ahmet altan

edebiyatci yonu kadar gazeticiligiyle de taninan,aldatmak ve icimizde bir yer gibi kitaplarla isim yapmis elestiri kurbani kisi.
arkadaslar tarafindan en cok okunan kitabi aldatmak olan kadin duygularindan iyi anladigi dusunulen.
fazlaca mustehcen kitaplari zaman zaman toplatilmis yazar.ulkemiz abazalari tarafindan oldukca ragbet gormektedir.yav kardesim bunun kitabina para verecegine git porno dergi al.hic degilse onda resim de var.
kilic yarasi ve tehlikeli masallar ile yarattigi etkiyi son cikardigi kitaplariyla yerlebir eden her kitabinda daha cok acemilesen yazar.
babasiyla karsilastirildiginda kalemi cok zayif kalan, siradan bir yazar. tum eserlerinde megalomanisinden izler bulmak mumkundur.
nedense cezmi ersoz ile yazilarinda buyuk bir benzerlik vardir hatta bu benzerlik oyle ileri derecedir ki ahmet altan’in kitap kapagini al cezmi ersoz’un kitabina koy, cezmi ersoz’un kitap kapagini ahmet altan’in kitabina monte et, bu sekilde yayinla kimse arada ki farki anlamaz. ama bir dostoyevski ile tolstoy oyle degillerdir. cezmi ersoz ve ahmet altan bireylerine yapilan islem bu ikisine yapilsa fark hemen anlasilir bu sebele yapmamak lazim. hayir anlasilmasi bisey degil ayip olur.
1950 yilinda dogdu. orta ve lise ogrenimini cesitli okullarda dolasarak tamamladiktan sonra orta dogu teknik universitesine devam etti, istanbul universitesi iktisat fakultesini bitirdi. yirmi dort yasinda gazetecilige basladi. gece muhabirliginden, genel yayin mudurlugune kadar gazeteciligin hemen hemen butun kademelerinde calisti. 1987 yilinda kose yazari oldu. 1990’da genel yayin muduruyken gazetecilige ara verdi. cesitli televizyon programlari hazirladi.bircok yazisindan dolayi yargilandi ve 1995 yilinda bir bucuk yila mahkûm edildi cezasini tamamladiktan sonra tekrar yazmaya basladi.dort mevsim sonbahar 1982 yilinda yayinlandi. sudaki iz 1985 yilinda yayinlandi, toplatildi ve mustehcenlikten yargilanarak mahkeme karariyla toplatildi. yalnizligin ozel tarihi 1991’de basildi. tehlikeli masallar 1996 ekim’inde yayimlandi ve rekor sayilacak baski sayisina ulasti. karanlikta sabah kuslari kasim 1997’de yayinlandi.kilic yarasi gibi , isyan gunlerinde ask 2001 yayinlandi , aldatmak 2002 yilinda yayinlandi. 2004 yilinda icimizde bir yer yayinlandi ve son olarakta kristal denizalti mart ayinda en uzun gece ise eylul 2005’te yayinlandi.
29.05.2006 tarihli şu yazısını okuyup, bol bol düşünmek gerekmektedir.

burası bir ülke mi?

