confessions

falconslx

Yazar

  1. toplam entry 612
  2. takipçi 0
  3. puan 1689

freddie mercury

cok geç olmadan yazmak gerek... yine ve "zamanın sonuna kadar" seni duyacagız. içimizdeki o insanla dolmayacak boşlukları bi nebzede olsa doldurdugun -belki unutturdugun- için sana binlerce kez teşşekkür ediyoruz. "so catch me if you can, i’m going back..".

kısmetsizlik

yolunda gitmeyen birşeyler oldugu zaman bol bol başvurdugumuz sözcük. kendisi her zaman bir sözcükten daha fazla anlam taşır aslında. bir kere söylendiginde dönüşü yoktur artık her olayda kısmetsizizdir. hayrettin demirbas bu sözün canlı örnegidir ve her sözünü "kısmet" diyerek bitirir. peki kısmetsizlik kader midir?

18 eylül 2008 ac bellinzona galatasaray maçı

galatasaray’ın futbolu hakkında yorum yapmaya gerek yok. skibbe geldiginden beri pozitif bi katkısını göremedik.tabi bunun için daha erken ama kaybın da büyük oldugu ortada.biz galatasaraylıların son yıllarda avrupa maceralarının başında "artık seneye" demesi alışkanlık haline geldi. herşey düzelir diye umut ediyorum. dikkatimi çeken birşey oldu maç sırasında bizim türk takımları avrupada maç yaparken rakipteki gurbetci oyuncular daha bi hırslı daha bi hevesli oynuyorlar.merak ettigim ise bu bi nefret dışavurumu mu yoksa kendini türkiyeye aldırma çabası mı?

time

roger waters imzası taşıyan ve richard wright’ın rahmetli oldugu bu günlerde dinlenesi ve ders alınası bi parça. şarkının temposu da sözleriyle aynı şeyi anlatmakta.sert ve güçlü bi müzik havasında bir genci tasvir eden şarkı sona dogru yaklaştıkça hızını kaybeder ve pink floydun o depresif havasına girer ve dinleyeni de bu havaya sokar.biz zamanın içerisinde birilerini beklerken zaman kimseyi beklemez. sona geldigimizde de ölümün bize gülerek mi gelecegini yoksa çıplak mı gelecegini düşünürüz ama o geldiginde biz coktan gitmiş oluruz.işte böyle...

fatih terim

ntv spor yorumcuları milli takımı yorumlarken arada biraz şaka biraz gerçek: "rıdvan dilmen milli takımın başına geçse çok iyi yerlere götürür" diyorlardı. tabi bu türkiye portekiz maçından sonra ki yorumlarda konuşuluyordu.sonra türklerin kendilerine has biraz şansı biraz iman gücü sayesinde türkiye gruptan çıktı. şansa ve imana biraz da gaz eklendi haliyle. yorumlar artık fatih terim için gayet olumlu olmaya başladı. ama nedense herzaman onun tatkiksel düşünceleri falan tartışıldı.semih ilk 11 de çıkar mı, hamit sağ bek oynar mı vs... ve sonuçta önümüze almanya çıktı ve onlar da bizim gibi şanslıydı. onlar bizi yenmekle kalmadı
bize birşey gösterdiler: futbolda şanstan da öte birşey var, o da takımın ismi veya bülent tulun’un dediği gibi lobi gerçegi. sonuçta fatih terim türkiye’nin her zaman en toleranslı teknik adamı oldugundan gururumuzla turnuvadan ayrıldık dedik. fatih terim’i göklere çıkardık.bunu yalnız biz degil dünya basını da yaptı. ama fatih terim yine usta oldugu en iyi şeyi yani uyanıklıgını bize gösterdi. istifa etmedi de istifanın adını geçirdi. medyada arka toplamak için.onun buna ihtiyacı var mıydı tartışılır ama sonuçta o kendini eleştirilere karşı saglama aldı. şimdi iyice bir düşünürsek bu milli takıma kimler geldi kimler geçti diye ilk akla gelenler yakın tarihten ersun yanal ve şenol güneş bu adamdan çok mu kötüydü? tabi ki hayır. şenol güneş adam gibi hiçbir zaman şansı da inkar etmemişti şansla kazandıgını da savunmamıştı. onun yapısı buydu. ama biz onu tam olarak benimseyemedik çünkü o sadece işin antrenörlük kısmıyla ilgileniyordu.ve onun arkasında kapı gibi de bir federasyon bulunmuyordu. ersun yanal’a bakarsak türkiye liginde gittigi her takımı ateşleyen tek teknik adam ki şimdi de trabzonspor’u rüya takıma çevirdi, onu da bir hakan şükür polemigi yüzünden eleştirdik ve yine federasyon sahip çıkmadı. yazdıklarım eleştiri degil gerçekler.fatih terim galatasaray da uefa kupası kazandı 4 sene üst üste şampiyonluk yaşadı. türkiye ye en çok güzel an yaşatan teknik adam o sonuçta. ama benim diyecegim şudur ki tükiye kalıcı başarılara imza atabilecek adamları desteklemedigi sürece biz fatih terimin saman alevi tadındaki zaferleriyle yetinmeye devam ederiz. sonuçta bunu kendisi de söylüyo(uefa kupasını kazandıktan sonra 100 sene daha başarı gelmez sözü) ve yaptıgı her hareket bunu kanıtlar nitelikte.rıdvan’ın önünü açın...

