakıp
ölüyü lüye çekiştirir hep.)
“niye geldin bu çıkmaza, be ayak?
var mı beni boşlayıp, burda barınmak?
ben insanoğlunun aynası mıyım?
şu garip yolcunun aynısı mıyım?
benzeten kim bana bu dağarcığı*
orda sadece bir darağacı
ve onda rüzgarla sallanan bir dal! ..
yalnız, beni düşünür gibi bir hal! ”

bir yağmur gölcüğü yerde akşamdan,
içinde titrek bir yansı idamdan...

bu biçim üzre bitecekken gece,
dağılacakken artık seyirci de,
birden, kargalarla doldu gök yüzü.
tüm asılmışların ruhlar sürüsü
tamusal bir koroyla, dişi erkek,
alçalarak, yükselerek, dönerek,
ilenirlerdi bağrışa çağrışa
hem asılana, hem asan nebbaşa:

“işte ölen, ama işte öldüren,
işte bulan, ama işte bulduran,
filozof ve kurtarıcı, hem yalvaç,
hem doğrucu bir ruh ve de yalancı
ve siyasacı ve hakcı ve hırsız
ve can çalan ve övüngen ve arsız...”

gün doğmak üzre, eşya kabarıyor,
yeryüzünün çatısı ağarıyor;
acı bir gün! karga ağlanır durur,
adam darağacında sallanır durur...
.

ahmet muhip dranas

büyük olsun

ben büyük şarkıları severim; büyük olsun
deniz gibi, gökyüzü gibi herşey ve mahzun.
seviyorsam seni aşk ölümsüzdür gönlümce
aşıksam kadınım değil tanrıçasın, ece.
denizler yolculuğa çağırır durur da beni
gitmem düşünerek geri döneceğim günü.
ben büyük rüzgarları severim büyük olsun
aşkım da, özlemim de hepsi, herşey ve mahzun.
insan bir yanınca kerem misali yanmalı,
uykudan bile mahşer gününde uyanmalı.
.

ahmet muhip dranas

.

bir sokak

dün gece lambaların kör ışığı içinde
-----herkes ömründe bir kez olsun o yoldan geçer___
bir sokağa düştüm ki her köşede bir gölge,
her pencerede bir baş, her kapıda bir fener.

onların iki yana dizili yüzlerinde
kalmamış gibiydi bir damla ışıktan eser
ve körler gibi, sanki elleriyle derinde
yitmiş hayallerini arıyorlardı yer yer.

balkonundan sarkarak biri: ’yavrum, diyordu
hatırlamaz olmıuşsun artık eski karını;
göğsümde geçirdiğin sevda akşamlarını.’

biri memelerini gösterip gülüyordu:
’pencereme bakmadan geçme öyle, güzelim!
ben leyla’dan sevdalı, zeliha’dan güzelim...
.

ahmet muhip dranas

ben bir yıldızım

ben bir yıldızım yıldızlar ortasında,
sağa bakarım, sola bakarım, eyvah,
yapayalnızım yıldızlar ortasında.
bir bitmez düzelikte akşamla sabah.

alabildiğine bana vermişler, “al! ”
dayanılmaz boşluğuyla bu evreni
“bu gerçek, bunu al! bu düş, bunu da al! ”
ne ki varsa, bana yazılmış nedeni.

mutluyum, bu güzel, bu tek yıldızlıkta;
milyonlarca sunu, adak sana, tanrım!
ama kalbim çatlayacak yalnızlıkta,
hiç olmazsa bir ayna ver bana, tanrım!
.

ahmet muhip dranas

balad

yağmurlar dindiği zaman
geleceksin
ki karanlık ölümdür.
işığım söndüğü zaman
güleceksin
ki karanlık ölümdür.

karanlığımda dişlerin
parıldar ki
yine görüneceksin
kuraklığımda düşlerin
işıldar ki
yine arınacaksın.

bekliyeceğim elbette
gelişini
yaşamak başka nedir;
isterse ta kıyamete
ille seni
ki bu aşk başka nedir.

bütün ömrümüz onunla
böyle geçti;
toprakla gök arası,
varla yok arası öyle;
derken uçtu.
dranas yalvarası:

tanrım merhamet et kula.
.

ahmet muhip dranas

bahar şarkısı

titrek bir damladır aksi sevincin
yüzünün sararmış yapraklarında
ne zaman kederden taşarsa için
şarkılar taşırsın dudaklarında.
işlerken hülyama sesten örgüler
bir çini vazodan dökülen güller
gibi hülyada fecirler güler
buruşmuş bir çiçek parmaklarında.

