her ihtilal darbe değildir

tansel çölaşan’a ait dogru önerme. kelimelerin ifade ettiklerini sadece kısıtlı zeka, eğitim, toplumsal şartlanmışlıkları çerçevesinde düşünmek durumunda olanlar tarafından saniyesinde eleştirilen cümledir de aynı zamanda.

şöyle bir hikaye vardı, hatırladığım kadarıyla:

’kısa ve sıkıcı yaz bittip kuşlar göç etmeye başladığında son derece bülbülsü duygularla şarkı türkü söylemeye dalmış saf bir bülbülcük kışın geldiğini anlayamamış. havalar iyice soğuduğunda aklı başına gelmiş ama ne çare. bir müddet kanat çırptıktan sonra soğuktan kaskatı bir şekilde tarlanın birinde yumuşak karın üzerine düşüvermiş. tam ufacık gövdesindeki son nefesini vereceği sırada o soğukta o ülkeyi terkedebilme lüksüne sahip olmayan çiftliğine sütüyle, gücüyle katkı sağlamaya çalışan ama maalesef sesi mööö diye çıkan çok öküz görünümlü bir öküz bülbülcüğün üzerine sıçıvermiş. bizim salak bülbül o haldeyken bile zaten hiç sevmediği bu öküz milletinin bu öküz ferdine içinden saydırırken o da ne?? öküzün boku ona bir canlılık getirmiş. içindeki hayatı çeken soğuk kaybolmaya bokun sıcaklığıyla canlanmaya başlamış. yine özgürlük türküleri söyleyebilecek, pır pır o daldan bu dala konarak gününü gün edebilecekmiş. ama öküze hala kızgınmış. çünkü öküz üzerine sıçmak yerine neden oraya bir şömine inşa etmemişmiş bir ocak kurmamışmış? hem zaten öküz çok öküzmüş yıllardır hep mööö diyormuş. çiftlik için ne yaptığı önemli değilmiş önce şu mööö diye sayıklamayı bu konudaki statükoculuğunu bıraksınmış. zaten bu öküz takımı çiftliğin bürokrat eliti olmuşmuş birazcık daha kendine geldimi bu konuda şarkılar türküler söyleyecekmiş, öküzlerle taşak geçecekmiş.

dedik ya bizim bülbül hafif salak çok da saf. çiftliğe hep kuş beyniyle kuş bakışı baktığı için anlamazmış öküzlerin fedakarlığını. anlamazmış onların elitliğinin çiftlikteki en fedakar olmaktan kaynaklandığını, görmezmiş bu gariban öküzlerin bok içinde yaşadığı salaş ahırlarını.

zaten bunları düşünürken de bizim bülbül unutuvermiş hemencecik az önce soğuktan ölmek üzere olduğunu. tek amacı boktan kurtulmak olmuş. işte böyle debelenip dururken bir hareket olmaya başlamış. birşey eşelemeye başlamış bülbülün içinde sıcacık durduğu öküz bokunu. bir müddet sonra görmüş bülbül tilki kardeşi. can hıraş uğraşıyormuş boku temizlemeye bülbülü de bokun içinden çıkarmaya.

bülbül çok duygulanmış ve yine hırslanmış öküzlere. bunca yıldır bu tilkiler hakkında atıp tutan bu öküzler değil miymiş, bu tilkiler hep bu öküzler yüzünden yabanda saklanmak zorunda kalmamış mıymış, kümeslere ağıllara sokulmayıp dışlanmamış mıymış, hep bu çirkin demode öküzler yüzünden eziyet görmemişler miymiş? ama bak işte tilki kardeş soğuğa hiç aldırmadan bülbülcüğün özgürlüğü için uğraşıp duruyormuş. ah bir kurtulsun şurdan tilkilerin kümeslere de girebilmeleri için şarkılar yazıp türküler yakacakmış. nasıl olsa dünya da hiç soğuk tehlikesi yokmuş, hayat her zaman sıcacık ve yem doluymuş. zaten her zaman gidecek sıcak bir ülke de varmış.

işte bizim safımız böyle hayaller kurarken, tilki olduğu için tilki gibi davranan bu yüzden de bu hikayedeki okuyucunun öfkesini zerre kadar haketmeyen tilki kardeş bu salak bülbülü bokun içinden çıkarmış. onu güzelce yalayıp üstündeki boku temizlerken bülbülümüz keyiften dört köşeymiş. tilki kardeş tamamdır deyip bunu mideye yuvarladığında başına ne geldiğini anlayacak vakti bile olmamış ’

peki kısıtlı zeka, eğitim, toplumsal şartlamışlık çerçevesiyle bu hikayeyi okuyan arkadaşların hala ekrana mal mal bakmalarının sebebi nedir?

sebep şu aşağıdaki kavrama kafalarının basmamalarıdır.

’görecelik kavramı’

konumuzla ilişkilendirirsek. nasıl ki bizi boktan her çıkaranın tek amacı bizi boktan kurtarmak değilse, üzerimize sıçan her arkadaşta habis veya puşt değildir. olaylar şartlara göre değerlendirilir. bir eylem onu doğuran koşullarla, amaçla ve ortaya koyduklarıyla değerlendirilmezse anlaşılamaz.

hay çerçevenize koyayım. hala bakmayın öyle. tamam tamam net örnek veriyorum.

hitler ve mussolini gibi canavarlar demokratik sistemlerin dışında hareket etmeden tamamen oyunu kurallarına göre oynayarak başa gelip dünyanın ırzına geçmişlerdi. 1935-1939 yılları arasında hitleri devirmiş bir darbe olsaydı bu darbeye karşı ’adam demokrasiyle geldi halk bu elemanı çok seviyor, bak öfkeye bak sanata. yapabiliyorsan sen de yap. yiyosa seçimle devir efendi.’ demek biraz bülbülce olmaz mıydı?

son birşey daha:

eğer illaki politik ahlaki açıdan sabit bir taraf savunulacaksa bu taraf sistemin pratik işleyişinden daha çok demokratik düşünce, hoşgörü, rasyonellik gibi kavramlara (tabi bunların altyapısını laiklik oluşturur) sadakat olmalıdır.

bu sadakate sahip olmayanlarla mücadele etmenin başka bir yolu kalmadığında 40 kere ihtilal de yapılır yüzlerce giyotin de kurulur.