auf der anderen seite

fatih akın ın çok şey anlatmaya çalışıp, ağır tempoyla hepsini unutturduğu film olmuş. güzeldi, beğendim ama tam olarak neyi beğendiğimin farkında olamadan. belki de izlediğim salonun boktanlığından, konsantre olamayışımdandı, bilemiyorum.
sanırım fatih akın, gözlemciliğiyle, olayları birleştirmesiyle, senaristliğiyle gerçekten yeteneğini ortaya koyabilmiş. ancak temmuzda, kısa ve acısız ve karşı pencere gibi hem konu, hem öykü, hem anlatış, hem de tempo bakımından gerçekten iyi filmler çekmiş bir yönetmen olarak, böyle bir film beklemiyordum ondan. çünkü filmi sadece izliyor olduğumun farkına vardığımda, henüz yarım saat olmuştu ve ilerleyen vakitlerde de sadece izledim. belki de bu onun isteğiydi, bilemiyorum.
ama tükaka bir film değildi, kesinlikle. temposu biraz düşüktü ve ben gerçekten boktan bir salonda izliyordum filmi.
olay gelişimleri gayet iyiydi. siyasal olarak bir çarpıntı kesinlikle yoktu ki filmin gidişatını saptayan temel unsurdu. atmosferler güzel verilmişti, hücre evi, almanya, türkiye görüntüleri falan. gerçi karadeniz biraz eksik kalmıştı final sahnesindeki kıyıdan hariç ama bunu da yol yapımına veriyorum.
alman annenin ayten’i ziyareti ve cenazelerin türkiye’ye gelişiyle türkiye’den gidiş sahneleri benim için en iyi sahnelerdi diyebilirim. güzel bir salonda afiyetle izlenmesini tavsiye eder, tam olarak bilincimi açtığımda başka yorumlarda bulunacağımı düşünerek, izleyin derim. değiyor.

elephant

uzun tasvirler, sıkıcı öğrenci geyikleri, öyküsüz, konusuz, dramatizasyon yoksunu, gerilim yoksunu bir film olmasını gözardı ederek, soğukkanlılığın ve sebepsizliğin anlatıldığı bir film.
anlatmıyor aslında hiç bir şey, gösteriyor, gösteriyor ve ne gösterdiğini anlamaya çalışırken bitiyor.
sanat bu mu geyiğine girmeyeceğim bile.. ancak cannes da ödül almak buysa, aday olmuyorum!!
renkler güzel kullanılmış, evet. çocuklar güzel takip edilmiş, evet. kurgu da güzel, ki film zaten bundan ibaret, bir kaç tesadüf anından yani, ona da evet. bir kaç saatle bana bir şey kaybettirmedi, evet.
ama izlemeyin.. kesinlikle, çünkü bu bir film değil, rüya, hem de gerçekten benimkilerden bile boktan bir rüya.
edit: tek sevdiğim sahne, çocukların katliama hazırlanmadan önce banyoda birbirlerine hiçkimseyi öpmeden öleceklerini söyleyip öpüşmeleri. eşcinsel değilim de, güzel bir enstantane olmuş. o kadar olay yoksunuydu yani film, anlayın.

türkiye de bakire kız kalmasın kampanyası

toplumsal bir işte yeralmalıyım diye düşündüm bir sabah aniden. evden o kadar hızla çıkmışım ki, asansörden bile beraber indiğim ev arkadaşlarım şaşırmışlar o gün "hayırdır, ne bu hız, yoksa sen efendi gibi oturup kız mı s.kicen?"
neyse, sosyal bir yaraya merhem olmanın heyecanıyla sundum aç bedenimi vahşi çığlıkların afrikayı aratmadığı o soğuk, masum, ıssız yataklara! mutluydum, belki ömrümde ilk kez, bir şey yapmanın o tevazü gerektiren arsız duygusuyla.. "ben" dedim, bunun için varım, buymuş yıllardır aradığım..
(bkz:şimdi sensiz ben aküsü kontrol edilmemiş bir kiralık arabayım)

