sekiz bahar önceydi

sekiz bahar önceydi, hafızasını yokladı. herşey ne kadar da güzel başlamıştı oysa ki. tünel'e çıktığınızda hemen sağda, daha çok alman lisesi öğrencilerinin uğradığı bir pastanenin asma katında tek başına oturuyordu. önündeki tabakta kalan son kırıntıları parmağına yapıştırıp keyifle yedi. sol kroşe çıkartan boksör edasıyla saatine baktı, 8:45'i gösteriyordu. “daha zamanım bol” dedi içinden. bir limonata daha almak için, aşağıya inmek üzere yerinden doğruldu. tam o anda göğüs kafesinde şiddetli bir yanma hissetti. yanma dalga dalga bütün göğsünü kaplıyor, kalbinin kulaklarında atmasına neden oluyordu. refleksle pençe şekline soktuğu elini kalbinin üzerine bastırdı. sesi çıkmıyor, gittikçe anlamsızlaşan bakışları parlaklığını yitiriyordu. görüntüler tam anlamıyla kaybolmadan, pastanenin karşı duvarındaki aynada yüzünü gördü. boynundaki ve kafasındaki tüm damarlar fırlamış, gözleri yuvarlarından çıkacakmışçasına büyümüş, ağzı bir opera sanatçısının aryasını söylemesi gibi açılmıştı. sonra her şey karardı.............
çok garipti, parmağındaki kırıntıları ağzına götürmek üzereydi. sanki bunu daha önce yapmıştı. deja vu'lere inanırdı. ama bu kadar gerçek olabilecekleri konusunda yaşanmış bir tecrübesi yoktu. o anda deja vu sünü hatırladı, saatine baktı 8:45'i gösteriyordu. kalbi heyecanla hızlanmaya başladı, biraz önce yaşadıkları (!) ya da yaşadığını sandıkları en az 5 dakika sürmüş olmaydı. saatini kulağına götürmedi, bir şok geçiriyordu, ancak bu şok dijital saatini kulağına götürtecek kadar şiddetli değildi. “ ben... ben” dedi. “ eğer ben bir kalp krizi geçirdiysem, şimdi ölmüş olmalı veya en azından gözlerimi ambulansta falan açmalıydım.” çektiği acıyı anımsadı, hala tazeydi. gömleğinin düğmelerini alelacele açtı. göğsüne baktı, elleriyle yokladı, hiçbir şeyi yoktu. herşeyi mantık ve bilim süzgeciyle değerlendiren biri olması aynı zamanda yaşadıklarının heyecanının soğumasıyla olayı en baştan sorgulamaya başladı. “bak oğlum, dün akşam sabaha kadar ders çalıştın, ve uykusuz kaldın. herşey saatine bakmanla başladı. limonata almayı düşünürken uykuya daldın. yediğin poğaçalar seni sıkıştırdı ve bu kısa süreli kabusa yol açtı. mantıklı mı? evet mantıklı.” dedi. beynin rüya esnasında saniyede, gözün algıladığından daha fazla görüntü karesi üretebildiğini okumuştu. bu, 5 dakika süren yaşadıklarını, beyninin 10 saniye içerisinde özetlemesinin açıklaması olabilirdi. derin bir nefes aldı. o sırada bir koku duydu. pastanelerin kendine has tereyağı, taze çıkmış ayçöreği yada bir tahinli çörek kokusu gibi değildi bu. daha kesif bir kokuydu. önemsemedi. dörde katlanmış gazetesinin manşetlerine göz atarken sigara paketine uzandı. bir tane çıkarttı ve gazeteden gözünü kaldırmadan ağzına götürdü. çakmağını aradı, tam yakarken bir ağrının da göğsünü yaktığını hissetti. ne olduğunu anlamadan, kendisini olmadığına inandırdığı, ilk seferkinden daha şiddetli bir sancı, anne karnındaki halini almasına yol açtı. ağrının şiddeti dayanılacak gibi değildi. kalbinin üzerine yüzlerce jiletle yarıklar açılıyor gibiydi. nefes dahi alamadan, bir kez daha karanlık çöktü..........
gördüğü ışığın, cehennem ateşi olmadığını ama yaşadıklarının cehennemden farksız olduğunu anlaması uzun sürmedi. pastanenin üst katında aynı masadaydı. sağ elinin işaret parmağının üzerine yapışmış kırıntıları görünce titremeye başladı. kafasından binlerce düşünce geçiyor fakat hiçbir şeye odaklanamıyordu. zangırdayan sol kolunu sıyırdı. sanki kabusuyla yüzleşecekmiş gibi korku dolu gözlerini kısarak saatine baktı ve kaskatı oldu. 8:45. delirdiğini düşünmeye başladı. amaçsızca ayağa kalktı. tek aklına gelen hava almak, en azından dışarıda ölmek (tabi ölebilirse) oldu. masadaki gazetesini aldı. koşar adımlarla kasaya yöneldi. cebinden, eline ne geldiyse tablaya bırakarak dışarı çıktı. kasiyerin “beyefendiii! paranızın üstü!” bağırtısı beynindeki seslere karışıp belirsizleşti. son bir hareketle içeriye, gülüşen öğrenci yüzlerine baktı. sigarasını yakmadan önce duyduğu kokuyu aldı. şuursuzca koşar adım 20 metre öteye gitmemişti ki, kuvvetli bir patlama sesiyle kendini yerde buldu. herşey, asla uyanılmayan bir karabasan gibi ardarda gelişiyordu. çığlıklar, toza ve cam kırıklarının çıkarttığı çıtırtıya karışıyordu. yoğun duman biraz sonra yatışmaya, genç adamın bulanık görüşü ise netleşmeye başlamıştı. başını ellerinin korumasından kurtarıp arkaya çevirmesi, olayların kurgusunu daha da karmaşıklaştırdı. pastane havaya uçmuştu....
evet, tam sekiz bahar önceydi. kaderin gizemi, bilinmezliğindedir. biri ya da her neyse, genç adamın hayatını kurgulamıştı. sonu okunmuş bir kitap gibi, birkezlik yaşamın tüm heyecanını ondan aldılar. orada hayatta kalması gerekiyordu. yazgı buydu. pekala sekiz senedir aynı pencereden diğer polikliniğin bahçesindeki ağaçlara anlamsızca bakan bir çift soluk göz? sadece bir planlama hatası olarak mı kayıtlara geçecekti? veya yapılan ilahi hatayı diğer insanlara aktarmaması için yapılmış, başka bir planın parçası olarak mı?