içinde bulunduğumuz durumu sonsuza kadar sürecek sanmak yanılgısına hepimiz sahibiz.
o anda durum neyse onun ilanihaye süreceğini sanıyoruz.
bütün düşünce sistemimizi, hayattaki duruşumuzu, bu “sonsuzluk” anlayışı üzerine bina ediyoruz.
yüz yıl önce, dünya haritasını basan matbaaların kullandıkları klişelerin arasında “türkiye cumhuriyeti” kalıbı bulunmuyordu.
öyle bir ülke yoktu.
yüz yıl sonra olacak mı peki?
doğrusu bundan çok emin değilim.
biz türkiye cumhuriyetini “dünya durdukça duracak” bir gerçeklik gibi algılıyoruz ama doğru mu algılıyoruz?
türkiye cumhuriyeti varlığını sürdürebilecek mi?
yoksa “cumhuriyet, osmanlı’nın yıkılışının son bölümüdür” diyen tez doğru mu?
2006 yılında ülkemize baktığımızda “yanlış giden” bir şeyler olduğunu görüyoruz.
bir “ülke” görüntüsünden gittikçe uzaklaşıyoruz.
ikinci dünya savaşı felaketini yaşamış, yakılıp yıkılmış, tarumar olmuş avrupa ülkeleri çoktan başlarını alıp gittiler.
aramızdaki fark gittikçe açılıyor.
daha on yıl önce, bizim en çok korktuğumuz “faciayı” yaşayıp parçalanmış olan rusya kısa zamanda toparlanıp yeniden dünyanın en önemli ülkelerinden biri oldu.
rejimleri yıkılan doğu bloku ülkeleri yeni rejimlerini oturtup birer birer ab’ye giriyorlar.
biz ise dengemizi bir türlü bulamıyoruz.
yeni bir çağın başında hala en büyük sorunumuz, “üniversiteye giden kızlar başını örtsün mü örtmesin mi” tartışması.
bu, bize doğal gözükebilir.
ama bir adım geri çekilip tabloya öyle bakın.
genç kızların “saçlarını” rejim meselesi yapmanın bir ülkenin yapısı hakkında pek iyimser ipuçları vermediğini göreceksiniz.
ülkenin her yanından “çeteler” çıkıyor.
bu kadar çok “çetesi” olan herhangi bir ülke biliyor musunuz?
bu çeteleri hangi yapı doğuruyor?
ve, bence en korkuncu, liselerimizin birer cinayet mahalline dönmesi, “liseli katil” sayısının patlaması.
böylesine korkunç bir gelişmeyi gerçekten sadece “kurtlar vadisi” dizisiyle açıklayabileceğinize inanıyor musunuz?
hiç aklınıza “eğitim sisteminde bir hata mı var” sorusu gelmiyor mu?
“din” ve “ırk” üzerinden hastalıklı bir böbürlenmeyle doldurulan çocukların, o eğitimle sahte biçimde şişirilmiş egolarının hayatın gerçekleriyle karşılaştıklarında delik deşik olmasının nasıl sonuçlar vermesini bekliyorsunuz?
amerika’daki, ingiltere’deki, almanya’daki yaşıtlarıyla rekabet edecek olan çocukları, bu rekabete hazırlayabiliyor muyuz?
yoksa o ülkelerin gençlerinin bizim gençlerimizden daha iyi yetişmesini bir “doğa yasası” gibi kabul etmekten yana mıyız?
toplumun, belki de en önemli sorunu karşısındaki sessizliği sizi bu ülkenin geleceği için ümitlendiriyor mu?
cumhuriyeti kurarken “devleti” gerektiği biçimde oluşturamadık.
atatürk’ü, bir devleti kuran bir lider konumunda tutmayı beceremeyip onu “kutsal bir tabu” haline getirmemiz elbette ülkemizin entelektüel derinliği konusunda soru işaretleri yaratıyor.
ama daha önemlisi, kurduğu devletin mayasına “demokrasiyi” katmayı başaramayan bir lideri kutsallaştırdığınızda “demokrasi dışı” bir yapıyı da kutsallaştırmış oluyorsunuz.
ardarda kuşakları “demokrasi” bilincinden yoksun yetiştiriyorsunuz.
demokrasiyi kendi “kutsalları” arasında görmeyen insanlar yetiştiren bir ülke demokrasiyi özümseyebilir mi?
peki, siz hiç geleceği parlak “demokrasisiz” bir ülke gördünüz mü?
gelişmiş bütün ülkelerin demokrasisi olması pek de aldırmamamız gereken bir tesadüf mü?
yaşadığımız iç savaşta, faili meçhul cinayetlerde, her yandan fışkıran çetelerde, o çetelerin içinden her seferinde askerlerle polislerin çıkmasında, liseli gençlerin birbirlerini vurmasında, yetmiş milyonluk bir toplumun 2006 yılında en büyük sorununun “genç kızların saçı” olmasında siz “demokrasi” eksikliğinin hiçbir izini görmüyor musunuz?
sakatlanmış bir imparatorluktan “sağlam” bir cumhuriyet yaratma mucizesini ne yazık ki gerçekleştiremedik.
bu mucizeyi bundan sonra gerçekleştirebilir miyiz?
televizyon programlarında bir tek özgün cümle söylemeden yalnızca ezberlenmiş cümleleri tekrarlayan, hamasetten ihtiyarlamış üniversite gençlerine, her yanından silah fışkıran liselere baktığınızda bu mucizenin işaretlerini görebiliyor musunuz?
türkiye cumhuriyeti iyi bir yere gidiyor gibi gözükmüyor.
ne olacağını bilemem ama kesinlikle söyleyebileceğim tek şey, yola böyle devam etmemizin mümkün olmayacağı.
toplum ve devlet kendini değiştirmek için gerekli iradeyi gösteremezse bizi hayat değiştirecek.
geleceği kişisel olarak pek de umursamayacak bir yaştayım artık.
ama gönlüm genç çocukların gelişmiş ülkelerdeki çocuklar gibi huzurlu ve zengin yaşamasını istiyor.
ama bugünkü tabloya baktığımda, aklım gönlüme acıyor.