emre belözoğlu

hakkında yazmak istemiyordum ya, bunca yorum yazılınca, okumayacağını bilerekten de yazmayı farz bildiğim futbolcudur.
evet, kendisini galatasarayda izledik, beğendik, sevdik, öğrendik. fiziğiyle tekniğini birleştiren, oyun okumadaki becerisini gösterebilen, oyun içindeki hırsını topa yönlendiren, futbolu seven biri olarak belledik..
inter e gitti, hiç bir sorumsuzluğu, amatör yöneticiliği, süperstar olma çabasında görülen artizliğini önemsemedik. önemli olan sahaya çıktığında; herhangi bir futbolcudan daha çok dirençli, özverili, çabalı, artısında hırslı, hızlı ve yetenekli olduğuydu bizim için... önemli olan çime ayak bastığında, herhangi bir insan kadar doğal, ama herhangi bir futbolcu olamayacak kadar da inatçı oluşuydu... futbolun olmazsa olmaz özgüvenini sahaya akıttığıydı.. alnımızın akı diye her ortamda anlattığımızdı... emre mizdi, bir gün gelmesini isteyerek, gelmemesinden övünçle bahsetmemizdi...
newcastle a gitti. olmadık bir takım kurdular, zaten olmayacak işlere imza attıklarını da öğrenmiş olduk bir süre sonra... oyuncu isimleriyle olmayacağını, oyunculuğun isimle olmayacağını gördük ki, ülkemize baktıkça nefret ettik futboldan, saf bir holiganizmle sarıldık takımımızın galibiyetine... yense dedik, yeter bize... futbolun güzelliği kimin neyine?

ve vasatlığın, ortalamalığın en asil devrini yaşadığı günümüzde, bir de baktık ki emre, bizim emre, aldırmadan küreselleşmenin garip bilimine; başarılı olmanın, efsane olmamanın keyfine, herhangi bir takımın dişlilerinden biri olmayı seçti.. elinden ne gelirse yapan, yenilmemek için, bir futbolcu, yok yok, bir star oldu gözümüzde... ingiltere dediysek de, premier lig dediysek de, çok da benimsenmedi futbola hasretimizde! o artık vasat bir takımın vasat bir futbolcusuydu, takımı için her şeyi yapan! her takımda oynayabilecek kadar profosyonel, her takımda aynı şeyi yapacak kadar amatör!
şimdi anlıyoruz ki, bencillik, bir duygu değil, bencillik baştanaşağı bir hayat seyri günümüzde.. ve bunun somutlandığı bir küfürde, seyrediyoruz arasıra gollerimizi de, açıyoruz ilkelliğimizin en atik sinirini de, bakmıyoruz bile ümit de, emre de, ibrahim de!
bir başka seyrin özleminde(ne bileyim, bir efsanenin topu kaleye nişanlayıp saha dışına atmasıydı, ata ata atabilmesiydi bizim isteğimiz, yapa yapa ceza sahasına "herhangi" bir orta değil, o kadar da, basit değiliz-ki öyle miydi-?) bekliyorduk biz, bir başka keyfin "keder" inde, başarısızlığın başarıya mümkün öfkesinde... hiç ummamış, olmamış, söylemeye dilimizi yakıştırmamıştık, herkes kadar topa yön gösterebilmeye! bir metalin en soğuk seyrindeyiz artık, sıcak yakar beynimizi de!
emre derken, bahsetmişlerdi üstte, bir ortasahanın, her an gerisinde! biz çizgilere biraz da bakmamanın keyfinde!

ben sadece bil istedim

özlü sözdür, kırılamayan kalbin çatlağını arama sebebidir..

oysa çatlaktan sızacak su, kaybolacağını, bir nehir yaratamayacağının bilincindedir. tüfekle oynamanın tehlikesinin özlemindedir..

bir verkaçın eşiğindedir ki, topu kontrol etmenin yeteneksizliğindedir..

karşıdakinin bileceğinde, bilmenin evrenselleşmediğindedir..

(bkz:bir dil olarak aşk)
(bkz:herkesin dili kendine)

17 kasım 2007 norvec türkiye maçı

her zamanki gibi karambol bir türkiye maçı olmuştur. hala organize futbol, takım oyunu gibi(ki fatih terim in en büyük özelliklerindendir) kavramları yansıtamamış, sadece şansla, boşu dolu görebilmekle açıklanabilecek bir galibiyete imza atılmış, bizi sevindirmiş, en azından bir dahaki maçlarda(bu da her zamanki gibi) umutlandırmış maçtır.
korkumuz norveç değil, yunanistan da değildi, korkumuz yoktu bizim.. bir acemiliğin en güzel tablosuyduk biz(bir zamanlar demenin dile varılmadığı, çok uzak olmayan zamanlarda), ancak ben profosyonelim, uzmanım demenin de "demekle" olmayacağını öğrenememiş bir takım yarattık!.. şimdi dualar, küfürlere karışırken izliyoruz tüm maçlarımızı.. güzel olması için değil, olması için yani... "inşallah olur" diyerek.. "a.q. olmazsa" diyerek!
0 /