gözlerin kararan yollarda üzgün,
ve bir zambak kadar beyazdı yüzün;
süzülüp akasya dallarından gün
erir damla damla ayaklarında.

sesin perde perde genişledikçe
solan gözlerinden yağarken gece
sürür eteğini silik ve ince
bir gölge bahçenin uzaklarında.

sen böyle kederden taştığın akşam
derim dudağında şarkı ben olsam
gözlerinde damla, içinde gam
eriyen renk olsam yanaklarında
.

ahmet muhip dranas

aynalar

gençliğimi kaybettim birtakım odalarda;
kaybolan gençliğimi aradığım aynalarda
ölüler dolaşıyor böğürlerinde elleri,
aynı şeyi arayan akraba hayalleri.
yalnız bir taze kadın yaşlılığı arıyor;
yaşlılığım, yaşlılığım! diye yalvarıyor.
sırları dökülüyor baktığı aynaların;
söndürüp yürüyor bir bir aynaları kadın.
.

ahmet muhip dranas

ayışığı

yüzün beyaz, abajur yeşil, gece mor;
esrimiş kalbim, şarkısını söylüyor.
her yanın avuçlarıma dökülüyor
çeşmeden akan suyun berraklığında.

dolaşan bir dudak mı var saçlarını?
ay tırmanıyor zeytin ağaçlarını.
sürü bulutlar gece yamaçlarını
otlayıp yayılıyor gök kırlığında.

üzerinden örtüyü mü çekti bir el?
gece ayaklarından akıp giden sel;
seyrine doyulmuyor ruhunun, güzel
bu manzara gibi, bu ayışığında...

yeniden yarattı seni gizli bir el!
.

ahmet muhip dranas

.

ayaklar

ölmüş o, ayrı düşmüş sürüden,
ayakları dışarda örtüden.

ölmüş herkes gibi ölen insan,
yalnız ayaklar kalmış yaşayan.

ardından ölüme düşen başın
iki kardeş bakakalmış şaşkın.

der ki, bu ayakları görenler,
başım değilmiş düşünen meğer.

ayaklarım, az gide uz gide,
ayaklarım, ümitler peşinde!
yolcu ölmüş; işte ayaklar hür!
yolcu ölmüş; ayaklar düşünür...
.

ahmet muhip dranas

ağıt

bir sevdiğim güzel vardı, bu evrenden vazgeçti;
sevdiğini yitirenin hali nice olur belli.
fidan boylum, güvercin bakışlım, şimdi n’etmeli?
sevip kokamadım, doyamadım; benden vazgeçti.

benim varımdı o, benim tadım, benim ereğim;
direğimdi, kırıldı da çöktüm, bir oldum yerle.
çığrış canım, kuşlarla, böceklerle, bitkilerle;
gel sevdiğim, gel güzelim, gel gülüm, gel direğim!

rüzgarlar üşüttü onu, kuzeyden esen yeller,
boz bulutlar öyle benzini soldurdu, dert değil.
bir sanırım, bu sümbül o sümbüldür! elbet değil.
nazlı çiçeklerle bile açmaz onu bu iller.

bu gamlı güz akşamı, yola düşmüş hali midir?
edalı boyuna göz mü değdi, dil mi uzandı,
ya ala gözlü görke yüzünü kimler kıskandı,
üzerine eğildiği sular vebali midir?

garip kişi! gez git gayrı bu dağları dul, mahzun.
bu dağların güzeliydi o, güzellerin hası.
elbet garib olur garip kişinin yavuklusu;
büker de boyuncağzını kor gider melul mahzun...
.

ahmet muhip dranas

adamlar

sönmüş saçlarında son damla ışık,
bir düş’ün içinde gibi her akşam
-ve yüzleri duman kadar dağınık-
geçer bu sokaktan binlerce adam.

umut gözlerinde ölü bir bakış,
çığlık bir bükülüş dudaklarında;
bulamadıkları nedir ki, yaz kış
dolaşırlar şehrin sokaklarında?

sanki yalvaran bir duadır onlar,
belki tanrılara açık vesvese,
bir nehir. bu nehir her akşam akar
derinden ruhları çağıran sese.
.

ahmet muhip dranas

1939

bin dokuz yüz otuz dokuz:
karanlıkların içinde
ölülerle yaşıyoruz.

puslu havayı sever kurt;
kaplamakta gökyüzünü
kurşundan ağır bir bulut.

her şey uyuduğu zaman
kıracak zincirlerini
gecede uyanık duran.
.

ahmet muhip dranas