kitaplarını gördüğüm yerden hızlıca uzaklaştığım, fanatik okurları hakkında garip şeyler düşündüğüm,altan ailesine yakışan şeyler yazan yazar.düzenin adamı,iktidar kalemi,entel dantel geçinen gareksiz gazetelerin önde gelen köşeyazarı.
romanları vasat düzeydedir kanımca.denemelerini ise bir okursunuz,’hmm güzel yazmış’ dersiniz.2,3 olur.bir süre sonra kendini tekrarladığını görüp sıkılırsınız.yine de yerinde tespitleri vardır.en önemlisi de alkım yayınları ile yaptığı anlaşma diğer yayınevlerine örnek olmuş ve halkımıza ucuz kitap ulaştırılması yönünde fayda sağlamıştır.
en fazla olarak abd de kullanılan best seller pazarlama stratejilerinin türkiye’de ilk olarak uygulandığı yazar. deri ceketli bilboard reklamlarını, ’aşkı kimse onun gibi anlatamadı’ sloganlarını hepimiz hatırlarız. bence türkiye de bu kadar seveninin olmasının yanında daha da fazla sevmeyeninin bulunması temelde bu özelliğine dayanıyor. peki kitap reklamı yapmak neden kötü? aslında bunda kötü bir durum yok zira reklam olgusunu herşeyin meta olarak kabul edildiği bu ekonomik sistemde elbetteki sanat ürünlerinden ayıramayız. bu yüzden sorun bir reklamın yapılıp yapılmaması değil bu reklamın nasıl yapıldığıdır. ahmet altan’ edebi yeteneklerini ve siyasi görüşünü bir kenara bırakacak olursak zaten bir pop yıldızı (misal mirkelam) gibi butun ana haber programlarında, reklam kuşaklarında ve basında bir anda aşk, kadın ve insan halleri üzerine en buyuk otorite ilan edilmesi beni başlı başına rahatsız etmeye yetiyor. hele bu rahatsızlık, kitaplarında kullandığını denemelerinde kullanan denemelerinde kullandığını kitaplarında kullanan bir tarz sahibi olmaktan çok kendini tekrar eden, cinselliği toplumdaki tabulara ve töre adını verdiğimiz baskıya bir muhalefet aracı olarak değilde çok satmak için kullanan bir yazar olmasıyla birleşince yazara karşı bir tepkiye dönüşmüştür.

ahmet altan’ın siyasi macerası ise bir başka alemdir. babasının geleneğine bağlı olarak gençlik yıllarında sol ile çok içli dışlı olmuş fakat bu birlikteliğini sudaki iz isimli yasaklanmış kitabıyla bitirmiştir. - bu arada kitabın yasaklanmasının sebebi sert nuhalif fikirleri değil pornografik cinsel örgüsüdür- ahmet altan bu kitabındaki cinselliği ise yuksek ahlakçılığıyla övünen türk solunu bir nevi küçük düşürmek için kullanmıştır. 90 larla beraber popularitesi de yavaş yavaş artmaya başladıkça özellikle kürt sorunuyla ayrı olarak ilgilenmeye
başlamış sonraki dönemlerde bu ilginin alanı kişesel özgürlükler olarak genişlemiştir. numaracı cumhuriyetçilerin önde gelenlerinden biri olan kardeşi mehmet altan ile beraber muhalefet alanı daha çok kemalist devrime yönelmiştir. butun bu kargaşadan aklımda kalanlar ise ahmet altan’ın içinde bulunduğu toplumun bireylerine olan uzaklığıdır. bu ülkenin kendine özel herhangi bir durumu, konumu olabileceğine şiddetle karşı çıkmaktadır. özgürlük ilkesinin butun bedellere rağmen tam teşekküllü uygulamada olmasını savunmasında herhangi bir yanlışlık olmasa da özgürlük kavramından ne anladığı tartışmalıdır. ayrıca kitapları yurdışında pek tanınmasada avrupa da sevilen bir yazar olması ve bu durumun salman rüştü’yle olan benzerliği onu sevenler tarafından düşünülmesi gereken bir durumdur.
#231970
sevgili tiryakinin bize ulastırdıgı ahmet altan yazısı...

bu adamı düşünmek için son derece önemli bir materyal!

kıt bir mantıgı oldugu acık yazısından!
ülkedi acıklıgı dile getiriyor,kendisi bir seyi atlıyor!

ülkenin cumhuriyetten sonra beraber(el ele) yükselmesi ve doguya gönüllü giden doktorlar,ögretmenler yani yurdum insanı....

peki bu acıklıgın nedeni gercekten istenilen haklarmı!!

bunlar ancak cocukları kandırmak için!

ahmet kayayı ahmet kaya yapan kürt milletimi sadece!

peki bu ırkcılıga son verecek olan anayasada değişicek olan haklar mı gercekten!

bu ayrım ne zaman,nasıl,niçin cıktı!?

bizler büyük bir ayrımdayız evet aydınların öldüğü bir zamandayız!

emre kongarın dediği seyi lütfen duyalım!

’’türkiye’yi aydın seviyeye tasıyacak sey cumhuriyetin kuruldugu dönemdir!o azim ve yüksek bakıs acısını tekrar elde etmek!’’




kristal denzialtı kitabıyla beni benden alan kişilik..

"ilişkiler içinde en çok hastalıklı olanları severim, ateşimin yükselmesini, sayıklamalarımı, kabuslarımla hayallerimin birbirine karışmasını, en dokunulmaz yerlerimde hissettiğim sızıları.
hastalığının bütün kıvrımları, hastalığımın bütün kıvrımlarıyla öpüşen bir kadınla denizaltıma binip çıktığım yolculukları. solgun bir sabah vakti insanların arasından ayrılışımı. hiçbir yere gitmeyen bir denizaltının içinde, hiçkimsenin gitmediği yerlere gitmeyi. birçoğumuz çıktık bu yolculuğa.evet, sevdiğimiz hasta biri. evet, bu ilişki hastalıklı. ama bunu ne önemi var. hastalıklarımız birbirini tutuyorsa,öpüşen dudaklar gibi değiyorsa hastalıklarımız birbirine...
benim de o kristal denizaltıya binmişliğim var.
süt buğusu gibi solgun maviliğin yayıldığı ıssız bir sabah vakti, dönüp dönmeyeceğini bimediğin bir yolculuğa çıkmak için ürpertilerle binip, kapaklarını kapatırsın.
eğer dönersen başka biri olarak döneceksindir yolculuğundan.
o denizaltı bir yere gitmez.
giden sensindir.(...)"
0 /